MyStoryBölüm 3 / 6

Bölüm 3 / 6

Aslanın İninde

ESRANIN ANLATIMIYLA

Sabahın kör karanlığında, telefonumun kulak tırmalayan alarm sesiyle sıçrayarak uyandım. Bir an nerede olduğumu şaşırdım; ipek çarşaflı yatağımı, İstanbul’un boğaz kokan rüzgarını aradım ama elimi attığım yer sert, kaba bir yer yatağıydı. Tavandaki rutubet izlerine bakarken derin bir iç çektim.

"Hadi bakalım Pelin," diye fısıldadım kendi kendime. "Pardon, Esra... Al işte, düştüğün hallere bak."

Daha birkaç hafta öncesine kadar babamın mafya dünyasının prensesiydim. Şimdi ise Urfa’nın en sert aşiretinin konağında, hiç tanımadığım bir adama hizmet etmek için sabahın beşinde ayaktaydım. Sırf o ruhsuz, eli kanlı adamla evlenmemek için... Kaçmak için bulabildiğim en güvenli ama en zorlu liman burasıydı. Açıkçası babamın evleneceksin lafını duyunca, direkt olarak evden kaçmış, otogara gelmiş, ilk kalkan otobüse, bir beyden rica edip bilet aldırmıştım kendime. Bir de telefon almıştım ama sim kartı için kimlik gerekince, maalesef ki onu alamamıştım. Bende elimde sadece bir telefonla otobüse binmiştim. Urfa’ya gelip de otobüsten indiğimde ise, ne yapacağımı bilemedim ilk. Dalgın dalgın sokakta yürürken bir pazar görmüş, hemen üstüme başıma buraya uygun bir şeyler almıştım. Sonra da tesadüf eseri konuşan bir kaç adamdan, bu konağa hizmetçi alınacağını öğrenmiş, aldığım bir kaç bir şeyi ufak bir bohça yapıp, sora sora burayı bulmuştum. Benimle birlikte on kadın daha vardı, iş için gelen. Onların yanına geçmiş, bizi içeri almaları için beklemeye başlamıştım. Zaman gelip de içeri girdiğimizde ise adının Hajer olduğunu dün akşam öğrendiğim ağa da beni seçmişti, çalışmam için.

Sonra da buradayım işte. "Değdi mi kızım?" diye sordum aynadaki aksime. Bir altmış beş boyundaki vücuduma, babamın hep 'fazla iştahlı' dediği dolgun kalçalarıma ve göğüslerime baktım. Şehirde bir manken gibi süzülürken şimdi burada kendimi bu köylü kıyafetlerinin altında, saklamaya çalışıyordum.

Üzerimdeki ince pazen geceliği sıyırıp attım. Tenime değen sabah soğuğu beni kendime getirdi. Hemen pazardan aldığım, kat kat naylon karışımlı yöresel bir fistanı üzerime geçirdim. Saçlarımı alelade bir tülbentle bağladım; parlak, bakımlı saçlarımın bu konağın tozuna karışmasına izin verecektim. Şivemi ve tavrımı hazırladım. "Ben Esra'yım," dedim kendime. "Saf, köylü, ekmek parası peşinde koşan bir kız; Esra..."

Odadan çıkıp avluya adım attığımda konak hala uyuyordu ama mutfak tarafından gelen tıkırtılar oranın çoktan canlandığını gösteriyordu. İçeri girdiğimde burnuma ağır bir yağ ve taze ekmek kokusu çarptı.

Dün benimle gelen diğer iki kadın ve konağın eski çalışanları, devasa kazanların başında arı gibi çalışıyordu. Hepsi dönüp bana baktı.

"Günaydın ablalar," dedim, sesime en yanık Urfa şivesini katmaya çalışarak. "Ben Esra, yeni geldim." Konağın baş aşçısı olduğu belli olan, yaşlıca bir kadın, elindeki kepçeyle beni süzdü. "Hele gel bakayım Esra kızım," dedi. "Dün ağanın gözü seni tutmuş diyorlar. Onun katına tek sen bakacakmışsın. Hadi bakalım, çabuk öğren işleri de başımıza dert açma. Bak temizliği düzgün yapmazsan, Hajer ağa gözünün yaşına bakmaz, kapının önüne koyar seni, haberin olsun!”

Yaşlı kadına bir şey söylemeden, başımla onayladım onu. Sonuçta burada uzun yıllardır çalışıyor gibi görünüyordu. Dediklerini dinlemem gerekiyor gibi hissetmiştim. Dün benimle birlikte seçilen, diğer iki kadınla da tanıştım. Fatma ve Zehra abla. Benden büyüklerdi ve sakin birilerine benziyorlardı. Burada yeni çalışmaya başlasalar bile, Hajer ağa ve eşini iyi biliyorlar gibiydi. Hepsi bir yandan hamur açıyor, bir yandan da konağın dedikodularını fısıldaşıyordu.

Bir an onların sohbetine dalmışken, koluma dokunulmasıyla hafiften irkilerek, Zehra ablaya döndüm. "Aman ha," dedi Zehra abla. "Rojbin Hanım serttir ama ağamız, Hajer Ağa daha da serttir. Onun katına çıkarken nefesini bile tutasın. Sakın karşısında diklenme, tek kelime etme! Sinirlendiğinde gözü kör olur."

Hajer Ağa... Düşüncesi bile tüylerimi ürpertmeye yetti. Dün merdivenleri inerken bakışlarını sırtımda, özellikle de kalçalarımda hissetmiştim. Bakışları o kadar yoğundu ki, üzerimdeki fistanı delip geçecek sanmıştım. Onun heybetli, karanlık duruşu babamın dünyasından gelen adamlara benziyordu ama onda çok daha vahşi, çok daha bastırılmış bir şey vardı.

Cevap vermeden başımı aşağın yukarı salladım yine. Buraların şivesini ne kadar konuşmaya çalışsam da, bir yerde anlarlar buralı olmadığımı diye, fazla konuşmamaya çalıyordum. Sessiz biri olarak bilinmek, yakalanmaktan daha iyiydi. Bir bardak çayı hızlıca yudumlayıp mutfaktaki kadınlara yardım etmeye başladım. Ama aklım yukarıdaydı; sessiz, sadece Hajer Ağa’ya ait olan üçüncü katta. Az sonra o merdivenleri tırmanacak ve o adamın mahremine girecektim. Pelin olarak ona kafa tutardım belki ama Esra olarak ne yapacaktım, hiç bilmiyordum. Mutfaktaki kadınlara yardım ederken aslında ne kadar beceriksiz olduğumu fark etmemek imkansızdı. İstanbul’daki evimizde önüme her şey hazır gelirdi; burada ise devasa kazanları taşımak, ağır tepsileri dengelemek resmen bir işkenceydi. Yine de dişimi sıktım. Ellerim suyun, sabunun içinde titrerken, yukarı çıkmanın zamanının geldiğini anladığım an temizlik malzemelerinin yerini eski çalışanlara sorarak aldım ve üst kata doğru yola çıktım.

Her basamağı çıkarken kalbim sanki ağzımda atıyordu. İkinci katın sessizliğini geçip üçüncü kata, sorumlu olduğum bölgeye ulaştığımda koridorda sadece kendi nefesimi duyabiliyordum. Yatak odasının önüne geldim. Derin bir nefes alıp oymalı kapıyı usulca tıkladım.

Ses yoktu.

Bir daha tıkladım, bu sefer biraz daha sertçe vurdum elimi. Yine çıt çıkmıyordu. "Herhalde uyandı da spor odasına falan geçti," diye düşündüm. Kapının kulpunu yavaşça indirdim ve içeri süzüldüm. İçerisi hala loştu, dün odaya girdiğim zaman da hissettiğim, ağır bir tütün ve erkeksi bir parfüm kokusu genzimi yaktı. Gözlerim yatağa kaydığında nefesim resmen boğazımda düğümlendi. Hajer Ağa oradaydı. Büyük yatağın ortasında, sırtüstü yatıyordu. Altında gri bir eşofman altı vardı ama üzeri tamamen çıplaktı.

Gördüğüm manzara karşısında gözlerim fal taşı gibi açıldı. Hayatımda çok adam görmüştüm, babamın çevresi kaslı korumalarla doluydu ama bu... Bu bambaşkaydı. Geniş omuzları, güneşin yaktığı esmer teninin üzerindeki sert kasları ve kusursuz hatlar... Güneşin ilk ışıkları pencereden sızıp heybetli vücuduna çarparken, kendimi bir heykele bakıyor gibi hissettim. Kalbim deli gibi çarpmaya başladı. "Kızım Pelin, kendine gel," dedim içimden, "sen buraya temizlik yapmaya geldin, adamı röntgenlemeye değil!"

Tam o sırada Hajer ağa yavaşça kıpırdandı. Gözlerini araladığında doğrudan benimkilerle karşılaştı. Hiç şaşırmış gibi durmuyordu; sanki orada olduğumu zaten biliyordu. Yatakta ağır ağır doğruldu. Bakışları o kadar keskindi ki, üzerimdeki köylü fistanı sanki bir anda yok oldu, beni çırılçıplak bırakmış gibi hissettim.

Hajer ağa, gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmadan doğrulup oturdu ve kollarını yukarı kaldırarak gerindi. O esneme hareketiyle göğüs kasları iyice gerildi, omuzları daha da genişledi. Resmen yarı çıplak, kusursuz vücudunu gözlerimin içine sokuyordu. Karın kaslarının her bir boğumu, esmer teninin sıcaklığı aramızdaki iki adımlık mesafeden yüzüme vuruyordu. Yutkunamadım bile. Elim hafifçe titredi. O an, bu adamın sadece bu konağın ağası değil, bir kadının hayatını mahvedecek kadar tehlikeli bir arzu odağı olduğunu anladım.

"Geç kaldın," dedi sesi uykudan yeni uyanmanın verdiği boğuk hırıltıyla. Bakışları gözlerimden yavaşça aşağıya, fistanımın altındaki göğüslerime ve daralan belime kaydı.

O an ne "Esra" olduğumu hatırlıyordum ne de "Pelin". Sadece karşımda duran bu vahşi ve güçlü adamın yarattığı çekim alanında kaybolmuş gibiydim. Hajer ağa, çıplak gövdesiyle yatağın kenarında oturdu, hiçbir yere gitmeye niyeti yokmuş gibi beni izlemeye başladı. Bakışları o kadar ağır, o kadar yoğundu ki sanki sırtımda iki el varmış gibi hissediyordum.

"Özür dilerim ağam... Ben, sen yani siz uyandınız sanmıştım," diye kekeledim, bakışlarımı kusursuz göğüs kaslarından kaçırıp hızla elimdeki kovaya ve beze odakladım.

Hızlıca yere diz çöktüm; fistanımın eteklerini altıma toplayıp oymalı sehpanın tozunu almaya başladım. Ama ne mümkün! Eğildiğim her an, vücudumun hatlarının daha da belirginleştiğini, arkamda oturan adamın bakışlarının kalçalarımda düğümlendiğini biliyordum, hissediyordum. Odada çıt çıkmıyordu; sadece benim heyecandan düzensizleşen nefesim ve Hajer ağanın derin, hırıltılı solukları... Dayanamadım. O bakışların ağırlığı altında ezilmektense dikleşmeyi seçtim. Elime bezi alıp ayağa kalktım ve doğrudan karanlık gözlere baktım.

"Ağam... Neden öyle bakıyorsun?" dedim, sesime hem mahcup köylü kızı edasını hem de içimdeki bastıramadığım Pelin asiliğini katarak. "Bir yanlışım mı oldu?"

Hajer ağa, gözlerini bir an bile kırpmadan, yarı çıplak heybetiyle hafifçe öne doğru eğildi. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, teninin sıcaklığını ve taze terle karışık erkeksi kokusunu burnumun dibinde hissettim. Dudaklarının kenarında belli belirsiz, tehlikeli bir kıvrılma belirdi.

"Nasıl iş yaptığına bakıyorum Esra," dedi, sesi o kadar boğuk ve derinden geliyordu ki içim titredi. "Konağımda işini yarım yapanı sevmem. Her köşeyi, her ayrıntıyı nasıl temizlediğini görmek isterim." Bakışları yüzümden yavaşça aşağıya, fistanımın yakasından görünen köprücük kemiklerime ve hızla inip kalkan göğüslerime kaydı. Resmen gözleriyle beni soyuyordu. "Bakalım göründüğün kadar marifetli misin..."

O an anladım ki, onun "iş" dediği şey temizlik değildi. O, her hareketimi, her kıvrımımı zihnine kazıyordu. Ben ise hayatımda ilk defa birinin bakışları karşısında bu kadar savunmasız, bu kadar "kadın" hissediyordum.

"İşimi iyi yaparım ağam," dedim yutkunarak. "Kusur bulamazsın." Hajer ağa, karanlık ve arzulu bakışlarıyla gülümsedi. "Göreceğiz Esra Yıldız... Göreceğiz."

Uygulamada reklamsız oku