Bölüm 4 / 6
Cezanın Kokusu
Hajer ağanın yoğun bakışları altında iş yapmaya çalışmak, kor ateşin üzerinde yürümek gibiydi. Ben sehpanın üzerindeki tozlarla boğuşurken, yatağın gıcırtısını duydum. Hajer ağa, büyük gövdesiyle yatağın kenarından kalktı.
Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. "Şimdi banyoya geçecek," dedim içimden, "bakma Pelin, önüne bak." Ama sanki büyülenmiştim. Odanın içinde attığı her adımda yer sarsılıyor gibi geliyordu. Hajer ağa, kapıya doğru yürümek yerine, bilerek benim olduğum tarafa, dar geçide yöneldi.
Ona yol vermek için geri çekilmek istedim ama sırtım çoktan oymalı dolaba dayanmıştı. Hajer ağa, tam önümde durdu. Arada bir parmak mesafe bile kalmamıştı. O kadar uzundu ki, başımı iyice kaldırmak zorunda kaldım. Çıplak, esmer göğsü neredeyse yüzüme değecekti. Teninden yayılan yoğun erkek kokusu ve sıcaklık, tüm odayı, tüm benliğimi ele geçirdi.
"Müsaade et ağam, kenara çekileyim de, geçesin..." diye fısıldadım, sesim titremesin diye tırnaklarımı avucuma geçirdim.
Hajer ağa gitmedi. Aksine, iri yapılı vücuduyla üzerime biraz daha eğildi. Bir elini başımın hemen yanındaki dolaba dayadı, beni kendi gövdesi ile dolap arasına hapsetti. O an nefesim kesildi. Gözleri, dudaklarım ve gözlerim arasında tehlikeli bir rota çiziyordu.
İçimden bir ses, "Bu adam evli Pelin," diye haykırıyordu. "Aşağıda manken gibi karısı var, on yıldır bu konağın hanımı olan o kadın varken sana mı bakacak?" Esra olarak, bir ağanın karısına olan sadakatini bozabileceğine ihtimal bile vermiyordum. Ama bu yakınlık... Bu hiç de "sadık bir koca" yakınlığı değildi. Hajer ağanın, sert göğüs kasları, her nefes alışımda benim dolgun göğüslerimin ucuna değip geçiyordu. O anki sürtünme, vücudumun her hücresini elektrikle doldurdu. Hajer ağa, boğuk ve yakıcı sesiyle kulağıma doğru eğildi.
"Yolun dar olduğunu bilesin Esra... Burada yürümek de, iş tutmak da zordur. Ayağın takılmasın."
Nefesi boynumu yalayıp geçtiğinde resmen ürperdim. Gözlerimi kapattım; o an Hajer ağanın elini belime attığını, beni sert vücuduna bastırdığını hayal etmekten kendimi alamadım. Yasaktı, günahtı, imkansızdı... Ama ondan yayılan vahşi arzu, benim tüm mantığımı felç ediyordu. Hajer ağa dudakları tenime değecek kadar yaklaştıktan sonra, sanki hiçbir şey olmamış gibi yavaşça geri çekildi ve yanımdan sıyrılarak banyoya doğru yürüdü. Kapıyı kapatmadan hemen önce arkasına dönüp son bir kez beni yiyip bitiren bakışını fırlattı.
Ben ise olduğum yere çivilenmiştim. Dizlerim titriyordu. "Bu adam ne yapıyor?" diye sordum kendime. "Karısı varken, koca ağa bir hizmetçiye böyle mi bakar?" Ama o an anladım; Zincirkıran konağında kurallar sadece başkaları içindi. Hajer Ağa için ise tek kural, kendi arzularıydı.
Hajer ağa banyo kapısını kapatır kapatmaz, ciğerlerime hapsolmuş sıcak nefesi dışarı bıraktım. Ellerim titriyordu. "Kaç Pelin," dedim içimden, "burası çok tehlikeli." Odanın yoğun erkek kokusundan ve Hajer ağanın teninin üzerimde bıraktığı hayali yanmadan kurtulmak için temizlik malzemelerimi kaptığım gibi kendimi koridora attım. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, yan odaya kendimi nasıl attığımı bilemedim. Burası spor odasıydı; her yer demir ağırlıklar, boks torbaları ve deri minderlerle doluydu. "Buradan başlayım," dedim kendi kendime, "en azından o banyodan çıkana kadar burada güvendesin."
Toz bezini elime alıp hırsla bir dambılı silmeye başladım. Ama aklım yatak odasındaki sıcaklıktaydı. Adam evliydi, karısı aşağıdaydı ama bana bakışı... Sanki uzun zamandır bir kadına dokunmamış gibi açtı. "Yok canım," diye geçirdim içimden, "koskoca ağa, karısı da manken gibi kadın, sana mı kaldı? Sen sadece fazla dolgunsun, adamın ilgisini o çekmiştir."
Tam o sırada kapı sertçe açıldı.
Gelen Hajer ağaydı. Sadece birkaç dakika içinde duşunu almış, üzerine siyah bir spor tişörtü ve eşofman altını geçirmişti. Islak saçlarından süzülen su damlaları tişörtünün yakasını ıslatmıştı. Bakışları beni burada görünce daha da koyulaştı. Kapıyı arkasından kapatıp, heybetli vücuduyla üzerime doğru yürümeye başladı.
"Neden buradasın?" diye sordu. Sesi o kadar mesafeli ama bir o kadar da sahipleniciydi ki... "Sana yatak odamdan başla dememiş miydim?" Olduğum yerde dikleştim, elimdeki bezi sıktım. "Şey... Ağam, sen banyoya girince... Rahatsızlık vermeyeyim dedim. Buradan başlayayım, en son senin odanı temizlerim diye düşündüm."
Hajer ağa, aramızdaki mesafeyi tek bir büyük adımla kapattı. Burnuma bu sefer sabun ve ferahlık kokusu doldu ama altındaki vahşi erkek kokusu hala oradaydı. Elini uzatıp tuttuğum dambılın üzerine koydu. Eli, elimin o kadar yakınındaydı ki teninin ısısı derimi yaktı.
"Benim odam en son temizlenecek yer değildir Esra," dedi, sesini alçaltarak. "Benim odam, her şeyin başladığı ve bittiği yerdir. Sen her zaman benim olduğum yerde olacaksın. Anladın mı?" Bakışları yine vücut hatlarımda, fistanımın gerilen düğmelerinde gezindi. Esra olarak boyun eğmem gerekiyordu ama Pelin olarak içimdeki o kışkırtıcı ses "Hadi oradan," demek istiyordu. Sadece yutkundum. "Anladım ağam," dedim fısıltıyla. "Sen nasıl istersen..."
Hajer ağa, gözlerini gözlerimden ayırmadan küçük bir adım daha attı. Spor odasının dar alanında, demirlerin kokusu arasında, yasak olan arzu ikimizi de boğmak üzereydi. Hajer ağa tam üzerime biraz daha eğilecekken, yatak odasından gelen telefonun ısrarlı sesi sessizliği bıçak gibi kesti. Hajer ağa sanki bir büyü bozulmuş gibi kaşlarını çatıp geri çekildi. Hiçbir şey demeden, ağır ve otoriter adımlarıyla odadan çıktı. Ben ise spor aletlerinin arasında, kalbim ağzımda öylece kalakaldım. Merakıma yenik düşerek kapıya yaklaştım; "Esra" olsam belki korkar kaçardım ama içimdeki "Pelin" kapalı kapıların ardında ne döndüğünü bilmek istiyordu.
"Efendim... Evet, aşiretin payı neyse aktarılsın," dedi Hajer ağa, sesi şimdi tamamen "Ağa" modundaydı. "Şirketteki toplantıyı başlatın, yarım saate oradayım. O dosyalar da masamda olsun."
Şirket mi? Demek sadece bu taş duvarların ağası değil, aynı zamanda modern dünyanın da dişli bir oyuncusuydu. Telefon kapandı. Yaklaşık on dakika boyunca içeriden giyinme sesleri, çekmece gürültüleri geldi. Ben o sırada güya bir eşyanın tozunu alıyordum ama gözüm kapıdaydı. Kapı tekrar açıldığında, içeri giren adam az önceki sportif adamdan bambaşkaydı. Hajer ağa, üzerine jilet gibi oturan, koyu füme rengi bir takım elbise çekmişti. Beyaz gömleğinin yakası açık, saçları geriye doğru taranmıştı. O kaba ve sert heybeti, bu modern kıyafetlerin içinde çok daha tehlikeli ve karizmatik görünüyordu. Burnuma pahalı bir parfüm kokusu doldu. Hajer, ağa, spor odasının ortasına kadar yürüdü. Bakışları yine beni buldu ama bu sefer daha soğuk, daha hesapçıydı. Yanıma kadar geldi, o kadar yakındı ki ayakkabılarının ucu, benim ayak uçlarıma değiyordu.
"Ben gidiyorum," dedi, sesi bir emir gibi yankılandı. "Akşam geldiğimde buradaki her odayı, her köşeyi tek tek kontrol edeceğim Esra." Yavaşça eğildi, gözlerimin tam içine baktı. Bakışları yüzümden dudaklarıma, oradan da vücuduma kaydı. "Eğer tek bir toz tanesi görürsem, ya da en basiti, yaptığın işi beğenmezsem, işte o zaman sana ceza vereceğim." "Ceza mı?" diye fısıldadım, sesim istemsizce titredi. Hajer ağanın dudaklarının kenarında karanlık bir gülümseme belirdi. "Nasıl bir ceza olacağını hayal bile edemezsin. O yüzden elin çabuk, gözün açık olsun."
Arkasını dönüp odadan çıkarken, bıraktığı yoğun parfüm kokusu ve tehditkar arzulu sesi, havada asılı kaldı. Ben ise olduğum yere çökmemek için zor tuttum kendimi. Bu adamın "cezası" sadece işten atmak olamazdı; o bakışlarda saklı olan şey, beni bu konağın taşlarına mühürleyecek kadar yakıcı bir cezaydı.
Hajer ağa gittikten sonra heyecanımın yerini bir telaş aldı. "Ceza" kelimesi kulağımda yankılanıp duruyordu. Adamın şaka yapmadığı bakışlarından belliydi. Hemen işe koyuldum; spor odasındaki ağırlıkları tek tek silmekten kollarım daha ilk saatten kopacak gibi oldu. İstanbul’da spor salonuna giderdim ama demirleri temizlemek, onları kaldırmaktan çok daha zormuş! Öğle vakti geldiğinde mutfağa, aşağıya indim. Rojbin Hanım ortalıkta yoktu; muhtemelen kendi katındaydı. Mutfaktaki kadınlarla hızlıca bir şeyler atıştırdım. Kadınlar kendi aralarında fısıldaşıp gülüşürken ben sadece yemeğime odaklandım. "Ağanın katı nasıldır kız?" diye sordular bir ara, sadece "Çok büyük abla, bitmiyor işi," diyerek geçiştirdim. Şivemi bozmamaya çalışmak bile başlı başına bir yorgunluktu.
Yemeğimi yiyip bir bardak çay içtim. Ardından hızla tekrar yukarı çıktım. Sırada yatak odası ve çalışma odası vardı.
Hajer ağanın yatak odasına girdiğimde, sabahki o yarı çıplak hali geldi aklıma; yutkundum. Önce yatağı düzelttim. Büyük yatağın çarşaflarını gererken ellerim titriyordu; yastıklara sinmiş sert tütün ve erkek kokusu burnuma doldukça sabahki o yakınlık hissi tenimi yakıyordu. Uzun yıllardır bir kadının (Rojbin’in) bu odaya girmediğini bilmediğim için, "Nasıl bu kadar düzenli ve erkeksi kokabiliyor bu oda?" diye şaşırmadan edemedim.
Ardından çalışma odasına geçtim. Kitaplar, ağır deri koltuklar ve üst üste yığılmış dosyalar... Esra olarak dosyaların tozunu alıyordum ama Pelin olarak gözüm o dosyalardaki rakamlara, isimlere kayıyordu. Babamın dünyasından tanıdık bir isim görürüm diye korkuyordum ama her şey profesyonel görünüyordu. Çalışma masasını, kütüphanenin en üst raflarını dip köşe sildim. Bir altmış beşlik boyumla en üst raflara uzanırken fistanım iyice geriliyor, vücudumun her hattı sergileniyordu; sanki Hajer ağa bir yerlerden beni izliyormuş gibi bir ürperti geliyordu içime.