Bölüm 2 / 4
Karşılaşma
Babamın söyledikleri kulağımda çınlıyordu. “Altmış üç.” “Halil Karahan.” “Seni istiyor.” Bu cümleler beynimde dönüp duruyordu. Sanki gerçek değildi. Sanki bir filmdeymişim gibi hissediyordum. Ama babamın yüzündeki ifade, bunun gerçek olduğunu haykırıyordu. O gece neredeyse hiç uyuyamadım. Sabah olduğunda gözlerim şişmiş, başım zonkluyordu. Babam mutfakta kahve içiyordu. Yüzü sapsarıydı. “Ceylin,” dedi beni görünce. “Hazırlan. Bugün… onunla tanışacaksın.” Midem bulandı. “Ne?” “Halil Karahan seni görmek istiyor. Bugün öğleden sonra villasına gideceğiz.” Bir kahkaha attım. Sinirden. “Villasına mı? Baba, ben o adamı tanımıyorum. Hiçbir şey bilmiyorum. Sen nasıl olur da—” “Ceylin!” diye bağırdı babam. Bu sefer sesi daha sertti. “Anlamıyor musun? Borcumu ödemezsem bizi yok edecekler. Seni de… seni de alabilirler. Bu tek şansımız.” Gözlerim doldu. Ama bu sefer ağlamadım. Sadece boş boş baktım. “O zaman beni öldürsünler,” dedim. Sesim sakindi. “En azından onurumla ölürüm.” Babam şaşkınlıkla bana baktı. Sonra derin bir nefes aldı. “Akşam altı gibi hazır ol. Arabayı ben getireceğim.” O gün boyunca hiçbir şey yapamadım. Ne yedim, ne içtim. Sadece odamda oturup tavana baktım. Aklımdan tek bir şey geçiyordu: “Altmış üç yaşında bir adamla evleneceğim.” Bu cümle kulağıma o kadar saçma geliyordu ki, bazen gülüyor, bazen ağlamak istiyordum. Akşam saat beşte babam beni aldı. Arabada neredeyse hiç konuşmadık. Sadece camdan dışarı bakıyordum. İstanbul trafiği her zamanki gibi yoğundu. Ama benim içimdeki trafik çok daha kötüydü. Yaklaşık kırk dakika sonra yüksek duvarlı, güvenlikli bir villanın önüne geldik. Kapıda iki tane iri yapılı adam duruyordu. Babamın kimliğini kontrol ettiler, sonra kapıyı açtılar. Villanın içi lüksün ötesindeydi. Mermer zeminler, devasa avizeler, pahalı tablolar… Ama hiçbir şey sıcak hissettirmiyordu. Her şey soğuktu. Tıpkı buranın sahibi gibi. Salona alındık. Babam yanımdan ayrılmadı. Birkaç dakika sonra merdivenlerden ağır adımlarla biri indi. Halil Karahan. İlk bakışta altmış üç yaşında biri gibi durmuyordu. Vücudu hâlâ formundaydı. Saçları griye çalmış, ama yüz hatları sert ve keskin duruyordu. Siyah bir gömlek giymişti. Üzerinde hiçbir takı yoktu. Sadece parmağında kalın bir altın yüzük. Gözleri doğrudan bana kilitlendi. Bir an ne yapacağımı bilemedim. Babam ayağa kalktı. “Halil Bey… Kızım Ceylin.” Halil başıyla selam verdi. Sonra yavaşça yanıma geldi. Benden en az bir baş uzundu. Bana yukarıdan aşağıya baktı. Sanki bir malı inceliyormuş gibiydi. “Öyle mi?” dedi. Sesi kalın ve biraz kısıkta. “Yirmi üç yaşındaymışsın.” Konuşmadım. Sadece ona baktım. Halil’in dudağı hafifçe kıvrıldı. Ama gülümseme değildi bu. “Baban borcunu ödeyemediği için şanslısın,” dedi. “Yoksa çok daha kötü şeyler yaşardınız.” Babam başını eğdi. Ben ise elimden geldiğince dik durmaya çalıştım. Halil yanıma geldi. Parmağıyla çenemi kaldırdı. Dokunuşu soğuktu. “Bana bak,” dedi. “Burada kurallar var. Sen bana itaat edeceksin. Soru sormayacaksın. Ve… yatağımda olacaksın.” Kalbim durdu. Elimde olmadan geriye doğru bir adım attım. Halil’in gözleri karardı. “Kaçmak yok,” dedi. “Kaçarsan bulurum. Ve bulduğumda… çok daha kötü olur.” Babam titrek bir sesle konuştu: “Halil Bey… lütfen… kızım daha çok genç—” Halil babama döndü. Bakışı ölümcül derecede soğuktu. “Senin işin bitti,” dedi. “Borçlarımı kapattım. Kızını aldım. Artık buradan çıkabilirsin.” Babam şaşkınlıkla bana baktı. Sonra yavaşça ayağa kalktı. Gözlerinde yaşlar vardı. “Ceylin…” dedi. Ama ben ona bakmadım. Sadece Halil’e bakıyordum. Babam sessizce salondan çıktı. Artık yalnızdık. Halil koltuğa oturdu. Bana da oturmamı işaret etti. Oturdum. Elimde olmadan titriyordum. “Bugün nikâh kıyılacak,” dedi. “Yarın da düğün.” Kalbim durdu. “Ne?” diyebildim sadece. Halil viski bardağını kaldırdı. “İtiraz etme. Karar verildi.” “Ben… ben seni tanımıyorum bile,” dedim. Sesim titriyordu. “Nasıl olur da—” “Tanımak zorunda değilsin,” diye kesti sözümü. “Burada sevgi yok. Sadece itaat var.” Gözlerimin içine baktı. Sanki ruhumu okuyordu. “Ve unutma Ceylin… buradan kaçamazsın. Kaçarsan seni bulurum. Ve bulduğumda… sadece seni değil, babanı da öldürürüm.” Bir an sustum. Sonra yavaşça sordum: “Neden ben?” Halil’in dudağı hafifçe kıvrıldı. “Çünkü sen temizsin. Gençsin. Ve… bana itaat edeceksin.” Eli masaya vurdu. “Yarın saat on birde nikâh olacak. Hazırlan.” Sonra ayağa kalktı. Bana son bir kez baktı. “Ve Ceylin… ağlama. Gözyaşı seven biri değilim.” Odayı terk etti. Kapı arkasından kapandı. Ben ise koltukta donup kalmıştım. Birkaç dakika öylece oturdum. Sonra yavaşça ayağa kalktım ve pencereye doğru yürüdüm. Dışarıda yüksek duvarlar, güvenlik kameraları ve iri yapılı adamlar vardı. Kaçış yoktu. Tam o sırada kapı tekrar açıldı. Halil’in sesi geldi: “Yarın seni tanıştırmak istediğim biri de var.” Döndüm. Halil kapının önünde duruyordu. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Ama gözleri soğuktu. “Üvey abin.” Kapıyı kapattı. Ben ise pencerenin önünde donup kalmıştım. Üvey abin mi?