Bölüm 3 / 5
TOZLU YOLUN YABANCISI
Ağabeyimin gelişinin üzerinden tam dört gün geçmişti. Dört koca gün. Ağabeyim geldiği ilk günden beri sabahın köründe evden çıkıp yakın kasabada, çevrede iş bakıyordu ama yoktu işte. Bizim buralarda kuraklık gibiydi işsizlik çalmadığı kapı, sormadığı adam kalmamıştı ama herkes elini kolunu bağlayıp "İş yok Mahir," diyordu. Ağabeyimin eve her dönüşünde yüzünün biraz daha asıldığını gördükçe benim de içim eziliyordu.
Yine öyle günlerden biriydi. Ben de evdeki o basık havayı dağıtmak, moralleri biraz toparlamak için sabahın ilk ışıklarıyla avluya dökülen tozları süpürmüş, anama hamur tahtasını hazırlamakta yardım etmiştim. Tabii bu dört günde sakarlığımdan da hiçbir şey kaybetmemiştim dün ahırın kapısına kolumu çarpmak suretiyle morluk koleksiyonuma bir yenisini daha eklemiştim.
Öğlene doğru güneş tepede kavurucu sıcaklığını hissettirirken, ben de bahçedeki kurumuş çamaşırları toplamaya koyuldum. Kucağımda kocaman çamaşır leğeniyle avluya doğru yürürken, köyün girişinden gelen yabancı bir motor sesiyle duraksadım.
Köyün emektar traktörlerinin ya da eski patpatlarının sesine hiç benzemiyordu bu. Tok, derinden gelen, adeta toprağı titreten bir sesti.
Kaşlarımı çatıp kapı aralığına doğru adımladım. Bizim evin önüne doğru yaklaşan simsiyah, camları karartılmış, tozlu yollara hiç ama hiç yakışmayan lüks bir araba durdu. Araba o kadar parlaktı ki, bizim boklu köyün tozu sanki üzerine konmaya çekiniyordu.
"Hayırdır inşallah," diye mırıldandım kendi kendime. "Yolunu mu şaşırdı bu şehirli züppeler? Yanlış haritaya mı bastılar ne ettiler?"
Arabanın sürücü kapısı açıldı. Siyah, şık bir ayakkabı tozlu toprağa bastı. Ardından uzun boylu, fit giyimli, koyu renk gömleğinin kolları dirseklerine kadar katlanmış bir adam indi. Gözündeki güneş gözlüğünü tek bir hamleyle çıkarıp yakasına takarken, bakışları doğrudan bizim avlu kapısına, yani tam olarak kucağında çamaşır leğeniyle dikilen bana çevrildi. Adamın bagajdan bir sürü poşet, şık kutular ve çikolatalar çıkardığını görünce gözlerim daha da açıldı.
"Tövbe estafurullah," dedim içimden. "Gökten adama bak, elinde erzakla köy ortasına indi. Kim bu be? Muhtarın akrabası falan mı acaba? Yok canım, muhtarda böyle karizma akraba ne arasın..."
Hiç kim olduğunu tahmin edememiştim. Adam elindeki dolu torbalarla adımlarını aheste aheste atarak avlu kapısına doğru yürüdü. Yüzünde kendinden emin, son derece rahat bir ifade vardı.
"Selamın aleykum," dedi tok ve pürüzsüz bir sesle. Sesi avlunun taş duvarlarında yankılandı sanki. "Mahir Karaca'nın evi burası mı?"
"A-aleykum selam," diye kekeledim, leğeni göğsüme biraz daha bastırarak. "Evet, burası da. Siz kimdiniz?"
Gözleri bir an kucağımdaki leğene, sonra üzerimdeki pazen fistana ve muhtemelen dağınık olan saçlarıma kaydı. "Ben Miran," dedi düz bir sesle. "Mahir'in asker arkadaşıyım. Haber vermeden geldim, ama sürpriz yapayım dedim."
Gözlerim kocaman oldu. Miran mı? Ağabeyimin bahsettiği o zengin, şehirli arkadaşı mı yani? Hani işi gücü yok bizim köye mi gelecek dediğim adam kapımın önünde, elinde tatlı kutularıyla dikiliyordu! Rezil olmanın tam kıyısındaydım ama çaktırmamaya çalışarak dik durmaya çalıştım.
"İçeride..." dedim panikle. "Yani ahırdaydı babamla. Ben bir bakayım..."
Derken ayağım avlunun girişindeki o lanet taş basamağa takıldı.
"Aman!"
Kucağımdaki leğen bir tarafa fırladı, ben diğer tarafa kapaklanmak üzereyken Miran ışık hızıyla öne atıldı. Güçlü eli belimi sıkıca yakaladı. Yerin soğuk taşlarıyla buluşmamı son anda engellemişti ama olanlar olmuştu. Leğenin içinden havalanan fistanlardan biri tam da Miran’ın kafasına kondu!
O an zaman durdu sanki. Adamın yüzü, gözleri, karizması... Her şeyi benim çiçeği burnunda fistanımın altında kaybolmuştu.
Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi olurken hemen elimi uzatıp fistanı Miran'ın kafasından çekip aldım. Kumaş çekilince karşılaştığım manzara beni büsbütün dehşete düşürdü. Miran’ın çatılan kaşları, sertleşen bakışları bir anlığına tam anlamıyla sinirlendiğini gösteriyordu. Hani bir dokunsan patlayacak gibi duruyordu adam. Kopkoyu gözleriyle yüzüme baktı keskin yüz hatları kirli sakalları adam çok yakışıklıydı bee mübarek Zeus... Anammm ne diyom gız ben iç sesim kıvırtmaya başladı gene sus sus şırfıntı seni..
Ama tam o sırada benim korkudan gözleri büyümüş, panikten rengi atmış şaşkın suratımı görünce o çatık kaşları yavaşça gevşedi. Dudaklarının kenarında hafif, tebessümle karışık bir kıvrılma belirdi.
"Kusura bakmayın..." dedim hemen kucağından apar topar sıyrılıp kendi ayaklarımın üzerinde durmaya çalışarak. Kızarmış suratımı saklamak imkansızdı. "Ben... Ben biraz sakarımdır da."
Miran belimdeki elini çekip dikleşti. Dudaklarının tek kenarındaki o hafif gülümsemeyi bozmadan gözlerimin içine baktı.
"Onu fark ettim," dedi alçak ve kendinden emin bir sesle.
"Ben hemen toplayayım şunları," diyerek bir hışımla yere çöktüm. Yere saçılan çarşafları, fistanları ve en son Miran'ın kafasına düşen o garip giysiyi leğene alelacele tıkıştırmaya başladım. Yer yarılsa da içine girseydim keşke! Adam daha ilk dakikadan bana ve sakarlıklarıma şahit olmuştu.
O sırada ahırın kapısından çıkan ağabeyim bizi gördü. "Miran! Ula kardeşim!" diye bağırarak öne atıldı. İki dost sarılırken ben yerdeki son parçayı da leğene atıp hemen arkamı döndüm, kendi kendime sövmeye devam ettim.
"Ana! Gel, misafirimiz var!" diye seslendi ağabeyim içeriye doğru.
Anam mutfaktan çıkıp Miran'ın getirdiği torbaları görünce yüzü aydınlandı. "Hoş geldin oğlum, safalar getirdin! Eli boş gelseydin ya, ne gerek vardı bu kadar şeye?"
Miran anamın elini saygıyla öpüp alnına koydu. "Hoş bulduk teyzem. Eli boş gelinir mi hiç, çorbamızı pişiren ana varken?"
"Mihra kızım, durma öyle! Koş bir soğuk ayran yap oğluma, yoldan geldi," dedi anam neşeyle.
"Tamam ana," dedim ve içeri kaçarcasına seğirttim.
Mutfakta ayranı çalkalarken ellerimin titrediğini fark ettim. Kendi kendime kızdım: "Kendine gel Mihra. İlk dakikadan adama rezil oldun, adam asker arkadaşı işte, iki gün kalır gider. Ne bu heyecan?"
Tepsiye koyduğum ayran bardaklarıyla avluya döndüğümde, Miran ağabeyimle çardağın altında oturmuş sohbet ediyordu. Ayranı uzatırken göz göze geldik. Bardakları alırken parmakları hafifçe parmaklarıma değdi. İnce bir elektrik akımı geçmiş gibi irkildim.
"Eee Miran," dedi ağabeyim derin bir iç çekerek. "Ne kadar kalacaksın? Şehre ne zaman döneceksin?"
Miran ayranından bir yudum aldı, bakışlarını benden ayırmadan konuştu..
"Valla Mahir... Şehirdeki işleri biraz devrettim. Buralarda yeni bir yatırım planım var. Şimdilik bir yere gittiğim yok, yani anlayacağın biraz başınızı ağrıtacağım."
Ağabeyim neşeyle gülümserken benim içimdeki kelebekler fırtınaya dönüştü. Ohh hergün rezilliğin şovunu yapardık artık adama..