Bölüm 5 / 5
BİR CÜMLELİK MERAK
Gece boyunca sağ ayağımın başparmağı ç zonkladı durdu. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp ayağıma baktığımda parmağımın mor bir erik kıvamına geldiğini gördüm. Aferin Mihra, dedim içimden yatakta doğrulurken. Miran Ateşoğlu geldin geleli morluk koleksiyonuna bir yeni parça daha ekledin. Şehirli adama sakarlık dersi veriyorsun resmen.
Parmak ucuma basıp hafifçe sektire sektire mutfağa geçtim. Anam çoktan kalkmış, tandırdan taze pişmiş katmerleri masaya dizmişti.
"Kız ne oldu ayağına?" dedi anam beni görünce.
"Hiiiç," dedim alelacele tepsiyi kavrayarak. "Gece pervazla küçük bir fikir ayrılığı yaşadık da ana, o kazandı."
Anam başını sallayıp "Tövbe tövbe," diye söylenirken ben kahvaltılıkları çardağa taşımaya başladım. Süzme yoğurt, vişne reçeli, taze tereyağı ve kırma zeytinleri masaya dizerken avluya giren adımları duydum. Miran uyanmıştı. Üzerinde yine koyu renk rahat bir kıyafet vardı, saçları hafif nemliydi. Sabah güneşinin altında öyle bir duruşu vardı ki, gözlerimi bir saniye fazla üzerinde tutsam kalbim göğüs kafesimi delecekti.
"Günaydın," dedi o tok, pürüzsüz sesiyle.
"Gün-günaydın," dedim masaya çay bardaklarını dizerken. Gözleri anında aşağıya, hafifçe topallayan ayağıma kaydı. Dudaklarının kenarı hafifçe seğirdi ama gülmemek için kendini tuttuğu belliydi.
"Pervaz hâlâ hayatta mı?" diye sordu alçak bir sesle, masaya yaklaşarak.
Yanaklarım anında alev aldı. Rezilliğin şovunu yapmaya devam et Mihra! Adam geceki söylenmelerimi de duymuş kesin!
"hayatta hayatta ," diye mırıldandım başımı öne eğip. "Tahtası sağlammış."
O sırada ağabeyimle babam da ahırdan çıkıp geldi. Kahvaltı sofrası tam bir bayram havasındaydı. Ağabeyim dün akşamki galeri konusunun heyecanıyla yerinde duramıyordu. "Miran," dedi ağabeyim katmerden dev bir ısırık alırken. "Bugün kasabadaki arsa sahipleriyle konuşalım diyorum. Ana yol üstündeki o boş arazi muhtarın akrabasının. Tam bizim düşündüğümüz gibi geniş bir yer."
Miran çayından bir yudum alıp ağabetime baktı. "Olur Mahir. Hatta bugün buraları bir gezelim, çevre yolunun bağlanacağı noktaları kendi gözümle göreyim.
Kahvaltıdan sonra ağabeyimle Miran evden çıktı. Ben de arkalarından bulaşıkları toplayıp avluyu süpürmeye koyuldum. Kızgın güneş tepemizde yükselirken içimdeki o tuhaf huzursuzluk geçmiyordu. Adam köyde kalacaktı, ağabeyimle iş yapacaktı ve ben her gün bu sakarlıkla adamın karşısına çıkmak zorunda kalacaktım.
Öğlene doğru Miran ve ağabeyim aradayla geri döndüler. Arabanın bagajından bazı haritalar ve ölçüm ruloları çıkardılar. Ağabeyim neşeyle avluya girdi.
"Ana! Arazi tam biçilmiş kaftan! Miran da çok beğendi, muhtarla anlaşırsak haftaya ilk kazmayı vururuz!"
Anam ellerini semaya açıp şükretti. Miran çardağın altına geçip masaya haritayı serdi. Ağabeyim içeri anama su getirmeye geçtiğinde Miran masadaki kağıtlara bakıyordu. Ben de çay tepsisini masanın kenarına bırakırken gayriihtiyari haritaya gözüm kaydı.
Miran başını kaldırıp bana baktı. Bakışları sakin ama dikkatliydi.
"Ayağın nasıl oldu?" diye sordu kısaca.
"İyi," dedim tepsinin sapını sıkıca tutarak. "Alışkındır benim ayaklarım morarmaya, bir şey olmaz."
Miran hafifçe başını salladı. "İyi olsunda... Yol üstünde yürüyeceksen dikkat et, buraların taşı çok fazla."
Dudaklarım aralandı ama bir şey diyemedim. Adam lafı uzatmıyor, yavşamıyor ama o ciddi duruşunun arkasında bile insanı tetikte tutan bir hava taşıyordu.
"Sağ olun," deyip tepsiyi kaptığım gibi içeri kaçtım. Bu neydi şimdi gı ne ima etmişti beni mi düşünmüştü dalgamı geçmişti anlamamıştım ama anladığım bir şey varsa oda
Miran Ateşoğlu bir iki günlük misafir değildi artık. Ağabeyime iş, köyümüze dükkan, benim şu sakin hayatıma da kafa karışıklığı getirmeye kesin kararlıydı.