Bölüm 4 / 12
Kırmızı Bayrak
Ho ho ho Heybem dolsun altınla Kılıcım yıkansın kanla Yelkenimi uçursun rüzgar Karnımda bir fıçı rom
Ho ho ho Essin rüzgar, gürlesin deniz Kanatlansın evim, denizleri yaralım Gidelim fersah fersah
Ho ho ho Fıçı fıçı içtik laneti Tuzla mühürledik düşmanın açtığı yarayı Ölüm bile korkar biz korsanlardan Geliyoruz, titresin tüm ruhlar
‘’Hoo gemiyi tutun!’’ diye bağıran sesle rüzgarla dalgalanan yelkenler sakinleşti suyun içinde ilerlemesi durdu. Tayfa söylediği şarkısını susturmuş denizin içindeki batığa bakıyordu. Suyun üzerinde yüzen ölü bedenler ve gemiden kalan kalıntılar belli bir alana dağılmıştı.
‘’İki kişi denize insin yaşayan var mı baksın!’’ Gelen emirle geminin güvertesinden iki kişi denizin suyuna hiç düşünmeden atladı. Ölü bedenleri bir bir kontrol ederken yarı bedeni tahta parçasının üzerinde yatan genç kıza yaklaştılar. Nefes aldığını fark ettiklerinde, ‘’Yaşıyor!’’ diye gemiye doğru bağırdılar. İplerle bağlanıp dikkatlice gemiye çekildi.
Alaric güvertenin tahta zeminine yatırılan genç kıza yaklaştı. Nefesleri vardı ama zayıftı. Başı suyun dışında olsa da gel git yapan dalgalarla dudaklarındaki boşluktan su dolmuş olmalıydı. Hançerini çıkardığında elbisenin göğüs kısmındaki korsenin ipini tek hamlede kesti. Kestiği anda da Lylah derin bir nefes almış sonrasında yuttuğu suyu kusmaya başlamıştı. Zayıf bedeni yan çevirip kustuğu suyu dışarı atmasını sağladı.
‘’Kadınlardan anlıyorsun.’’ diyen Arden gülünce diğer adamlarda güldü.
‘’Kapayın çenenizi.’’ Alaric gülmesini bastırmayı başarmıştı. Açılan kahverengi gözlerle kısa bir an bakışları kesişti devamında genç kız tekrar bayıldı.
‘’Kaptan ganimet için batığa bakalım mı?’’ diye sordu tayfadan biri.
‘’Bakın varsa alırız.’’ Alaric yerde baygın halde yatan genç kızı kucaklayıp kamarasına doğru ilerlerken emrini verdi. ‘’Arden malzemelerini getir.’’
Kamaraya girdiğinde genç kızı yatağına yatırdı. Arden malzemeleriyle gelip yatağın yanına çöktü. Makas yardımıyla pahalı kumaştan dikilmiş elbiseyi kesip parçalayarak bedeni açığa çıkardı. ‘’Ah şu kadınlar ve kat kat giyinme sevdaları.’’ derken elbisenin altından çıkan içliği de kesmeye başlamıştı. En sonunda tamamen açığa çıkardığı bedeni dikkatlice inceledi. Sırt kısmında açılmış yara vardı. Çantasından çıkardığı merhemi yaranın üzerine yayarak sürdü.
Alaric kesilen kıyafetin kumaşına bakıyordu. ‘’Asillerden olmalı.’’ dedi düşünceli halde. ‘’Bizden bilecekler.’’
‘’Denizde olan her şey bizden bilinir.’’ Arden gülerek merhemi sürmeye devam etti. ‘’Geminin kaptanı bu kayalıkların olduğu bölgeye gemiyi sürmemesi gerektiğini bilmeyecek bir aptal olmalı. Suyun üzerindeki bayrağı gördün değil mi? Arvenor Krallığından gelmiş bırakacak mıyız geldiği topraklara?’’
‘’Dönüşte belki ama şimdi rotamızdan çıkamayız. Rylariler bizi beklerken olmaz.’’ Alaric tahta dolabından bir gömlek bir çarşaf çıkardı. Çarşafı yırtıp parçaladı. Merhem sürülen sırtı göğsünden dolayarak sıkıca sardı. En son gömleğini giydirip bedenini kapattı.
‘’Bu insanı Rylari adasına götüremeyiz!’’ Arden’in sesi sert çıkmıştı.
‘’Kurtardığımız suya geri atalım o zaman.’’ Alaric’in denizin maviliğindeki gözleri keskindi. ‘’Arvenor krallığına yaklaşamayız, Rylari adasına geç kalamayız! Bu rota üzerinde karşımıza korsan gemisinden başka gemi çıkmaz çıkan da böyle parçalanmış olur. Ne yapmayı öneriyorsun?’’
‘’Dolunayda denize işeyeyim!’’ Arden merhem dolu şişenin tıpasını taktı. ‘’Bu kızı Rylari adasına sokmanın tek bir yolu var biliyorsun değil mi?’’
‘’Hepsini biliyorum Arden ama bırak önce kız kendine gelsin sonra çaresine bakalım.’’
‘’Aptal yol bilmez insanlar!’’ Arden söylenerek giderken Alaric ardından bağırdı.
‘’Sen nesin acaba? Ahmak insan!’’ Yatağında yatan genç kızın üzerini örtüp odadan çıktı.
Geminin pruvasına geçtiğinde denizin turuncuya boyanan sularına baktı. Tayfası batık gemiden çıktıklarında ellerinde altın dolu dört sandık vardı. Diğer sandıklar kumaşlarla ve gümüş yemek takımları, şamdanlarla doluydu. Hepsini almışlardı hiçbirini denize terk etmemişlerdi. ‘’Yeter bu kadar oyalandığımız yelkenler fora!’’ diye bağırdı bütün gücüyle.
Tayfası hemen hareketlenmişti. Gemi bir kez daha hareket ettiğinde esen rüzgar uzun saçlarını uçurdu. Yelkenin halatına dayanıp gün batımını izledi. Bu su onun vatanıydı. Gün tamamen battığında yıldızlar yarım ay ile gökyüzünde belirdi. ‘’Kaptan.’’ diyenle yanına gelene baktı.
‘’Sağ ol.’’ diyerek sıcak yemeği aldı. İki kaşık yemişti ki yükselen seslerle yemeğini bırakıp ne olduğuna bakmak için geminin pupa kısmında toplanan tayfasına doğru adımladı.
Lylah gözlerini açtığında sırtındaki acıyla inledi. Gözleri kapalı birkaç nefes alıp verdi. Gözlerini açtığında yanan fenerin ışığını gördü. ‘’Hangi lanet yerdeyim?’’ diyerek yattığı yerde doğruldu. Dağılmış saçlarını biraz daha dağıtırken olduğu odanın içine bakıyordu. Yere sabitlenmiş bir tahta dolap, tahta masa ve yattığı tahta yatak dışında tahta duvara asılı birkaç kılıç vardı.
Yere ayak bastığında geminin hafif salınışını hissetti. ‘’Bir gemideyim ama hangi gemideyim? Yük gemisi, yolcu gemisi, korsan gemisi?’’ Bir adım attığında üzerindeki kıyafeti fark etti. Bacakları çıplaktı, giydiği gömlek dizlerine kadar kapatmıştı ve bolluğu içinde kaybolmuş gibiydi. Hissettiği sıkılıkla eli göğsüne gitti. Sırtına doğru sarılan bir bez parçası vardı. ‘’Korsan gemisinde olamam, olsaydım tedavi etmezlerdi. Üzerimi değişen ne olur kadın şifacı olsun.’’ Duvarda asılı kılıcı eline aldı. ‘’İlk andan yanlış adresteyim aman ne güzel.’’
Tahta kapıyı açıp dışarı bir adım attı. Serin hava yüzüne çarptığında sendelemişti. Etrafa bakınırken geminin üstünde sallanan kırmızı bayrağın yıldızlar altında parıltısını gördü. Gözleri kocaman açıldı. Doğru görüyordu. Bu kırmızı bir bayraktı ve üzerinde de pençe arması vardı. Kızıl Pençe’ye bağlı korsan gemilerinden birindeydi.
Bakışları yavaşça üzerindeki gömleğe kaydı. Kendisine baygınken el sürmüşlerdi! Ne kadar ileri gitmişlerdi? Acımasızlardı, her kötülük onlardaydı!
‘’Uyanmışsın!’’ diyen adamla göz göze geldiğinde kılıcını havaya kaldırdı.
‘’Benden uzak dur!’’ dedi. Sesine diğer tayfalarda toplanmaya başladı. ‘’Sakin ol.’’ Arden öne çıktığında kılıcın ucu ona yöneldi.
‘’Kaçınız bana el sürdünüz sizi adi, pis korsanlar?’’
Alaric kalabalığın arasından geçerek öne çıktı. ‘’El sürmeden merhemde sürülmüyor.’’ deyişi rahattı. ‘’O elindeki sana değil bana ait hemen bırak.’’
Lylah kılıcı bu defa Alaric’e doğrulttu. ‘’Yaklaşma yoksa bağırsaklarını deşerim.’’
Alaric yüzünde oluşan gülümsemesiyle kılıcın üzerine dönük tarafını tutup avuçladı. ‘’Kör bir kılıçla mı bağırsaklarımı deşeceksin?’’ Kılıcı çektiğinde Lylah’ın elinden almıştı. ‘’Bu kılıç canını aldığım insanlarla köreldi. Bağırsaklarım için keskin bir kılıç bul.’’ Kılıcın sap kısmını tutup avucunda açılan kesiği sakladı. Sivri ucu güvertenin tahtasına sapladı. ‘’Kazadan dolayı kendinde olmadığını düşünüyorum tabi bir de yanındaki bütün insanlar o kazada öldü yani geriye sadece sen kaldın.’’
Lylah gelmeden önce aklında kurduğu sahte hayata tutundu. ‘’Onlar benim yakınım değildi. Beni Arvenor Krallığına götürmekle görevlendirilmişlerdi. Onların yapamadığını siz yapıp güvenli bir şekilde Arvenor Krallığına gitmeme yardım ederseniz karaya ayak bastığımızda beni bekleyen nişanlım cömert bir ödeme yapacaktır.’’
Alaric, genç kızın yüzüne keskin bakışlarıyla bakıyordu. ‘’Hangi Krallıktan geliyorsun? Gemide sadece Arvenor Krallığının bayrağı vardı.’’
‘’Morvath Krallığından geliyorum. Batan gemi beni alması için nişanlım tarafından gönderilmişti yani Arvenor Krallığına ait Morvath Krallığına değil.’’ Bir anda yere oturup ağlamaya başladı. ‘’Kendi düğünüme gidemeyeceğim. Çeyizimde suya battı.’’
‘’Annen, baban nerede?’’ diye sordu Alaric. ‘’Düğününe tek mi gidiyorsun?’’
‘’Elbette tek gidiyorum. Babam krallığımızdan ayrılırsa topraklarımızı ele geçirmek isterler.’’ Lylah ağlarken çıkardığı sesleri artırdı. ‘’Korsanların tecavüzüne uğradım şimdi de öldürecekler. Denizlerin tanrısı sen nişanlımın rüyasında gerçekleri göster, onu severek öldüğümü bilsin.’’
Sözleriyle tayfaların hepsi gülmüştü. ‘’Çirkinlere el sürmüyoruz.’’ Alaric’in sesi alaycıydı.
Lylah ağlamayı bırakıp konuşana baktı. ‘’Sensin çirkin!’’ dedi öfkeyle. ‘’Benimle kaç prens evlenmek istedi de ben kabul etmedim biliyor musun sen?’’
‘’Müstakbel kraliçenize selam verin.’’ Arden’in bağırmasıyla bütün tayfa öne eğildi.
‘’Kraliçemiz çok yaşa!’’ deyip gülmeye devam ettiler.
‘’Kalk ayağa yeter bu kadar soytarılık!’’ Alaric, genç kızı kolundan tutup ayağa kaldırdı. ‘’Kadınlara el sürmeyiz. Yaralıydın yarana gereken merhemi sürüp üzerine kuru bir kıyafet giydirdik o kadar. Bir süre mecburi misafirimizsin ama nişanlının topraklarına giden ilk yolcu gemisiyle geri dönersin.’’
‘’Siz götürün. Siz neden götürmüyorsunuz?’’ diye sordu Lylah. ‘’Krallıklara bağlı herhangi bir kara parçasının sınırına girmediğimiz için. Kellemizi vurdurma niyetimiz olursa ziyaretine geliriz.’’
Lylah etrafına bakınıp kısa bir durum değerlendirmesi yaptı. Tayfanın hepsinin görüntüsü kendine hastı. Kısa boylusu, uzun boylusu, zayıfı, şişmanı, esmer tenlisi, sarışını… Kendisiyle konuşan adam ise içlerinde en dikkat çekeniydi. Uzun boyu geminin direği kadardı. İri bedeni korkutucuydu. Uzun saçlarının arada boncuklarla örgülü tutamları vardı. Yüzü pürüzsüzdü sakal bırakmamıştı. Mavi gözleri gecenin ay ışığında cam gibi parlıyordu.
‘’Misafirimize yemek getirin.’’ Alaric, genç kızın kolunu bırakmadan kendi yemeğini bıraktığı tarafa yürüttü. Kolundan aşağı iterek yere oturttu. Gelen sıcak yemeği de eline tutuşturdu. ‘’Ye, karnını doyur sonra da git yat uyuyup kendine gel.’’ Kendisi de yere oturup soğumuş yemeğini eline alıp yemeye başladı.
Lylah yemeğe bir bakış atıp yanındakine döndü. ‘’Yemekte zehir var mı?’’
Alaric iç çekip elindeki tabağı genç kızın eline tutuşturup ondaki sıcak yemeği kendine aldı.
Bir kaşık ağzına attığında Lylah hızlıca tabakları değiştirdi. ‘’Seninki soğuk benimki sıcak. Sıcak istiyorsan kölelerine söyle getirsinler.’’ Sıcak yemekten bir kaşık ağzına aldı.
‘’Onlar benim kölem değil tayfam.’’
‘’Doğru bildim o zaman geminin kaptanı sensin.’’ Yüzündeki gülümseme oldukça masumdu. ‘’Kızıl Pençe dedikleri herkesin konuştuğu o korsan sen misin? Bayrağın kırmızı ya ondan merak ettim.’’
‘’Fazla merak canı canlı tutmaz.’’ Alaric, genç kızın üzerine eğildi. ‘’Diyelim ki ben Kızıl Pençe’yim hakkında söylenenleri biliyorsundur. Pençe gibi elleriyle avının göğsünü yarıp kalbini çıkarıyor, öldürmeden önce tutsaklarına işkence ediyor, yolcu gemilerini yağmalayıp kimseyi sağ bırakmıyor. Kızıl Pençe olmamı gerçekten ister miydin?’’ Elinin biri pençe gibi havalandığında genç kız çığlık atmıştı. Yüzüne yaklaşmış yüz korkutucuydu.
‘’Oysan da bilmek istemiyorum. Gemiden indiğim an sizi unutacağım.’’
Alaric gülerek geri çekildi. ‘’Neyse ki Kızıl Pençe ben değilim yoksa dilini konuştuğun ilk an kökünden koparmıştım.’’
Lylah karşılık vermeden yemeğinden yedi. Gemideki bütün adamlardan korkuyordu. Korsanlardan korkmamak için güçlü değil aptal olmak gerekirdi ve kendisi aptal bir insan değildi. Bir sızıcı olsa da dövüşmeyi bilmekten başka yeteneği yoktu ve bu gemideki adamların hepsiyle aynı anda dövüşerek baş edemezdi.
Biraz kısık sesle, ‘’Gemide kadın olmasının uğursuzluk getireceğine inananlardan mısınız? Başım bu yüzden belada mı?’’ diye sordu. Alaric parmağıyla gökyüzünü gösterdiğinde bakışları işaret edilen yere çevrildi. Bir yıldız kayıyordu. ‘’Uğursuzluğun bir yıldızı öldürdü.’’ Sözleriyle mavi bakışlara baktı. Sözleri ciddiydi ama gözlerinin içi alaycı bir gülümsemeyle parlıyordu. Öfkeyle burun kıvırıp yemeğinden bir kaşık ağzına tepti.
Yemeğini sessiz sessiz yemeye devam ederken tayfalardan biri gelip iki büyük tahta maşrapayla rom bırakıp gitmişti. Boğazını yumuşatmak için içtiğinde geminin içinden yükselen neşeli sesleri duydu.
‘’Ho ho ho Heybem dolsun altınla Kılıcım yıkansın kanla Yelkenimi uçursun rüzgar Karnımda bir fıçı rom
Ho ho ho Essin rüzgar, gürlesin deniz Kanatlansın evim, denizleri yaralım Gidelim fersah fersah
Ho ho ho Fıçı fıçı içtik laneti Tuzla mühürledik düşmanın açtığı yarayı Ölüm bile korkar biz korsanlardan Geliyoruz, titresin tüm ruhlar.’’
Korkup korkmamak arasında giderken Alaric içtiği romun maşrapasını kendisine doğru uzatıp gözlerinin içine baktı. ‘’Çeyizin artık benim heybemde.’’ dedikten sonra romunu kafasına dikti. Hepsini içtikten sonra ağzını koluyla silip gökyüzüne doğru bağırdı. ‘’Ho ho ho…’’