MyStoryBölüm 4 / 8

Bölüm 4 / 8

Avşin 3

**AVŞİN**

Gözümü kapatmadan sabahı ettim.

Gece boyunca aşağıdan sesler geldi. Önce Zülküf Ağa'nın sesi yükseldi, sonra bir kapı çarptı. Bir süre sonra Fahriye Hanım'ın terliklerinin taş merdivendeki sesini duydum. Koridorun öbür ucunda bir kapı açıldı ve kapandı. Saat üçe doğru konak sustu. Ben ise yatağın kenarında, tülbentim kucağımda, ezan okunana kadar oturdum.

Ezandan sonra kalktım. Odanın içindeki küçük lavaboda yüzümü yıkadım. Annemin ördüğü saçları çözmedim, sadece tülbendi yeniden bağladım. Açık mavi elbiseyi çıkarıp çantamdan getirdiğim eski pantolonumu ve gri tişörtümü giydim. Aynada kendime baktım. Bir gece önce nikahı kıyılan bir kadına benzemiyordum. Her sabah annemin peşinden bu konağa gelen kıza benziyordum. Belki de bu daha iyiydi.

Mutfağa indiğimde annem çoktan gelmişti. Fırının ateşini yakmış, hamuru teknenin içinde dinlenmeye bırakmıştı. Beni görünce elindeki oklavayı tezgâha koydu ve bana doğru yürüdü. Yüzümü iki elinin arasına aldı. Gözlerime, boynuma, bileklerime baktı. Ne aradığını biliyordum.

“Gelmedi,” dedim.

Annem bir süre bana baktı. Sonra omuzları gevşedi ve gözleri doldu. Beni kendine çekti ve başımı göğsüne bastırdı. Annemin üstünden hamur ve sabun kokusu geliyordu. Çocukken ateşlendiğimde de beni böyle tutardı.

“Gece telefon çaldı,” dedi kulağıma. “Ağa sabaha kadar uyumadı. Haşim'den duydum.”

“Kimdi?”

“Bilmiyorum kızım. Bilmek de istemiyorum.”

Benden ayrıldı ve gözlerini önlüğünün ucuyla sildi. Tam bir şey daha söyleyecekti ki kapıda Fahriye Hanım belirdi.

Üstünde ev elbisesi vardı ama saçlarını yine sıkıca toplamıştı. Gözlerinin altı şişti. O da uyumamıştı. Bana baktı, sonra anneme baktı.

“Sabah sabah ne bu sarmaş dolaş?”

Annem hemen tezgâha döndü. Ben yerimde kaldım.

Fahriye Hanım mutfağın içine girdi. Tezgâhın üstündeki bez yığınından birini aldı ve bana uzattı.

“Gelin hanım,” dedi. Bu iki kelimeyi söylerken sesine bir alay yerleştirmişti. “Bu evde gelinler ilk sabah kaynanalarının elini öper. Ama sen gelin değilsin, bunu ikimiz de biliyoruz. O yüzden elimi öpmene gerek yok. Önce divanhanenin yerlerini sil. Dün akşam molla geldi, misafir oturdu, ayakkabıyla girenler oldu.”

Bezi aldım. Elimdeki bez ıslaktı ve sirke kokuyordu. Fahriye Hanım'ın gözlerine baktım. Kilerde, raflardaki tozu ararken yüzünde gördüğüm o hayal kırıklığı burada da vardı. Benim ağlamamı, itiraz etmemi bekliyordu.

“Peki,” dedim.

Divanhaneye gittim. Minderleri kaldırdım, kilimleri avluya taşıyıp silkeledim. Taş zemini dizlerimin üstünde sildim. Dün akşam oturduğum minderin yanından geçerken durdum. Molla Reşit'in “Kızım, mehrin bir bilezik olsun mu” diye sorduğu andı. Ben o an bir şey istemek istemiştim. Ne istediğimi bilmiyordum ama istemiştim. Sonra Fahriye Hanım'ın yüzüne bakmış ve “Olsun” demiştim.

Bezi kovanın içinde sıktım ve silmeye devam ettim.

Yedide kahvaltı sofrası kuruldu. Annemle birlikte sofrayı avluya bakan büyük odaya taşıdık. Peynirleri, zeytinleri, bal kaymağı tabaklara yerleştirdik. Annem ekmekleri fırından çıkardı. Ben çayları demledim. Annem çay doldururken bana fısıldadı.

“Ağa'nın bardağına az şeker. Fahriye Hanım şekersiz içer. Bertan Bey'in çayı açık olacak, demli sevmez.”

Bunları neden bilmem gerektiğini sormadım. Hizmetçinin kızı olarak bilmem gerektiği için mi, yoksa o adamın karısı olarak mı bilmem gerektiğini sormak istemedim.

Zülküf Ağa önce geldi. Başköşeye oturdu. Bana bakmadı. Gözleri kızarmıştı ve tespihi elindeydi ama çevirmiyordu. Fahriye Hanım onun sağına oturdu. Sonra merdivenden ayak sesleri geldi.

Bertan Bey içeri girdi. Üstünde beyaz bir gömlek vardı. Sakallarını düzeltmişti ama yüzündeki çizikler hâlâ belirgindi. Odaya girer girmez gözleri beni buldu. Elimde çay tepsisi vardı. Bakışı tepsiden yüzüme, yüzümden pantolonuma kaydı. Kaşları çatıldı.

Bir şey söyleyecek sandım. Söylemedi. Babasının soluna oturdu.

Çayları dağıttım. Bertan Bey'in bardağını önüne koyarken eli tepsiye değdi. Elimi geri çektim ve bardak tabağın içinde sallandı. Çaydan birkaç damla taştı.

“Dikkat et,” dedi Fahriye Hanım.

“Önemli değil,” dedi Bertan Bey. Bunu bana söylemedi, annesine söyledi.

Tepsiyi alıp kapının yanına çekildim. Sofrada benim için bir yer yoktu. Zaten oturmayı da beklemiyordum.

Merdivenden bu kez daha hafif ayak sesleri geldi. Kapıda iki küçük kız belirdi.

İkizleri daha önce uzaktan görmüştüm. Annemin yanına geldiğim yıllarda onlar daha kucaktaydı. Rojda Hanım onları kimseye vermezdi. Bir kez bahçede, ikisi kucağında, Zazaca bir ninni söylerken görmüştüm. Sesi çok güzeldi. O gün annem bana “Allah korusun, kadının gözleri hiç durmuyor” demişti ve ben ne demek istediğini anlamamıştım.

Şimdi ikizler kapının eşiğinde, aynı geceliklerle duruyordu. Birinin saçları omuzlarına dökülmüştü, öbürününkiler at kuyruğu yapılmıştı. Yüzleri birbirinin aynıydı ama bakışları değildi.

Saçı açık olan bana baktı ve başını yana eğdi.

“Sen kimsin?”

Cevap vermeden önce Fahriye Hanım'a baktım. Ne demem gerektiğini bilmiyordum.

“Avşin abla,” dedi Fahriye Hanım. “Ayşe'nin kızı. Artık burada kalacak.”

“Bizimle mi?”

“Evde kalacak Delal. Gel otur, kahvaltını yap.”

Delal içeri girdi ve babasının kucağına tırmandı. At kuyruklu olan ise kapıda kaldı. O, Dilan olmalıydı. Beni baştan aşağı süzdü. Dört yaşında bir çocuğun bu kadar uzun süre birine bakabileceğini bilmiyordum.

“Annemin odasında mı yatıyorsun?”

“Hayır,” dedim. “Koridorun öbür ucundaki odada.”

Dilan bir süre düşündü. Sonra sofraya yürüdü, babaannesinin yanına oturdu ve bana sırtını döndü.

Annem tepsiyle portakal suyu getirdi. Bardakları ikizlerin önüne koymam için bana uzattı. Delal'in bardağını koydum. Delal “Teşekkür ederim” dedi ve babasına baktı, doğru söyleyip söylemediğini onaylatmak ister gibi. Bertan Bey kızının saçını okşadı.

Dilan'ın bardağını önüne koyduğum anda Dilan elini uzattı ve bardağı devirdi.

Portakal suyu masa örtüsünün üstüne yayıldı, oradan pantolonuma damladı. Odadaki herkes sustu.

Dilan bana baktı. Yüzünde pişmanlık yoktu. Ne yapacağımı izliyordu.

“Kaza oldu,” dedi Fahriye Hanım ve bana döndü. “Ne duruyorsun? Bez getir.”

Bertan Bey kızına baktı.

“Dilan.”

Dilan babasına dönmedi. Gözünü benden ayırmadı.

Mutfağa gidip bez getirdim. Örtüyü sildim. Annem yeni bir bardak getirdi ve Dilan'ın önüne koydu. Bu kez Dilan bardağa dokunmadı.

Kahvaltının geri kalanında kapının yanında durdum. Zülküf Ağa birkaç lokma yedi ve kalktı. Fahriye Hanım ikizlerin tabağına peynir koydu, Delal'in saçını topladı. Bertan Bey çayını içti ama ekmeğe dokunmadı. İki kez telefonuna baktı. Bir kez ekrana uzun uzun baktı ve parmağıyla bir şey kaydırdı.

Kalkarken yanımdan geçti. Durmadı ama sesini alçaltarak bir şey söyledi.

“Üstünü değiştir.”

Neyi kastettiğini anlamadım. Portakal suyu lekesini mi, yoksa pantolonumu mu? Arkasından baktım. O, kapıdan çıkıp gitti.

**BERTAN**

Hat kesildikten sonra ahizeyi bir süre kulağımda tuttum. Sanki adam yeniden konuşacakmış gibi.

Sonra babama döndüm.

“Kimdi bu?”

Babam tespihini avucunda sıkıyordu. Gözlerini benden kaçırdı ve pencereye döndü.

“Bir serseri. Cahit'in sarhoş masalarından biri.”

“Sana kim verdi bu numarayı dedin. Tanıyorsun.”

“Tanımıyorum.”

“O adam yalan söylüyor dedin. Hangi adam?”

Babam bana döndü. Yüzünde, o güne kadar görmediğim bir şey vardı. Korkuya benziyordu ama babam korkan bir adam değildi. Otuz yıl boyunca Urfa'da önünde eğilmeyen kimseyi görmemiştim.

“Cahit'in ağzından çıkan her söze inanırsan bu evde taş üstünde taş kalmaz Bertan,” dedi. “O adam her masada başka bir yalan söyler. Kızını da bilmem kaç kişiye vereceğini söylemiştir. Sarhoşken söylenen söz söz sayılmaz.”

“Kızını bize ilk kez satmadı dedi.”

Annem arkamdan araya girdi.

“Saçmalık bu oğlum. Bir sarhoşun şakası.”

Anneme döndüm. Elini ağzından indirmişti ama parmakları titriyordu. Bunu saklamak için ellerini önlüğünün ceplerine soktu.

“Ben yatıyorum,” dedi babam. “Sen de yat. Sabah konuşuruz.”

Sabah konuşmayacağımızı ikimiz de biliyorduk. Babam divanhaneden çıktı. Annem bir süre daha durdu, sonra o da çıktı.

Ahizenin yerine taktığım telefon sehpanın üstünde duruyordu. Konağın sabit hattıydı. Babam yeni şeylere güvenmezdi ama bu telefonu ben aldırmıştım ve son arayanların numarasını gösterirdi. Ekrandaki listeye baktım. En üstte, şehir içinden bir sabit hat numarası duruyordu.

Numarayı telefonuma kaydettim.

O gece Avşin'in kapısına geri dönmedim. Kendi odama gittim ve yatağın kenarına oturdum. Rojda'nın tarağı hâlâ şifonyerin üstünde duruyordu. Kırk üç gündür ona dokunmamıştım. O gece de dokunmadım.

Sabah kahvaltıya indiğimde Avşin kapının yanında, elinde çay tepsisiyle duruyordu.

Üstünde eski bir pantolon ve soluk bir tişört vardı. Saçları dün akşamki gibi örülüydü. Elindeki tepsiyi o kadar sıkı tutuyordu ki parmaklarının boğumları beyazlamıştı. Bu evde benim karım olarak kahvaltı ettiği ilk sabahtı ve o, annesinin yanında hizmet ediyordu.

Bunu annemin ayarladığını biliyordum. Bunu ona söyleyebilirdim. Avşin'e “Otur” diyebilirdim. Annem itiraz ederdi. Babam tespihini çevirir ve bana adetlerden bahsederdi. Sofrada bir tartışma çıkardı ve kızlar bu tartışmanın ortasında kalırdı.

Bir de aklım başka yerdeydi. Telefonumdaki numara cebimde ağırlaşıyordu.

Bir şey demedim ve oturdum.

Dilan bardağı devirdiğinde kızıma baktım. Dilan'ın bunu bilerek yaptığını, Avşin'in de bunu bildiğini gördüm. Avşin bez getirdi ve tek kelime etmeden masayı sildi. Kızımın yüzünde, annesinin yüzünde gördüğüm o sertliği gördüm. Rojda iyi olduğu günlerde de inat ederdi. Bir şeyi kabul etmeyeceğine karar verdiğinde hiçbir söz onu ikna edemezdi.

Dilan'ı o sofrada azarlamadım. Azarlarsam Avşin'i bu evde daha da yabancı yapacağımı düşündüm. Belki de bu, kendimi rahatlatmak için bulduğum bir bahaneydi.

Kahvaltıdan sonra çalışma odama çıktım ve numarayı aradım.

Telefon uzun süre çaldı. Sonra uykulu bir erkek sesi açtı.

“Yıldız Gazinosu.”

“Dün gece bu numaradan bir telefon açıldı. Saat on bire doğru.”

“Abi burası gazino. Akşam yüz kişi gelir, yüz kişi gider. Kim aradı, kim konuştu, nereden bileyim?”

“Bertan Koroğlu ben.”

Adam bir süre sustu. Urfa'da Koroğlu adını duyup susan çok insan vardı. Bundan hoşlanmazdım ama işe yaradığını inkâr edemezdim.

“Bertan Bey, kusura bakmayın,” dedi adam. Sesindeki uyku gitmişti. “Telefon tezgâhın arkasında durur. Müşteriler cep telefonu çekmiyor diye bazen bunu kullanır. Dün gece kim kullandı, bakayım, garsona sorayım.”

Bekledim. Telefonun öbür ucunda bir şeyler konuşuldu. Sonra adam yeniden açtı.

“Kasketli bir adammış. Garson yüzünü görmemiş. Ama adam sekiz numaralı masadan kalkmış. O masa dün akşam rezerveliydi.”

“Kimin adına?”

Adam yine sustu.

“Aslan Bey adına,” dedi sonunda. “Ama Nevzat Bey gelmedi. Adamları geldi. Üç dört kişiydiler.”

Teşekkür edip telefonu kapattım.

Nevzat Aslan iki yıldır Urfa'daki her büyük ihalede karşıma çıkıyordu. Belediyenin yeni konut projesi için bu ay herkesle tek tek yemek yiyordu. Benim adım geçmeyen her masaya oturuyordu. Ama bu bir iş meselesi değildi. Adam telefonda ihaleden bahsetmemişti. Bir kızdan bahsetmişti.

Bir de o gülüş vardı. Nerede duyduğumu hâlâ çıkaramıyordum.

Arabama binip Haliliye'deki kahvehanelere gittim. Cahit'i bulmak zor olmadı. Ayşe Hanım'ın kocası sabahları Kel Rıza'nın oturduğu kahvede olurdu. Kahvenin önüne arabayı çektiğimde Cahit dışarıdaki masada, önünde bir çay ve kül tablası, yanındaki iki adamla kâğıt oynuyordu. Masada para vardı. Dün aldığı paradan olduğunu tahmin etmek zor değildi.

Arabadan indim. Cahit beni görünce elindeki kâğıtları masaya bıraktı ve ayağa fırladı. Yanındaki adamlar da kalktı. Kahvenin içindekiler pencereden bize bakmaya başladı.

“Ağam, hayırdır? Bir şey mi oldu? Kız bir şey mi yaptı?”

“Otur,” dedim.

Cahit oturdu. Yanındaki adamlara baktım. İkisi de ağır ağır uzaklaştı. Masaya oturmadım, Cahit'in karşısında ayakta durdum.

“Dün gece konağa bir telefon geldi. Kızını bizden önce birilerine verdiğini söyleyen bir adam aradı.”

Cahit'in yüzündeki gülümseme dondu.

“Yalan,” dedi hemen. “Kim söylediyse yalan söylemiş.”

“Kime söz verdin?”

“Kimseye vermedim Ağam. Valla billa vermedim. Ben kızımı size verdim. Parasını da aldım. Ben kızımı iki kere satacak adam mıyım?”

Bu soruya cevap vermedim. Cahit cevabını yüzümden okudu ve yutkundu.

“Masada ağzından bir şey kaçtı mı?” dedim. “İçtiğin bir gece. Kızımı veririm diye birine söz verdin mi?”

“Ağam, ben içtiğimde ne dediğimi bilmem ki.”

“Nevzat Aslan'ın adamlarıyla aynı masaya oturdun mu hiç?”

Cahit'in eli o an ceketine gitti. İç cebine. Bunu düşünmeden yaptı. Bir şeyin hâlâ orada olup olmadığını kontrol eder gibiydi. Elini cebin içine soktu ve parmakları orada bir süre gezindi. Yüzündeki renk kaçtı.

“Ne arıyorsun?”

“Hiç,” dedi Cahit. Elini cebinden çekti. Ama gözleri bir an avluya, konağa, dün ceketinin önünü düzelttiği yere gitmiş gibi daldı. “Sigaramı. Sigaramı arıyorum.”

Masanın üstünde bir paket sigara duruyordu. İkimiz de pakete baktık.

“Cahit,” dedim. “Bir şey saklıyorsan şimdi söyle. Sonra öğrenirsem bu şehirde sana oturacak bir kahve bile bulamazsın.”

“Saklamıyorum Ağam.” Sesi titriyordu. “Ben sadece borçlu bir adamım. Herkese borcum var. Dün bana yalan söyleyen herif de alacaklılardan biridir. Para kokusunu almış, korkutup koparmak istiyor.”

“Kimdi o?”

“Bilmiyorum.”

Yüzüne uzun süre baktım. Bildiğini biliyordum. Ama Cahit gibi bir adam, benden daha çok korktuğu birini koruyordu. Bir adamın yüzünde o korkuyu daha önce görmüştüm. Bu korkunun sahibini bulmadan bu adamdan gerçeği çıkaramayacaktım.

“Bir daha konağın kapısına gelme,” dedim. “Karına da kızlarına da ihtiyacı olan ne varsa Haşim'e söyle. Haşim getirir.”

Arabaya bindim. Dikiz aynasından baktığımda Cahit hâlâ masada oturuyordu. Elini yeniden ceketinin iç cebine sokmuştu ve cebi ters yüz edecekmiş gibi karıştırıyordu.

O ceketin cebinde ne aradığını bilmiyordum. Ama aradığı şeyi bulamadığı belliydi.

**AVŞİN**

Üstümü değiştirmedim.

Bertan Bey'in bunu neden söylediğini öğlene kadar düşündüm. Belki benim gibi bir kızın bu evin sofrasında eski bir pantolonla dolaşmasından utanmıştı. Belki de karısının hizmetçi gibi göründüğünü sanıp kızmıştı. İkisi de aynı kapıya çıkıyordu. Beni buraya hizmetçi olarak getirenler onlardı.

Öğleden sonra annemle birlikte avluda salça kaynattık. Fahriye Hanım'ın emriyle iki kazan biber getirilmişti. Annem bıçakla biberlerin saplarını ayırıyor, ben onları makineden geçiriyordum. Güneş tepedeydi. Avlunun taşları ayaklarımızın altında yanıyordu.

Dilan ile Delal yukarıdaki pencereden bize bakıyordu. Bir süre sonra Delal aşağı indi. Avlunun kenarında, gölgede durup biberlere baktı.

“Ne yapıyorsunuz?”

“Salça,” dedim.

“Salça biberden mi olur?”

“Bu biberden olur.”

Delal yaklaştı. Makinenin kolunu çevirdiğimi izledi. Sonra elini uzattı.

“Ben de çevirebilir miyim?”

Anneme baktım. Annem başını salladı. Delal'i tezgâhın önündeki tabureye çıkardım. Elini makinenin koluna koydum ve onun elinin üstünden kolu çevirdim. Kolun ucundan biberler ezilerek aşağıdaki leğene akınca Delal güldü. Gülüşü avlunun taşlarında yankılandı.

Yukarıdaki pencereden bir ses geldi.

“Delal!”

Dilan pencereden yarıya kadar eğilmişti. Kaşları çatıktı.

“Gel buraya.”

Delal'in eli makinenin kolunda durdu. Bana, sonra kardeşine baktı. Taburenin üstünden indi.

“Gelmezsem küser,” dedi bana açıklar gibi. Sonra merdivenlere koştu.

Annem biberleri kesmeye devam etti.

“Zamanla alışırlar,” dedi.

“Alışmasınlar,” dedim. “Ben onların annesi değilim.”

Annem bıçağı elinde tutarak bana döndü. Bir şey diyecekti. O sırada hizmetçi kapısının zili çaldı. Haşim kapıyı açmaya gitti. Kapıdan babamın sesi geldi.

Annemin yüzü bembeyaz oldu. Ben elimdeki biberi leğene bıraktım.

“Avşin'i çağır,” diyordu babam. “İki dakika konuşacağım.”

“Bertan Bey'in emri var,” dedi Haşim. “Bu kapıdan içeri girmeyeceksin.”

“İçeri girmeyeceğim. Kızımla konuşacağım. Babasıyım ben.”

Ellerimi önlüğüme sildim ve hizmetçi kapısına yürüdüm. Annem arkamdan kolumu tutmaya çalıştı ama ben kolumu çektim. Babamın bu konağın kapısına gelip beni çağırmasından daha kötü bir şey varsa, o da benim saklanmamdı.

Haşim kapının önünde duruyordu. Babam dışarıdaydı. Sabahki yeni gömlek üstündeydi ama yakası terden kararmıştı. Gözleri kızarmıştı. Beni görünce Haşim'in omzunun üstünden bana uzandı.

“Gel buraya.”

Haşim'in yanından geçtim ve kapının eşiğinde durdum. Daha ileri gitmedim.

“Dün avluda, ben paraları sayarken,” dedi babam. Sesini alçaltmıştı. Bir an Haşim'e baktı. Haşim duymasın diye bana biraz daha eğildi. Ağzından rakı değil, dün gecenin rakısının bıraktığı ekşi bir koku geliyordu. “Cebimden bir şey düştü mü?”

Kalbim göğsümde öyle hızlı attı ki babamın bunu duyacağından korktum.

“Ne gibi?”

“Bir kâğıt. Katlanmış eski bir kâğıt.”

Yüzüne baktım. Babam on sekiz yıl boyunca benim yüzümde aradığını bulmuştu. Korkuyu, utancı, yalanı. Bu sefer ne aradığını bilmiyordu. Ne bulacağını da bilmiyordu.

“Görmedim,” dedim.

Babam bileğimi tuttu. Dünkü morluğun tam üstünden tuttu ve sıktı. Dişlerimi sıktım.

“Avşin. O kâğıt senin elindeyse…”

“Bırak onu.”

Haşim'in sesiydi. Babamın elini bileğimden kendisi çözdü. Babam geri çekildi.

“Bertan Bey söyledi,” dedi Haşim. “Bu kızın kılına dokunan olursa elini kırarım dedi. Git Cahit. Bir daha bu kapıya gelme.”

Babam bana baktı. Sonra Haşim'e baktı. Sonra konağın yukarı katlarına, pencerelere baktı. Gözü bir pencerede kaldı. Hangisi olduğunu görmek için dönmedim.

“Bulursan,” dedi bana, “kimseye gösterme. Duydun mu? Kimseye.”

Arkasını döndü ve gitti.

Haşim kapıyı kapattı ve sürgüyü çekti. Bir süre bana baktı. Bir şey sormak istiyordu. Sormadı.

Avluya döndüğümde annem leğenin başında, eli bıçakta, kıpırdamadan duruyordu.

“Ne istedi?”

“Para,” dedim. Anneme ilk kez yalan söylüyordum.

Akşama kadar biberleri bitirdik. Salçayı tepsilere yayıp avlunun güneş gören tarafına dizdik. Akşam yemeğini annemle mutfakta hazırladım. Sofraya bu kez annem servis yaptı, ben mutfakta bulaşıkları yıkadım. Bertan Bey eve geç geldi. Sesini duydum ama onu görmedim.

Yemekten sonra Fahriye Hanım mutfağa geldi. Bulaşıkların başında durdu ve beni izledi. Bir süre bir şey söylemedi. Sonra konuştu.

“Baban bugün kapıya gelmiş.”

“Evet.”

“Ne istedi?”

Bu soruyu annemden sonra ikinci kez duyuyordum. Elimdeki tabağı durulayıp süzgece koydum. Fahriye Hanım'ın sesindeki merak, annemin sesindeki korkudan farklıydı.

“Para,” dedim.

“Başka bir şey istemedi mi?”

Döndüm ve ona baktım. Ellerimden köpüklü su damlıyordu.

“Ne istemesi gerekiyordu?”

Fahriye Hanım'ın gözleri bir an kısıldı. Sonra yüzüne yeniden o hoşnutsuz ifadeyi yerleştirdi.

“Bu evde soruyu ben sorarım kızım. Sen cevap verirsin.”

Mutfaktan çıktı. Kapı arkasından kapanınca tabağı tutan ellerimin titrediğini fark ettim.

Annem bulaşıkları bitirmemi beklemeden eve gitmek zorundaydı. Zelal ile Rüzgâr evde yalnızdı ve babam o akşam eve erken gelecekti. Hizmetçi kapısında bana sarıldı.

“Kapını kilitle,” dedi kulağıma.

“Neden?”

Annem cevap vermedi. Yüzüme bir kez daha baktı ve gitti.

Mutfağın ışığını kapattım. Konak sessizdi. Yukarıdan yalnızca ikizlerin odasından gelen bir masal kasetinin sesi duyuluyordu. Bir kadının sesi bir şehzadenin hikâyesini anlatıyordu. Bertan Bey'in odasının ışığı kapalıydı. Çalışma odasının kapısının altından ise ince bir ışık sızıyordu.

İkinci kata çıktım ve koridorun sonuna yürüdüm. Taş zemin ayaklarımın altında soğuktu. Odamın kapısının önünde durdum ve kolu çevirdim.

Kapı açılmadı.

Bir kez daha çevirdim. Kol dönüyordu ama kapı yerinden kıpırdamıyordu. Sabah çıkarken kapıyı kilitlememiştim. Anahtar zaten içerideki kilidin üstünde kalmıştı.

Kapıyı birisi içeriden kilitlemişti.

Kulağımı tahtaya dayadım. Önce hiçbir şey duymadım. Sonra odanın içinden bir ses geldi. Dolabın kapağının hafifçe gıcırdayarak açıldığını duydum. Ardından bir fermuarın sesi geldi.

Çantam o dolabın dibindeydi. Çantanın en dibinde de diploma dosyam vardı.

Uygulamada reklamsız oku