MyStoryBölüm 1 / 6

Bölüm 1 / 6

Remz Karanlığa Yazılan

Remz Karanlığa Yazılan

Bölüm
6
Puan
Yeni
Okunma
1

"En büyük lanet bazen tek bir kelimeyi söyleyememektir: 'Özür dilerim.'"

Beril, elindeki taslakları sıkıca kavramış halde patronunun odasına doğru yürüyordu. Adımları hızlıydı ama içindeki kaygı çok daha hızlıydı. Son günlerde her hatada azar işitmeye alışmıştı; yine de her seferinde aynı korku göğsüne oturuyordu.

Kapının önünde durdu. Bir an nefesini topladı. Yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirip kapıyı tıklattı.

“Gel.”

İçeriden gelen sert sesle kapıyı aralayıp içeri girdi.

Akgün masasına eğilmiş, bir şeyler inceliyordu. Başını kaldırıp Beril’e sadece kısa bir bakış attı, sonra tekrar işine döndü. O bakış Beril’e yeterince şey anlatıyordu: canı sıkkındı.

Beril elindeki taslakları sessizce masaya bıraktı ve bir adım geri çekildi.

Akgün dosyaları açtı. Sayfaları hızla çevirdi. Birkaç saniye sonra başını kaldırdı.

“Söyler misin, ben seni neden hâlâ kovmuyorum?”

Beril’in gözleri büyüdü. Ne diyeceğini bilemedi. İçindeki korku boğazına düğümlendi.

Akgün devam etti.

“İstediğim planlama ile önüme koyduğun taslaklar arasındaki farkı anlatmaya kelimeler yetmez.”

Beril’in gözleri doldu ama kendini tutmaya çalıştı.

Akgün sandalyesinden doğruldu.

“Döndüğümde istediğim planlamaları masamda görmek istiyorum. Yoksa seni de burada görmek istemiyorum.”

Beril titreyen sesiyle itiraz etti.

“Ama… istediğiniz malzemeler henüz gelmedi. Planlamayı nasıl yapabilirim?”

Akgün gözlerini kısarak ona baktı. Bakışı keskin ve sabırsızdı.

“Bu benim sorunum değil.”

Beril’in gözlerinden yaşlar süzüldü. Akgün ise çantasını alıp odadan çıktı, arkasına bile bakmadı.

Akgün dışarı çıktığında organizasyon şenliğine doğru yola koyuldu. Kalabalık etkinlik alanına vardığında yüzü daha da gerildi. Gürültü, insanlar ve karmaşa… hepsi onu rahatsız ediyordu. Ama organize ettiği şenliği kontrol etmesi gerekiyordu. Şirketin müdürüydü. Bu tür işlerle pek ilgilenmezdi fakat hatrı sayılır müşterileri için arada bir bu tür incelikler yapmıyor değildi.

Bir süre kalabalığın içinde ilerledi ama sıkışan bedenler ve uğultu onu daha da bunaltınca kenara çekildi. Daha sakin bir alan aradı.

Çadırların biraz gerisinde, nispeten ıssız bir köşe bulduğunda derin bir nefes aldı. Ama yalnızlığı uzun sürmedi.

Yanına yaşlı bir kadın yaklaştı.

Üstü başı dağınık, yüzü yorgun ve sertti. Üzerinden ağır, rahatsız edici idrar ve ölüm gibi bir koku yayılıyordu.

Akgün istemsizce geri çekildi.

Kadın ona baktı ve kısık bir sesle konuştu:

“İnsan etine bürünmüş hayvanlardan tiksinmedin de benden mi tiksindin?”

Akgün gözlerini kısarak kadını baştan aşağı süzdü.

“Burada sizden başka tiksinilecek kimseyi göremiyorum.”

Kadının yüzü gerildi. Bir anda Akgün’ün bileğini yakaladı. Tutuşu beklenenden çok daha güçlüydü.

Akgün bileğini kurtarmaya çalıştı ama başaramadı.

“Ne istiyorsun benden?” dedi dişlerini sıkarak.

“Özür dilemeni.”

Ses çatallı, ürkütücü ve gıcırtılıydı. Ağzından çürümüş dişlerinin kokusu geliyordu. Tırnakları sararmış ve uzamıştı, uzun zamandır kesilmediği belliydi.

“Özür dilemiyorum. Bırak beni moruk!” Dişlerini sıkarak sarf etmişti sözlerini. Durumdan rahatsızlık olduğunu belli etmeye çekiniyordu. Canı yanmaya başlamıştı.

Kadın tutuşunu daha da sıkılaştırdı. Akgün acıyı hissetmeye başlamıştı.

Etrafına baktı, yardım dilenircesine sesini yükseltti.

“İmdat! Polis yokmu biri yardım etsin!”

Huzursuz olmuştu, bir an önce kurtulmalıydı yaşlı kadının hapsinden.

Kadın başını hafifçe eğdi.

“Dur, bağırma. Ne yapabilirimki ben sana? Yaşlıyım ben görmüyor musun” Kadın Akgün'ün gözlerinin içine baktı, orada ufakta olsa merhamet kırıntısı aradı.

O an Akgün’ün gözlerinde öfke ve korku birbirine karıştı.

“Defol yaşlı cadı!”

Tam o sırada kalabalığın içinden bir genç adam hızla geldi ve kadının elini Akgün’ün bileğinden çekti. Ardından birkaç görevli ve polis de yaklaştı.

Kadın geri çekilirken sakin bir sesle konuştu:

“Sadece sohbet ediyorduk.”

Akgün hemen atıldı.

“Ne sohbeti? Beni soymaya çalıştı bu cadı! Götürün onu buradan!”

Polisler kadını dikkatlice alıp uzaklaştırmaya başladı.

Kadın birkaç adım sonra durdu. Akgün’e döndü. Gözleri öfkeyle doluydu.

“Lanet olsun sana!” diye bağırdı. “Dünyan tepe taklak olsun! Attığın her adım çürüsün! Uzandığın her dal kırılsın!”

Ses yükseldikçe hava ağırlaştı. Uzakta gökyüzü karardı, ardından güçlü bir gök gürültüsü duyuldu.

Akgün olduğu yerde irkildi.

Kadın uzaklaştırılırken gök gürültüsü bir an daha yankılandı ve sonra kesildi.

Akgün derin bir nefes almaya çalıştı.

Yanına gelen genç adam omzuna hafifçe dokundu.

“İyi misin?”

Akgün bir adım geri çekildi ama sonra kendini toparladı.

“İyiyim.”

Genç adam gülümseyerek

“Büyütme. Kadın yaşlı, ne dediğini bilmiyor.”

“Teşekkür ederim,” dedi Akgün kısaca.

Adam elini uzatarak

“Ben Kamer.”

Akgün de elini uzattı bende

“Akgün.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“İstersen sana eşlik edebilirim,” dedi Kamer.

Akgün düşünmeden kabul etti. Yaşlı kadın onu çok korkutmuştu. Tek başına kalmak istemiyordu. En azından evine gidene kadar.

Eve döndüğünde hava kararmıştı.

Normalde yalnızlık onu rahatsız etmezdi. Ama bu gece farklıydı. Kadının sözleri zihninin içinde dönüp duruyordu.

O anda dışarıdan gök gürültüsü duyulduğunda

Akgün irkildi.

Işıklar sanki bir an titreşti.

Yatağa girip yorganı üzerine çekti. Gözlerini kapattı ama uyku kolay gelmedi.

Zihninde tek bir soru vardı:

Bu gece sadece bir tesadüf müydü… yoksa gerçekten bir şey mi başlamıştı?

Ve uyandığında hiç bir şeyi bıraktığı gibi bulamayacağını bilse, yine de uyumak istermiydi?

Uygulamada reklamsız oku