MyStoryBölüm 5 / 50

Bölüm 5 / 50

KERESTE GİBİ KIZSINIZ HANIMEFENDİ

Annem masanın baş köşesine oturmuş bizi süzerken biz de birbirimize bakıyorduk. Çünkü az evvel yaşananlar kimsenin tahmin edemeyeceği kadar şaşırtıcıydı. Şöyle ki; ben ayağımı burktuğum halde Mert'in koluna girmiş olay mahalini terk etmeye çalışıyordum ama birden ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim. Sonra yoğun bir talaş ve vernik kokusu doldu burnuma. Anlamadınız değil mi? Daha nasıl anlatayım bilmiyorum ki? Sefa beni kucaklayıp marangozhaneye götürdü diyeyim, varın siz gerisini anlayın işte.

Ben hala kollarımın onun boynuna dolandığını idrak edememişken, kapı ağzından Sermin ablanın sesini duyduk.

Almış eline buz aküsünü "Ay ben bu kadar fena olduğunu bilmiyordum Zeynep. Al annem buz koy ayağına. Len Sefa sen de bir seferde nasıl da kucakladın öyle kızı, helal olsun vallahi." diye mahalleye naklen yayın yaptı. O da yetmedi, biz eve varmadan annemlere haber uçurdu. Vay efendim Zeyno ayağını fena burkmuş, bileğimin halini hiç beğenmemiş, belki kırık bile olabilirmiş. Annemle babam da gelmesin mi marangozhaneye. Bir de orada ballandıra ballandıra anlatıyor, Sefa öyle kucaklamış, böyle kucaklamış. Şimdi annemin neredeyse yarım saattir karşımızda oturup bizi FBI ajanı sıfatıyla kesmesinin sebebi de bu anlayacağınız. "Dakikalardır gözünüzün içine bakıyorum konuşun diye. Acaba ne zaman açacaksınız bayramlık ağzınızı?"

Ananız da olsa bırakmıyor ki Sefa turizmin keyfini sürelim."

Aç karnına olmuyor o dediğin Feride sultan. Haberli de geldik üstelik. Ama bak saat kaç oldu hala bir bardak çay bile yok."

Annemle de ancak Mert böyle konuşurdu zaten.

"Oğlum anan burada yok diye ben seni terlikten mahrum bırakmam, merak etme. Çabuk anlat bakalım ne oldu?" "Vallahi Feride sultan sen kendi kızını daha iyi biliyorsun. Düz taban bile benimle aynı boyda neredeyse ama yine de giyiyor o topukluları. Ha düştü ha düşecek derken bugün burktu ayağını işte. Sıcağı sıcağına anlamadık ama iki adım atınca acısı arttı. Sefa abisi de sağolsun yardımcı oldu."

Annem teyyid etmek için gözlerimin içine bakınca hızlıca kafamı salladım.

"Pekii o Sermin karısının dedikleri neydi öyle?"

Allah dilini büze inşallah Sermin abla.

"Ayol ne olacak? Sen komşunu bizden daha iyi tanırsın. Kattı abartma tozunu şişirdikçe şişirdi meseleyi. Halbuki adam sadece belinden destekleyip dükkana götürdü. Zaten biz de Cemil komiserimi arayacaktık. Sermincell bizden önce davranmış işte."

Annem bir süre daha düşünceli düşünceli oturdu sonra da başka bir şey söylemeden ayaklanıp eve girdi. Benimse burnuma hala o talaşla karışık traş losyonu kokusu geliyordu. Dünyada cenneti yaşamak nedir diye sorsalar, ayağımı burktuğum bu günü anlatırdım. İnanın şu an davul gibi şişip moraran ayağım bile umrumda değil. Ayağımı başka sandalyeye uzatıp dinlendikçe acısını unutuyordum zaten. Benim yaşadığım fiziksel acıdan daha büyük duygularla baş etmem gerekiyordu. Mesela Sefa'nın benim için endişelenmesi ve beni kucaklaması. "Bakın hele şu salağa Allah aşkına. Piştt dünyadan Zeyno'ya. Kızım, alooo kendinde misin? Geldiğimizden beri salak salak sırıtıyorsun, annene bir şey çaktırmayacağız diye göbeğimiz çatladı burada."

Mert beni gündüz düşümden uyandırmayı başarınca masanın üzerindeki plastik saksıyı alıp kafasına fırlattım. Gönül anneme yardım etmek için içeri gitmişti. Elinde çay tepsisi ile çıkınca Mert'in yalancı feryadını duyup aklı gitti zavallının. Bu kızı bunca zamandır ben nasıl görememiştim ulan. Hele bir ayağım düzelsin, ona da yürümeyi öğretecektim.

"Kızım bunun kafası beton gibi. Al bak, saksıyı çatlatmış, yine buna bir şey olmamış."

Gönül aşırı tepki verdiğini farkedip umursamaz görünmeye çalıştı ama Sinan da ben de bir şeylerin farkındaydık.

"Onu bunu boşverin de Feride teyze hakikaten işkillenmiş. Zeynep neden salak salak sırıtıyor diye sordu bana. Bu kızın eline diken batsa ortalığı yıkar, ayağı badılcan gibi olmuş bana mısın demiyor dedi. Vallahi Zeyno sen bu hülyalara odanda dal bebeğim, benden söylemesi." Elimde değildi ki, anlamıyorlardı bir türlü.

"Ama siz de gördünüz. Bu güne kadar muhabbet kurmaya bile çekindiğim adamın kucağındaydım ben ya. Yahu arkadaşlar biz bugün ne yaşadık, ben komaya falan mı girdim, üç aylık ömrüm falan mı kaldı? Bana biriniz bu kadar mutluluğun sebebini açıklasın."

Üçü de yüzüme dehşet bir sahne görmüş gibi bakıyordu. Annem içeriden tekrar Gönül'e seslenince silkelenip kendilerine geldiler. Sinan da kalkıp Gönül'ün peşinden gidince, Mert etrafı kolaçan edip bana iyice yaklaştı.

"Bana bak, aşıksın anladık da abilerinin yanında öyle eriyip bitiyormuş gibi davranmak hiç hoş değil, söyleyeyim."

Az önce kafasına attığım saksı yetmemiş ki ağzının yayını gevşete gevşete konuşuyordu. Ben de elimin tersi ile ağzının üzerine bir tane yapıştırdım. Zaten çok geçmeden babam ilacımı alıp gelmişti. Eee tabii evde dört tane eczacı olunca ayak burkulmasına ne iyi gelir biliyorduk. "Babacım nasıl oldu ayağın?"

Ah canım babam benim. Hala silememiş gözündeki korkuyu.

"Daha iyi babacım ama başım ağrıyor biraz. Mert'in yüzünden ama. Sana zahmet şunu bir tutuklasan."

Babam da iyice yüz göz olmuştu bu çocuklarla, forsu da geçmiyordu ki artık. Sadece ensesine bir tane yapıştırıp "rahat bırak kızımı hergele" demişti. Annem, Gönül ve Sinan nevaleleri getirince epeydir gecikmiş olan öğlen kayıntısını da yapmış olduk. Feride sultan yine döktürmüştü anlayacağınız. Çocukların aileleri uzakta diye her seferinde elinden gelenin en iyisini yapar, ağırlardı onları. Babamın da gelmesiyle Sefa'nın beni kucaklama mevzusunu konuşmadık tabii. Zira babam her ne kadar sümen altı etse de ileride bu meselenin kafasını kurcalayacağını biliyordum.

Önceliği benim iyi olmama vermişti. Belki zamanla unuturdu ama yine de ikimizi yan yana gördüğü her anda aklına geleceğini biliyordum. Çünkü kenef ağızlı Sermin ballandıra ballandıra anlatmıştı mevzuyu. "Eee tabii çocuk keresteleri taşıya taşıya kas yaptı, Zeyno'yu da kedi yavrusu gibi kucaklayıverdi." demişti daha ne olsun. Ne kadar gözlerimi belertsem, sus diye işaret etsem de tınlamadı, verdi mahalleye coşkuyu. Asıl mesele Nahide teyzenin posta koyup gitmesinden sonra bu vukuatın yaşanmasıydı. Şimdi mahalleden inanmayan varsa da Sefa ile aramızda bir şeyler olduğuna inanacak, tesadüfen karşılaşsak bile fısıltılar kulakları sağır edecek kadar artacaktı.

Adımın onunla birlikte anılması başka zaman olsa çok mutlu olacağım bir durumdu. Yani Sefa'nın da bana karşı bir şeyler hissettiğini, mahallenin diğer kızlarına davrandığı gibi sahiplenici davranmadığını bilsem. Eğer ben de bu mahallede yaşayan 13 - 25 yaş arası bekar her genç kız gibiysem açık söyleyeyim bana bu çok pis koyardı. Çocuklar birkaç saat daha oturduktan sonra ayaklandılar. Babam onları bırakmayı teklif etti ama kabul etmediler. Ancak Cemil komserin inadı tuttu mu kimse ayak direyemezdi. Kendi götürmese de mahallenin durağından bir taksi çağırıp üçünü de yerine bırakmasını ve hesabı kendisine kesmesini istedi. Talebenin halinden anlayan bir adamdı babam. Orta okuldan sonra yatılı okuduğu için aileden uzak olmanın ne demek olduğunu en iyi bilenlerden biriydi. Yarın haftanın son günüydü ama benim bu ayakla okula gitmek gibi bir planım yoktu. Şaka maka gece olunca ciddi ciddi zonklamaya başlamıştı. Annemden istediğim buz aküsü ve babamın getirdiği ilaçlarla geceyi bir nebze olsun rahat geçirmeyi umuyordum. Abim de gece geç vakit gelmiş, nasıl olduğuma baktıktan sonra gözü kapalı bir şekilde odasına gitmişti. Meğer cancağızım dün beni okula bıraktıktan sonra acil bir operasyon için çağrılmış ve 36 sattir bir dakika bile gözünü yummamış. Allah'tan bir mani çıkmazsa pazar sabahına kadar deliksiz uyurdu. Baş ucumdaki abajuru yakıp ayağımın altına bir yastık daha koymaya çalışırken kucağımdaki telefonu yere düşürdüm. Aslında niyetim biraz video izleyip ders tekrarı yapmaktı. Kafamı başka türlü dağıtamayacağımı biliyordum. Ancak telefon düşüp yatağın altına doğru gidince sarkıp almam gerekti. Bu kez de ayağımı yastığın üzerinde tutmaya çalıştığım için dengemi kaybettim ve tepe taklak yataktan düştüm. Evin zemini tahta olduğu için hatırı sayılır bir ses çıkardım haliyle.

Annemle babam yatalı epey oluyordu ama bu sese Cemil komiser teşkilatı eve yığardı. Onlar gelmeden toparlanayım derken bu kez de komodinin üzerindeki abajuru düşürdüm. Sırtım kapıya dönük yerde oturuyordum. Kalkmama fırsat kalmadan babam kapıyı aniden açıp sırtımla buluşturdu. Bir acılı feryat da öyle kopardım. Allah'ım bugün benim başıma gelenler zavallı Doly'nin bile başına gelmemiştir kesin. "Kızım aklını mı kaçırdın sen, ne işin var kapının arkasında? Hem o ses neydi?"

Anne bir dur Allah'ını seversen omurgam yerine gelsin iki dakika.

"Ne sesi olacak anne. Manitam camdan girmeye kalktı beceremedi salak. Cama dayadığı merdiven düştü heralde."

Allah'ım babam ciddiye aldı camı açmaya gitti ya rabbim.

"Salak salak konuşma Zeynep. Ne bu halin, doğru düzgün bir şey söyle."

Sırtım cidden sağlam acımıştı. Oturuşumu düzeltip yatağa tutunarak kalktım ve zor da olsa sırtımı başlığa dayadım.

"Müsaade etseniz konuşacağım heralde. Telefonum düşünce alayım dedim, ters hareket yapınca da ben düştüm bu sefer."

Babam hala camdan bahçeye bakıyor, şaka mı?

"Cemil sen de gel Allah'ını seversen. Dalga geçiyor kızın anlamadın mı?"

Babam meseleye yeni uyanmasına rağmen bozuntuya vermedi ve ayağımın altındaki yastıkları düzeltim alnımdan öptükten sonra odadan çıktı. Adam söyleyecek söz dahi bulamamıştı.

"Bak gece gece az kalsın kocamın aklını alıyordun. Seni burada parçalarım Zeyno. Şakası bile hoş değil. Hem sende bi haller var bu ara ama anlayacağım ben yakında, dur sen. Şimdi çok oyalanma da yat zıbar." Allah razı olsun ya. Bir de sen öpseydin, uf mu olmuş benim kızım deseydin. Ama nerede? Her neyse Allah'tan telefonumu almıştım da kaçan uykumu geri getirebilecektim. Ancak ekrandaki bildirimleri görünce yatağımın tam karşısında bulunan aynadan kendime yakışıklı bir nah çektim. Sefa mesaj atmıştı. Ben bu gece biraz zor uyurdum anlayacağınız. SEFA : Nasıl oldun merak ettim. SEFA : İyi misin Zeynep? İki mesaj arasında neredeyse yarım saat vardı ve ben ilkine cevap vermediğim için ikinciyi atmak zorunda hissetmişti. Kelimelerinde bariz merak ve endişe mi vardı yoksa bana mı öyle geliyordu bilmiyorum. Biraz düşünüp ne yazmam gerektiğine karar vermeye çalıştım. Öyle kuru kuru iyim yazıp da bırakmak istemiyordum. Hani bazı mesajlaşmalar ilerler, daha sonra taraflar arasında bir yakınlaşma olur ya. Hani olur da öyle bir şansım varsa kaçırmak istemiyordum. ZEYNEP: Biraz şişti ve morardı ama iyiyim. Hemen çevrim içi oldu. Telefonun başında çaresiz bekliyor muydun sen yiğidim? SEFA: Bana kalırsa bir doktora görünmeliydin. Çatlak falan olabilir. ZEYNEP: Sanmıyorum. Gerekli ilaçları aldım, altına da yükseklik koydum idare ediyorum. SEFA: Canın çok yanıyor mu? Doğru söyle. ZEYNEP: Yanıyor desem ne yapabilirsin ki? Hem zaten iyiyim dedim, merak etme. SEFA: Ne bileyim belki gelir doktora götürürdüm. ZEYNEP: Oldu; babam ve abim de arkamızdan el sallardı artık. ZEYNEP: Onlar da götürmek istedi de gerek olmadığını söyledim. Hem yarın okula gitmeyeceğim. Bir şey olursa yarın da giderim. SEFA: Yarın dükkanın önünden geçmeyeceksin yani? Af buyur? Yani sen yeter ki iste ben sürüne sürüne de geçerim. Demedim tabii, ama demek isterdim. Sefa'm olsun diye diye evrene gönderdiğim mesajlar yerini buldu sanırım. Yoksa bu adamın bana yazdıkları halüsilasyondan başka bir şey olamaz. Bi dakika benim bi yüzümü yastığa gömüp çığlık atmam lazım. Annem bu kez de sese gelirse terlikle vurur ağzıma... BASILDIK

Cuma sabahı abim uyanınca, babamdan her şeyi öğrenmişti. Ayağımı burkmamışım da sanki ayağım kopmuş gibi davranıyordu. Evin içinde bile her yere sırtında gittim düşünün. Adamın bir haftasonu var, yatar dinlenir diye düşünürken adam dinlenmeyi bir tarafa bırakmış benimle ilgilenmişti.

Bir de Sefa mevzusu vardı tabii. Bana yazmadığı dönemlerde abimi arayıp soruyordu. Abim de bu ısrara anlam verememiş ve açık açık sormuştu Sefa'ya. "Birader hayırdır, benim kardeşimi benden fazla merak ediyorsun" demişti. Tabii o karşıdan ne dedi bilmiyorum. Deli gibi merak etsem de soramamıştım bunu abime. Sefa'ya sormaya da çekiniyordum. Çünkü günlük mesajlaşmalarımız nasılsın iyi misinden öteye gitmiyordu.

Gerçi hala neden bana mesaj yazdığını da anlamış değilim. Zira onu kendime bir hayal kahramanı olarak kabul etmiş ve duygularımı öyle yaşamıştım. Sanki başka başka evrenlerde yaşıyor gibiydik.

"Zeyno dışarıdan bir şey istiyor musun abim?"

Aaa Samet bey dışarı çıkacak demek ki. Azıcık nazlansam fena olmaz.

"Dışarıyı istiyorum abi. Çok sıkıldım evde."

Tam kapıdan çıkmak üzereyken durdurmuştu bedenini. Güneş gözlükleri gözündeydi ama burnunun üzerine düşürüp üzerinden baktı.

"Kaşınma abicim. Daha iyileşmedin. Bileğin hala mor, görmüyor musun?"

Yahu morluk dediği de fındık kadar bir şey ha. Sırf beyaz tenli olduğum için morarmıştı o da. Başkası olsa farkedilmezdi bile.

"Abi yemin ediyorum iyiyim ya. Vallahi çatladım sıkıntıdan. Sahile indir beni, bizimkileri de çağıralım bir şeyler yapalım. Zaten birkaç haftaya havalar da soğur."

Bir müddet düşündü. Ölçtü, biçti, sonra da "Hadi hazırlan başımın belası" dedi. Yerimden öyle bir fırladım ki abim telaşlanmaya bile fırsat bulamadı. Basit bir incinme olduğuna, iyi olduğuma artık inanmış olmalıydı. Dolabımı acele ile açıp içinden havaya uygun bir şeyler çıkardım. Saçımı da at kuyruğu toplayıp yüzüme de güneş kremi sürdüm. Hazırlanmam neredeyse beş dakika ancak sürmüştü. Basamakları da hızlıca indiğimi görünce "baş belasısın resmen " dedi.

Baş belası maş belası sonunda istediğimi almıştım ya ona bakacaktık. Seke seke gidip arabasına atladığımda hala arkamdan söyleniyordu.

"Hadi komiseeim hadi. Birlikte bir pazarımız var zaten. Onda da oyalanıp duruyorsun."

Arabada yerine geçip kemerimi bağlamamı söyledikten sonra yola koyuldu. Ben de telefonumu çıkarıp bizimkilerin grubuna girdim.

ZEYNO: Millet ben evden kaçtım. Maltepe sahile iniyorum. Siz de gelin de çay ısmarlatalım Samet komisere. GÖNÜL: Saçlarımı kurutuyorum, yarım saate biter işim. Nerede buluşacağımızı yazın. MERT: Komiserim Waffle da ısmarlarsa ben okeyim. SİNAMEKİ: Oğlum adam devlet memuru. Bu kadar zorlanmaz. Fazla zorladığında neler olduğunu biliyorsun. MERT: Lan ne olmuş arkadaşlarıma yemek ısmarlayıp, hesabı komiserim ödeyecek dediysem? Adam paşalar gibi ödedi. GÖNÜL: Sonra da karakolun tuvaletini temizletti ama. MERT: Sen şimdi neden boktan şakalar yapıyorsun ki Gönül'üm? ZEYNO: Neyse. Herzamanki yere otururuz biz. Siz de fazla geç kalmayın. Uygulamadan sırıtarak çıktığımda abimin gözlerinin üzerimde olduğunu farkettim.

"Neye sırıtıyorsun öyle, hayırdır?"

Gözlerimi devirdim. İlla aşna fişne yapınca mı gülünüyordu?

"Bizimkilerle konuştum da şu Mert'e tuvalet temizletme meselesi gündem oldu, ona gülüyorum. Sen ne sandın?"

Bir çeşit gülümseme vardı yüzünde. Sanki böyle bir şeyleri ima etmek istiyormuş da kendini zor tutuyormuş gibiydi.

"Bilemem artık. Son günlerde bir değişiksin sen. Varsa bir durum bilelim."

O kadar belli mi ediyordum ya? Hep o Sefa yüzündendi. İyice ayarlarımla oynamıştı benim.

"Saçmalama abi. Ne olabilir Allah aşkına?" Evle sahilin arası pek yoktu ama belki başka yerlere de gideriz diye abim arabayla gelmeyi tercih etmişti. Bir de at gibi koşturmama rağmen hala ayağımın ağrıyabileceğini düşünüyordu. Her zaman gittiğimiz kafeye yakın bir yere çekip inmemi bekledi. Havalar hafiften serinlese de hala kafenin bahçesi tıklım tıklım doluydu. Uygun bir yer bakınırken abim gözlüklerini çıkarmış, karizmatik karizmatik bakınıyordu. Kızların bakışları bizim tarafa dönünce kaşlarımı çatıp koluna girdim hemen. Allah muhafaza nazar erdireceklerdi abime. "Gel bak şurada dört kişilik masa boş. İki sandalye ilave ettiririz seninkiler gelince."

Abimi onaylayıp dediği masaya doğru adımladım. Biraz içeri kalıyordu ama sorun değildi. Oturup birer çay söyledikten sonra bizimkilerin gelmesini beklemeye başladık. Abim düşünceli gibiydi. Elindeki telefonda bir ekranı sürekli kaydırıp duruyordu. Birkaç kez seslendim ama beni duymadı. Ben de elimi şıklatıp "Heyyy sana diyorum komiserim. Neler oluyor, bir sıkıntı mı var?" dedim. Gülümseyip telefonunu ekranının üzerine kapattı. Genelde böyle yapardı ama yine de hareketleri işkillendiriyordu.

"Önemli bir şey değil abicim, işle alakalı. Sen takma kafana böyle şeyleri."

Takma demesi kolaydı. Ancak ben onu böyle düşünceli görünce moralim bozuluyordu. "Bence artık manita yapmanın zamanı geldi abicim. Üzerindeki gerginliği başka türlü atamazsın." İçtiği çay az kalsın bouyordu adamı.

"Salak salak konuşma Zeyno. Hem sen nereden biliyorsun manitanın gerginlik aldığını falan?"

Hadi buyur, cevap ver bakalım Zeyno.

"Yanii ne bileyim; dizilerde filmlerde falan hep öyle diyorlar."

İnşallah yer Zeyno. Yoksa senin yıllardır süren gerginliğini Sefa'nın iki mesajının nasıl giderdiğini anlatamazsın.

"Hah işte bizimkiler de geldi."

Vallahi tam yüz metreden görmüştüm geldiklerini. İnsanın paçası tutuşunca gözü de açılıyordu. "Hani kızım neredeler?" Tabii abim göremedi benim gibi.

"Ooo komiserim bir göz doktoruna görünün siz. Nasıl silah veriyorlar size bilmem ki?"

Bizimkiler yaklaşınca onun da görüş alanına girmiş bulundular. Bana "zevzek" diyip garsondan iki sandalye daha istedi. Ancak şansımıza sahile daha yakın kalabalık masalardan biri boşalmıştı. Heyecanla gidip oraya çöktüm. Kendimi otopark mafyası gibi hissetmiştim. Allah'tan emniyette tanıdıklarımız vardı da içeri alınmıyorduk. "Selamün aleyküm Samet komiserim. Saygılar."

Mert elbette içlerinde abimden en fazla çekinendi. Çünkü zevzeklikleri yüzünden abimden çok papara yemişti. Hatta bir keresinde bir gece nezarette bile kaldı salak.

"Aleyküm selam Dert. Siz de hoş geldiniz arkadaşlar, ne içersiniz?"

Bizimkiler abime selam verip birer çay söylediler. Ben onları üç gündür görmemenin heyecanıyla olmadığım zamanlarda okulda dedikodu var mı diye darlarken abimin telefonuna ard arda bildirim gelmeye başladı. Ekrana her baktığında ifadesi daha da çatılıyordu. Bu kez gerçekten emin olmuştum can sıkıcı bir durumun içinde olduğuna. Zaten çok geçmeden de cüzdanından kredi kartını çıkarıp bana verdi ve "benim gitmem gerekiyor çocuklar, siz keyfinize bakın" dedi. Dur, nereye gidiyorsun, ne oldu bile diyemedim. Bir karta bir de hızlıca arabasına binip uzaklaşan abime bakıyordum. Kendime gelip masaya döndüğümde kart yoktu. Kaşlarımı çatıp etrafa bakındım ama bulamadım. Sinan'la göz göze geldiğimizde Mert'i işaret etmişti.

"Lan ibiş yankesiciliğe de mi başladın?"

Sinan benden önce Mert'in ensesine bir tane patlatınca hiç rahatımı bozmadım. Sadece elimi uzatıp bekledim. O da paşa paşa çıkarıp verdi kartı elime. Kafede bir saat kadar daha oturduk. Sonra da sahil boyunca yürümeye karar verdik. Sıra sıra dizili kafelerde herkes kendince bir meselenin kritiğini yapıyordu. Mert ve Gönül birbiri ile didişirken biz de Sinan ile sessizce ilerliyorduk. Sonra birden Mert'in adımları durdu. Sağda ileride bir yere bakıyordu. Üçümüz de onun bakışlarını takip ettik. Ama bu... bu gördüğüm... "Kanka sakin ol. Mutlaka bir açıklaması vardır."

Teselli mi ediyordu bu salak şimdi beni?

"Diyorum ki; teyze kızı falandır en fazla."

Kimden bahsettiğimizi az çok anlamışsınızdır. Önünden geçtiğimiz kafelerden birinde kumral bir afetle oturan Sefa'dan bahsediyoruz elbette. Kumral kızın arkası bize dönüktü ama saç baş pazar gününe rağmen öyle yapılıydı ki; afet olduğu buradan bile belli oluyordu. Gözlerim Sefa'ya kaydı, kız ne anlatıyorsa ilgiyle dinliyordu.

Salak salak yolun ortasında durmuş onları seyrediyorduk. Bunun farkına vardığımda adımlarımı hızlandırdım. Üzerime doğru yürüyen kalabalığı adeta yararak ilerliyordum. Arkamdan seslenmelerini dahi umursamadım. Ne sanmıştım ki? İki mesaj attı, beni merak etti diye onun da bana karşı boş olmadığını mı? Ama iyi oldu. Çok saçma bir rüyadan uyanmış oldum. "Kızım bir dur gözünü seveyim ya. Bacağı kırık it gibi koşturuyorsun. Nefes nefese kaldık yemin ediyorum."

Bana ilk yetişen Mert olmuştu. Ancak burada biraz daha kalmak istemiyordum. hani masallar bir deyişle başlar ya; Az gittim uz gittim der anlatıcı. Dere tepe düz gittim, sonra döndüm baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim. Drup arkamı döndüğümde Sefa ile o kızı hala görebiliyordum düşünün. Oysaki ben şehrin bir ucundan diğerine kadar koşmuş gibi yorgundum.

"Mert lütfen. Gidelim artık buradan."

Benim halimi görünce üstelemedi. Bu sırada Sinan ve Gönül de gelmişti zaten yanımıza.

"Tamam o zaman atlayalım bir taksiye caddeye gidelim. Biraz dolaşır bir şeyler yeriz."

Gönül'ün beni yumuşatma çabasına yanaklarımı zorlayarak tebessüm ettim. Aslında eve gitmeyi tercih ederdim ama onları buraya ben çağırmıştım. El mecbur uydum dediklerine. Taksiye doluşup caddeye kadar sessizce gittik. Aklımda hala Sefa'nın o kızı dikkatle dinlediği görüntüler dönüp duruyordu. Pekala kendi kendime gelin güvey olmuş, yine işkence çeken ben olmuştum ama yediremiyordum bir türlü. Annesinin evlenmesi için baskı yaptığını, durmadan görüşme ayaralamaya çalıştığını duymuştum annemden. Kız kardeşi değildi, bundan emindim. Çünkü Meyra kısa küt salçlı minyon bir kızdı. Benimle yaşıttı ancak o Bursa'da okuyordu. O yüzden birkaç yıldır doğru düzgün görüşemiyorduk. Oysa çocukluğumuz beraber geçmişti.

Mert'e inanmak, kuzeni olduğunu düşünmek istiyordum ama günümüzde bazı ailelerde kuzenler de evlenebiliyordu. Bizimkiler buna kesinlikle karşıydı. O yüzden bizleri kardeş gibi büyütmüşlerdi. Tabii herkesin aile yapısına karışamıyordunuz. Sefa'nın bu görüşmeden memnun kalmamasını beklemekten başka bir dileğim yoktu. Keza bundan memnun kalmazsa bir sonrakinden memnun kalmayacağının garantisi de yoktu. Caddede her zaman geldiğimiz ufak kafe bar tarzı bir yer vardı. Sınıftan bir arkadaşımızın, Süleyman'ın ağabeyi işletiyordu. Nişanlısının yaptığı harika kurabiyelerin yanında Rıza abinin kahveleri, akşam olunca yaptığı şahane kokteyller bu ufak mekanın kök müşterisinin oluşmasına sebep olmuştu.

Müşterilerin çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu mekan, haftada bir gün canlı müzik şöleni yaşatır, yine öğrencilerin sahne almasını sağlayarak harçlıklarını çıkarmalarına yardımcı olurdu. Rıza abi bizi görünce yanımıza kadar geldi. Süleyman da kahve makinasının başındaydı. "Ooo gençler bu ne sürpriz? Hoş geldiniz."

Hep bir ağızdan hoş bulduk dedikten sonra hal hatır sorduk. Rıza abi mutfağa geçtiğinde Süleyman da kısa süre yanımıza uğrayıp işinin başına dönmüştü. "Zeyno iyi misin balım?"

Gönülün sesini duyunca kahvemden başımı kaldırıp ona baktım.

"İyim sanırım."

Mert elini omzuma atıp; "Ben hala makul bir açıklamasının olduğunu düşünüyorum. Kendini olur olmadık şeylere inandırıp üzme boşuna." dedi.

Gönül, onun bu bilmiş tavırlarına histerik şekilde gülüp; "Dedi, pire için yorgan yakan Mert bey." diyerek takıldı. Anladığım kadarıyla mesele neyse Mert bu konu hakkında konuşmak istemiyordu. Selim bana iyice yanaşıp; "Ne oluyor bunların arasında?" diye sorduğunda bilmiyorum der gibi omzumu silktim.

"Burnuma garip kokular geliyor Zeyno."

Sinan'ın duyduğu kokuları ben de duyuyordum ama bir türlü bu meseleye yoğunlaşacak fırsatım olmamıştı. "Akşama bu mesleyi özelden konuşalım." dedim. Neticede akıl akıldan üstündü. Biz kahvelerimizi içerken mekana birden polis baskını oldu. Dört yıldır bir fiil takıldığımız mekanda ilk kez böyle bir şeyle karşılaşıyorduk. Diğper müşteriler gibi biz de ne olduğunu anlamaya çalıştık ancak; polislerden biri çıkıp herkesten teker teker kimlik sorunca rutin bir kontrol olduğunu düşündüm. Ancak işler sandığımız kadar basit değildi. Hem Rıza abiyi, hem Süleyman'ı hem de mekanda içlerinde bizim de bulunduğumuz 14 müşteriyi göz altına aldılar. Bizde pek bir tedirginlik olduğu söylenemezdi. Merkeze gittiğimizde abimin olaya el atacağını biliyorduk ama Rıza abi ve Süleyman'a kelepçe takmış olmaları kafa karıştırıcıydı.

Uygulamada reklamsız oku