Bölüm 5 / 20
5-
BÖLÜM 5: KANLI KADER
1987 yılının ilk ışıkları Diyarbakır’ın üzerine düşerken, köyde muhtarlık seçimlerinin heyecanı iyice tırmanmıştı. Agit, dağıttığı ucuz esrardan kazandığı paralarla ve gençleri arkasına alarak büyük bir nüfuz kazanmıştı. Ancak Doğu’nun bu geleneksel ve muhafazakar yapısında büyük bir engel önünde dikiliyordu: Yaşı yirmibeşi geçmişti ama hâlâ bekârdı.
Köyün yaşlıları ve sözü geçen aileleri kahvehanede açıkça fısıldaşmaya başlamıştı: "Bekâr adamdan muhtar olmaz! Evi, hanımı, düzeni olmayan adam koca köyün mührünü nasıl taşısın?"
Agit bu lafları duydukça hırsından küplere biniyordu. İmajını tamamlamalı, derhal evlenip "saygın bir aile babası" kisvesine bürünmeliydi. Ama kiminle?
Annesi Haco ile yatağa bağımlı babası Ahmo, oğullarının muhtar olma sevdasını görünce akıllarına yine tek bir isim geldi: Zöhre.
Zöhre, kocası Halil tarafından bir başına bırakılmış, kucağında üç yaşındaki kızı Havin ile baba evine sığınmıştı. Ağzı var dili yoktu, çaresizdi. Üstelik Agit onunla evlenirse, hem geçmişteki o utanç ve aşağılanma lekesini tamamen temizleyecek hem de köylünün gözünde "sahipsiz kalmış bir kadına ve yetime kucak açan merhametli muhtar adayı" olarak görülecekti.
Haco, konuyu Agit’e açtığında Agit önce derin bir sessizliğe gömüldü. Mavi gözlerinde sinsi bir hesap yapıldı.
"Gidin isteyin ana," dedi Agit, kısılan sesiyle. "Hem köyün ağzı kapanır hem de o zamanlar yüzüme tüküren Zöhre, şimdi benim kapımda kul köle olur."
Haco ile Ahmo, yılları deviren bir mahcubiyetle tekrar Mala Haydo’nin kapısını çaldılar.
Bu sefer durum bambaşkaydı. Yıllar önce Agit’i ezip geçen Haydo Ağa, kocası Dubai’ye kaçmış, kucağında çocukla kalmış kızının yükünü taşımaktan bıkmıştı. Zöhre ise odanın köşesinde, kızı Havin’i kucağına bastırmış, başı önünde oturuyordu.
"Görürsün Haydo Ağa," dedi Haco. "Agit’im muhtar olacak. Kızın Zöhre’ye de küçük Havin’e de sahip çıkar. Geçmişi unutalım, ocağımız bir olsun."
Haydo Ağa kızına döndü: "Zöhre... Kocan seni terk etti gitti. Çocuğunla tek başınasın. Agit seni ister. Ne dersin?"
Yıllar önce "Ben bu çulsuza varmam!" diye bağıran Zöhre, bu kez çaresizliğin ve yalnızlığın karanlığında boğuluyordu. Halil onu hiç sevmemiş, arkasına bakmadan kaçmıştı. Agit ise köyün en güçlü, en korkulan adamı haline gelmişti. Zöhre başını yavaşça kaldırdı, gözyaşları içinden mırıldandı:
"Kızım Havin için... Siz nasıl derseniz öyle olsun baba."
Böylece sessiz, davulsuz, şatafatsız bir nikah kıyıldı. Zöhre, kızı Havin’i de yanına alarak Agit’in Reşo ailesiyle yaşadığı o kerpiç eve gelin gitti.
Agit, Zöhre ile evlenerek köylünün gözündeki son "eksik" parçayı da tamamlamıştı. Zöhre’ye bir eş gibi değil, sadece evdeki bir hizmetçi ve intikamının yaşayan bir simgesi gibi davranıyordu. Yine de dışarıya karşı "yuvasını kurmuş, dul kadına sahip çıkmış adam" rolünü mükemmel oynadı.
Seçim günü geldiğinde sandıklar açıldı. Agit, rakibi olan yaşlı muhtara ve Ekrem’in desteklediği adaya açık farkla üstünlük sağladı.
Reşo’ların mavi gözlü, bir zamanlar çulsuz diye aşağılanan oğlu Agit, artık köyün Muhtarı olmuştu!
Mührü cebine koyduğu gün kahvehanenin ortasında durdu. Ekrem’in gözlerinin içine bakarak mührü masaya vurdu. Artık köyde kanun da oydu, otorite de. Muhtarlık makamını kullanarak esrar tarlalarını daha rahat gizliyor, jandarma köye gelmeden önce haber alabiliyor, köyün gençlerini ucuz zehirle kendine köle etmeye devam ediyordu.
Aradan aylar geçti...
Agit ile Zöhre’nin bu soğuk ve sevgisiz evliliğinden bir kız çocuğu daha dünyaya geldi. Agit, kendi kanından olan bu minik kıza "Dicle" adını koydu. Agit, Zöhre’yi sevmiyordu belki ama kendi kızı Dicle’yi kucağına aldığında o buz tutmuş mavi gözlerinde ilk kez hafif bir yumuşama belirdi. Kızı Havin ile Dicle, kerpiç evin avlusunda birlikte büyümeye başladılar.
Ancak Agit’in zaferleri ve kurduğu bu karanlık düzen, Reşo ailesinin üzerindeki kara bulutları dağıtmaya yetmedi.
Uzun yıllardır bel fıtığı ve akciğer hastalıklarıyla boğuşan baba Ahmo’nun yüzünde ve boynunda son zamanlarda garip, siyah, iyileşmeyen yaralar çıkmaya başlamıştı. Tarlada yıllarca o amansız Güneydoğu güneşinin altında korunmasız çalışmaktan, vücudu amansız bir hastalığa yenik düşmüştü: Cilt kanseri.
Doktorlar kasabadaki devlet hastanesinde "Çok geç kalınmış, yapacak bir şey yok" diyerek eve gönderdiler Ahmo’yu.
Ahmo’nun vücudunu saran kanser yaraları gün geçtikçe ağırlaştı. Yatakta acılar içinde kıvranıyor, dökülen derileri ve ağrıları yüzünden feryat ediyordu. Agit, esrardan kazandığı paralarla şehirden en pahalı ilaçları getirtti ama çare olmadı. Para, ecelin kapısını kapatmaya yetmiyordu.
Bir kış gecesi, dışarıda dondurucu bir rüzgar eserken baba Ahmo son nefesini verdi.
Evin içini kadınların ağıtları kapladı. Agit, babasının cansız bedeninin başucunda durdu. Yıllarca yokluk çeken, evlatlarını doyurmak için belini büken babası, Agit muhtar olup paraya kavuştuğunda, o paranın hayrını göremeden cilt kanserinden eriyip gitmişti.
Agit, babasının buz gibi olmuş elini tuttu. Mavi gözlerinden sıcak bir damla yaş süzüldü. Bu, Agit’in uzun yıllardır döktüğü ilk gözyaşıydı.
Babasının cenazesini toprağa verdikten sonra Agit, mezarın başında tek başına kaldı. Cebinden muhtarlık mührünü çıkardı, avucunun içinde sıktı.
"Bak baba..." dedi fısıltıyla. "Muhtar oldum, parayı buldum, evlendim... Ama seni kurtaramadım. Bu dünya da bu topraklar da kahpe baba..."
Agit mezarlıktan dönerken artık tamamen değişmişti. Babasının ölümü, içindeki son insani kırıntıları da alıp götürmüştü. Artık sadece köyün muhtarı ve zehir tüccarı değil; kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış, kural tanımaz kaskatı bir adama dönüşmüştü.