MyStoryMyStory
MÜHR-İ  ZAMAN

MÜHR-İ ZAMAN

Fantastik Romance

17 okunma1 bölüm · ~12 dk🌹 Romantik

"Gök gözlü kadın… Gözlerinde huzur bulduğum, mavilerinde kaybolduğum cihanım. Sen benim saadetim, nefesimsin. Hangi diyarda, hangi vakitte olursan ol… Ben seni yine bulurum."

"Vakti gelen her mühür bir gün açılıverir." Dudaklarından dökülen her kelamın bir anlamı varmış. Bazı kelamlar öylesine güçlüymüş ki kaderi baştan yazarmış. Ben o cümleyi ilk duyduğumda yalnızca tebessüm ettim. Çünkü geri döneceğime inanıyordum. Yanılmışım. Kaderin benim için çizdiği yol, bildiğim dünyanın çok uzağındaydı. Ben Yağmur. 21. yüzyılda yaşayan bir doktor. Şimdi ise gözlerimi bilmediğim bir ormanda açmış, 16. yüzyılda yaşayan bir Hekim Hatun'um. Geçmişin içinde kaybolurken önümde yalnızca bir yol vardı. Beni buraya getiren kitabı bulmak ve ait olduğum zamana geri dönmek. Fakat dedim ya kaderin de başka yolları vardı. Ve o kaderde kahvelerinde kaybolduğum bir adam... Şehzade Mustafa. İnsan geleceği bilirken gerçekten yaşayabilir miydi? Geçmişe dokunan bir insan geleceği değiştirebilir miydi? Yoksa kader ne yaparsak yapalım yaşanması gerekeni çoktan mühürlemiş miydi? Bir hekim. Bir şehzade. İki ayrı zaman. Ve açılmayı bekleyen bir mühür... Peki ya aşk... Kaderin yazdığı bir şey miydi Yoksa bazı aşklar zamanı bile değiştirebilir miydi?

#tarihi #fantastik #paralelevren #hekimhatun #şehzadem

İlk 1 bölüm web'de ücretsiz · toplam 1 bölüm

1. Bölüm

IŞIĞIN ARDINDAKİ ZAMAN

Bölüm 1 — Işığın Ardındaki Zaman

Konferans salonunu dolduran alkışlar yavaş yavaş dinerken tebessüm ederek kürsüden indim. Üç gün süren uluslararası tıp semineri nihayet sona ermişti. Yorgundum. Ama içimdeki heyecan, bütün yorgunluğunu bastıracak kadar büyüktü. Belki de uzun zamandır istediğim şeyi bulmuştum.

Elime uzatılan birkaç buketi alırken teşekkür etmeyi ihmal etmemiştim. İnsanlarla kısa sohbetler ederken tek bir amacım vardı lobiye ulaşmak.

Konferans salonunun kapısından çıkmamla lobideki bavuluma ilerledim. Bu gece Manisa'ya geri dönüş yapıyordum. Elimdeki buketleri de yanıma almak istesem bile bavulum ve çantam bana yeterliydi.

Lobideki kıza elimdeki buketleri uzatmamla bana kocaman gülümsedi. "Buradan uçağa geçeceğim de rica etsem siz bunları benim için alabilir misiniz?"

"Çok güzeller." deyip derince bir nefes aldı. "Özellikle lavantalar bukete çok yakışmış."

Mor, mor çiçeklenmiş gerçekten etrafa kokusunu veren lavantaya baktım. Hiç dikkat etmemiştim. "Kesinlikle."

"Ormanların tanrıçası Artemis'in kadim nefesini taşıyan lavanta kokusu, ruhu modern zamanın gürültüsünden koparıp, balta girmemiş çağlarına doğru büyülü bir yolculuğa çıkarıyor."

Kaşlarım çatılırken kızın ne demek istediğini anlamamıştım. Bakışlarını bukettten alıp bana baktı. "Teşekkürler, iyi yolculuklar." demesiyle arkamdan bir ses belirdi.

"Doktor Yağmur Hanım?"

Tebessüm edip arkamı döndüğümde orta yaşlı, takım elbiseli bir adamın bana doğru yürüdüğünü gördüm. Adamın elinde, koyu kahverengi deriyle ciltlenmiş, oldukça eski görünen kalınca bir kitap vardı.

Nefesim hızlandı. Sanırsam olmuştu. Adam karşıma gelirken elindekini bana uzattı. "Uzun zamandır aradığınız eser sonunda elimize ulaştı."

Gözlerim istemsizce büyüdü. Artık ben bile umudu kesmiştim. On altı yaşımda tıp fakültesine başladığımdan beri bu kitabın peşindeydim. Yaşıtlarım üniversite sınavına hazırlanırken ben anatomi atlasları arasında sabahlıyor, laboratuvarlarda, ameliyatlarda saatler geçiriyordum. Ailem de bu yüzden eğitimime her zaman büyük önem vermişti.

Ailem kariyerime cerrahlıktan devam etmem konusunda yıllarca ısrar etmişti. Ben ise yönümü Anadolu'nun şifalı bitkilerine çevirmiştim. Akademik çalışmalarımı etnobotanik üzerine yapmış, ardından fitoterapi sertifikası almıştım.

Şimdi ise annemin beni sürgün yeri olarak gönderdiği Manisa'da küçük bir ilçede aile hekimiydim.

"Gerçekten mi?" deyip kitabı yavaşça kendi elime aldım. "Osmanlı hekimlerinin hazırladığı en nadir yazmalardan biri olduğu söyleniyor."

Parmaklarım yıpranmış deri kapağın üzerinde gezdirirken heyecanımı gizleyemiyordum.

"İnanamıyorum... Çok teşekkür ederim."

"Rica ederim. İşinize yarayacağını umuyorum." Dudağımı ısısırken elimdeki tarihi esere bakıyordum. "Yaramaz olur mu!"

Adam kafa selamı verip benden uzaklaşırken bir anda geri döndü."Rivayet odur ki bu yazma, sahibini kendi seçermiş."

Gülümsedim. Bugün insanlar bir garipti. "Kitapların da sahibi seçtiğine ilk kez şahit oluyorum." dememle adamın çoktan yürümeye başladığını farkettim.

Kitap elimde parlarken merakıma yenik düşük kitabın cildini çıkarmamla büyük bir gök gürültüsü duyuldu.

Korkmuştum. Elimdeki kitabı geri cildine koyup kol çantama özenle koydum. Elimi bavuluma atıp çıkışa ilerledim.

Kapılar açıldığı anda sağanak yağmur adeta gökyüzünden boşanırcasına inmeye başladı.

"Harika..." diye söylenirken kendi kendime bavulumu çekip otelin önüne gelen ilk taksiye atladım.

Bugün şanslıydım ya. Yağmuru seven bir insandım aslında.

"Havalimanına, lütfen." dememle şoför başını salladı. "Elbette hanımefendi."

Arabanın hareket etmesiyle derin bir nefes verdim. Yağmur damlaları camlara hızla vuruyor, silecekler yetişmekte zorlanıyordu.

Taksi ağır ağır ilerlemeye başladı. Dakikalar sonra neredeyse tamamen durmuştuk. Önlerinde uzayıp giden kırmızı fren lambaları dikkati çekiyordu.

Şoför dikiz aynasından bakıp gülümsedi. "Yağmur bastırınca İstanbul yine kilitlendi."

Orta yaşlı adama hafifçe gülümsedim. "Anlaşılan uçağa yetişmek biraz zor olacak."

"İsterseniz ilerdeki sapaktan giden bir orman yolu var oradan gidebiliriz."

Camdan dışarı baktım, trafik akmıyor yağmurun ise durmaya niyeti yok gibiydi. "Olur."

Sanki bu cümle dudaklarından bağımsız bir şekilde dökülürken taksici bir kaç hamle yaparak sağ şerite geçip bahsettiği yol ayrımına yönelirken kafamı cama yasladım.

Yağmur damlaları camdan aşağı süzülüyor, gri gökyüzü şehrin üzerine ağır bir sessizlik bırakıyordu.

Sıkıntıyla iç geçirdim. Sonra aklıma çantamdaki kitap gelirken heyecanla çantamı kucağıma aldım.

Eski yazmayı yeniden çıkardım. Bu kez daha dikkatli incelemeye başladım.

Kalın, sararmış sayfaların üzerine özenle çizilmiş bitkiler...Kurutulmuş otların tasvirleri, merhem tarifleri...

El yazısıyla hazırlanmış tedavi notları...Hatta ilkel cerrahi müdahaleleri gösteren ince çizimler... Çok ilginçti sanki bu döneme ait malzemelerdi. Bunun yanı sıra müdahaler de öyleydi.

Sayfalar adeta yaşayan bir tarihti.

Her sayfada birbirinden farklı bitkiler, Osmanlı hekimlerinin düştüğü küçük notlar...

Bitkilerin yanında çizilmiş ayrıntılı resimler... Bazı şeyleri zaman bile değiştirmiyordu.

İlk dönem cerrahi müdahaleleri anlatan minyatürler... O dönem bunlar biliniyor muydu?

Sanki yüzyıllar öncesinden biri benimle konuşuyordu. Sayfaları çevirdikçe merakım daha da büyüyordu.

Tam o sırada radyodan spikerin sesi duyuldu. "...Bugün gerçekleşecek tam güneş tutulması nedeniyle uzmanlar vatandaşların gökyüzüne koruyucu gözlük olmadan bakmamaları konusunda uyarıyor..."

Bakışlarımız şoförle dikiz aynasında kısa bir bakışma yaşarken tebessüm ederek radyonun sesini biraz kıstı.

Dışarıdaki yağmur daha da şiddetlenmişti. Gökdelenler kaybolurken geri kitaba döndüm.

Sayfaları hızla çevirmeye devam ederken son sayfaya geldiğimde elim bir anda durdu.

Diğer sayfalardan farklıydı. Sadece tek bir cümle vardı.

Siyah mürekkeple yazılmış, yıllara meydan okuyan tek bir cümle...

Kaşlarım çatılırken parmaklarım kelimenin üstünde dolandı. Osmanlıca harfler...

Kendi kendine fısıldar gibi okumaya başladım. Anlamını anlamasam bile. Cümleyi tamamladığım anda gökyüzünü yaran bembeyaz bir ışık taksinin üzerine düştü.

Her yer bir anda gündüzden daha aydınlık oldu. Gözlerim kendiliğinden kapanırken çığlık attım.

"Şoför bey! Ne oluyor?" Direksiyon bir anda sağa sola savrulurken elimle tutulmaya çalıştım. Fren sesi ve lastiklerin çığlığı birbirine karıştı.

Kulakları sağır eden bir uğultu ve ardından mutlak karanlık.

---

Başının içinde zonklayan dayanılmaz bir ağrıyla gözlerimi araladım. Gözlerime değen olağanüstü bir güneş akımı varken elimle siper yaptım.

"Neredeyim ben..." Deyip etrafıma bakmamla nefesim kesildi. Etrafımda ne asfalt vardı, ne araba, ne de şoför...

Ucu görünmeyen yemyeşil ağaçlar, kuş sesleri ve nemli toprak kokusu... Ve bir ağacın tam önünde yerde olan ben.

Şaşkınlık içinde etrafa bakındım. 'Bu... imkansız." derken hatırlamaya çalıştım.

Konferans, taksi, kitap ve gözlerimi kör eden bembeyaz ışık...

Gerisi yoktu. Tamam orman yoluna sapmıştık ama buraya nasıl gelmişti adam neredeydi? Hemen dikkatlice üstüme, bedenime baktım ama bir anormallik yoktu.

Refleksle montumun cebine uzandım. Telefonum hala yanımdaydı. İçime su serpilmişti. Ekranı açmaya çalıştım. Siyah... Güç tuşuna tekrar bastım. Bu kez ekran açıldı ama şebeke tamamen yoktu. Saat 17.45' de donup kalmıştı. Birkaç kez telefonu havaya kaldırıp etrafımda döndüm. "Haydi,bir diş bile mi çekmez?" diye söylenirken boğazıma bir düğüm oturdu. İçimde ilk kez gerçek bir korku filizlenmeye başlamıştı.

Yan tarafımda yere düşmüş çantamı farkederken uzanıp aldım. Eski kitap da birkaç adım ötesindeydi. Onu da görmemle derin bir nefes aldım. Tamam sorun yoktu.

Kitabı dikkatlice alıp çantama koyduğum sırada üzerime bir gölge düştü. Derin ve otoriter bir ses duyuldu. "Kimsin sen?"

Karşımda siyah, heybetli bir atın üzerinde oturan genç bir adam vardı. Güneşte bronzlaşmış yüzü, keskin çenesi ve dimdik duruşu ilk bakışta dikkat çekiyordu. Üzerindeki kıyafetler sıradan değildi; işlemeli kaftanı, elimde tuttuğu yay ve omzundan dökülen pelerini onu sanki yüzyıllar öncesinden çıkıp gelmiş bir savaşçı gibi gösteriyordu.

Donup kaldım. Bir dizi setinin içine falan mı düşmüştüm? Olabilirdi. Yoksa bu adamın bu kostümünün başka açıklaması yoktu.

Adam bu kez daha sert bir sesle tekrarladı. "İşitmiyor musun? Kimsin sen? Bu ormadan ne ararsın?"

Dudaklarımı araladım. "Ben... ben..."

Devamı gelmedi. Çünkü bende bilmiyordum. Buraya nasıl geldiğimı? Buranın neresi olduğunu? İstanbul'un hangi ormanı böyle görünürdü ki?

Tam yeniden konuşmaya hazırlanıyordum ki... Vın!

Bir ok, yüzümün birkaç santimetre yanından geçerek arkamdaki ağaca saplandı.

Öyle bir çığlık attım ki sesi bütün ormanda yankılandı. Refleksle iki elimle yüzümü kapattım."Ne oluyor be!"

Sonrası birkaç nefeslik zamanın içine sığacak kadar hızlı gelişti. Atlı adam çevresine keskin bir bakış atıp bana seslendi. "Çabuk! Ayağa kalk!"

Sesindeki emir tartışmaya yer bırakmıyordu. Sanki o sesi bekliyormuşum gibi çantamı omzuma taktığım gibi yerimden fırladım. Adam atın üzerinden eğilip elini bana uzattı.

Bir an bile düşünmeden o eli tutmamla güçlü bir hareketle beni yukarı çekti. Kendimi bir anda atın üzerinde bulurken gözlerim yuvalarını terk edecek gibiydi.

Daha ne olduğunu anlayamadan at şahlandı. Ve ormanın derinliklerine doğru dört nala koşmaya başladı. "Bu ne saçmalık!"

Rüzgâr saçlarımı savururken korkuyla sağa sola baktım. Tutunabileceğim tek şey, önümdeki yabancı adamdı.

İki kolumla ona sıkıca sarıldım. "Korkma düşürmem seni!" Tanımadığım bu adamın kurduğu bu cümle garip bir şekilde güven vermişti.

Tam o sırada arkamızdan ikinci bir ok havayı yararak geçti. İrkilip yüzümü adamın sırtına gömdüm. Ne oluyordu?

At, ağaçların arasında hızlıca hareket ederken kalbim ne zaman böyle atmıştı bilmiyorum. Arkamızdan gelen nal sesleri duyulurken ilerdeki açıklığa gidiyor gibiydik.

At hızlıca oraya doğru ilerlerken bir anda şaha kalkmasıyla bir çığlık daha atmıştım bu kaçıncı çığlığımdı bugün.

Adam atı çevik bir hızla geri döndürürken neden durduğumuzu anlamıştım. Aşağısı bir uçurumdu şelalenin sesi ise kulaklarıma doluyordu.

At bir sağa bir sola dönerken kollarımı istemsizce biraz gevşettim. Göğsüm deli gibi inip kalkıyordu. Arkamızdan gelen nal sesleri ise gitgide yaklaşıyordu.

Birkaç saniye sonra yabancı adam dizginleri sertçe çekti. At ön ayaklarını havaya kaldırarak kişnedi. Daha ben ne olduğunu anlayamadan adam çevik bir hareketle yere indi.

Ardından elini bana uzattı."Çabuk.İn!"

İlk kez ata binmiş olsam bile sanki yılların tecrübesini bir anda yaşıyordum. Tereddüt etmeden elini tuttum.

Beni tek hamlede aşağı indirdi. Çok güçlüydü. Ve uzun boylu olduğu kadar heybetli. İlk kez tam karşı karşıyaydık. Boyum omzunda bitiyordu.

Gözleri kahverengiydi ama çok farklı bakıyordu. Ben daha ona bakmaya devam edecek haldeyken elimi bıraktığı gibi siyah atın alnını usulca okşadı.

"Göster kendini, Karayel." dedi alçak bir sesle. "Haydi adamlarıma yolu sen göster."

At sanki söylenenleri anlamış gibi başını salladı. Atın dizginleri çözüp hayvanın sağrısına hafifçe vururken pür dikkat onu seyrediyordum.

Karayel sahibinin sözü bitmesiyle ormanın içine doğru dört nala koşmaya başladı. Şaşkınlıkla peşinden baktım.

Adam bana döndü. Sanki hayal görüyor gibi gözlerimi açıp kapadım. Ama hala tarihi diziden fırlamış adam tam karşımdaydı.

"Koşacağız." demesiyle kaşlarım çatıldı. "Ne?"

"Neyini anlamadın hatun koşacağız derim!" derken sağa sola bakmayı ihmal etmiyordu.

Hatun, adam kendini tarihi döneme çok iyi kaptırmıştı. Başrol oynamayı hak ediyordu.

Sinirle bir adım önüne geçtim. "Sen ne saçmalıyorsun? Peşimizdekiler kim? Bize neden ok atıyorlar? Ok ne alaka kaçıncı yüz..."

Sorularımın sonu yine yarım kaldı. Vıın!

Bir ok daha havayı yararak tam yanımızdan geçti. Adam refleksle kolumdan çekip beni arkasına aldı.

Tam önümde dimdik duruyordu. Eğilip bakmadığım sürece göremezdim.

Ormanın içinden dört atlı çıktı. Üçünün elinde kılıç vardı. En öndekinin yayı gergindi.

Onların kıyafetleri de pelerinli garip bir kıyafetti. Yüzlerini siyah bezlerle gizlemişlerdi. Sanki buraya ait olmayan bir kişi vardı o da ben.

Yabancı adam sert bir sesle konuştu. "Kimsiniz siz? Kime kılıç kaldırdığınızın farkında mısınız?"

Sahi bu tarihi başrol kimdi?

Atlılardan biri alaycı bir kahkaha attı. Atından inip bize doğru gelirlerken yabancı adam tek bir adım bile geriye gitmedi.

Ben zaten şu anlık hareket edecek bir durumda değil gibiydim. Yabancı adamın pelerini tutundum.

"Farkındayız elbet." Bir diğeri kılıcını yavaşça çekti. "Bugün av diye çıktın." deyip yanındaki adamlara baktı.

"Lakin av olan sensin Şehzade Mustafa!"

Sanki sesi bütün ormanda yankılandı. Kalbim sanki bir an durdu.

Şehzade...Mustafa... Hayır...

Beynimde aynı isim tekrar tekrar yankılanıyordu. "Şehzade Mustafa..."

Ellerim pelerini bırakırken bir adım geriye çekildim. Saçmalıktı. Hayal dünyamın bana kurguladığı bir rüya desem yakın zamanda hiç tarihi dizi film seyretmemiştim ki.

"Ne saçmalıyorsunuz siz?" dedim öfkeyle. Yabancı adamın da yüzleri maskeli adamların da bakışları bana düştü.

"Bakın hepinizi tebrik ediyorum. Mükemmel oyunculuk sergiliyorsunuz. Hangi prodüksiyon bu? Ama bakın ben böyle bir dizide oynamıyorum!" deyip sağa sola bakmaya başladım.

"Kameralar nerede? Yönetmen kestik der misin artık?" Hepsi bana uzaylı görmüş gibi bakarken sinirle saçlarımı geriye attım.

Birisi benim dediğimi tekrarladı. "Gamora.. Ne diyor bu hatun!"

"Birincisi kamera ikincisi ben gerçekten..." Tam sözüm biterken yine bir ok bırakıldı.

Bu kez ok çok daha yakından gelmişti. Yabancı adam önüme atladı. Aynı anda yüzü acıyla gerilirken omuzlarımdan tutundu.

Ellerim refleksle kollarına destek verirken boğuk bir nefes verdi. Omzuna saplanan oku o an fark ettim.

Dudaklarım titremeye başlarken gözlerim büyüdü. Kaftanının koyu kumaşı birkaç saniye içinde kana bulanmaya başlamıştı.

"Sen... Sen vuruldun!"

İstemsizce bir adım daha ona yaklaştım. Nefesi yüzüme vuruyordu. Elimi teki okun uç kısmına gitti. Elim kana bulandı.

"Yaralandın!" Gerçek miydi bütün bu olanlar? Derin bir nefes alırken kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum.

Yabancı adam dişlerini sıktı. "Bir şeyim yok."

Ama vardı. Çok kanaması yoktu. Ama vurulmuştu. Hem de okla 21 yüzyılda. Dehşet vericiydi.

Karşıdaki adamlardan biri yüksek sesle güldü. "Şehzade'm..."

Sesindeki alay insanın kanını donduruyordu. Hem o da Şehzadem demeye devam mı ediyordu?

Yabancı adam sanki bir şey olmamış gibi adama döndü. "Birazdan adamlarım burada olur. Vaktiniz varken kaçın."

Bu ne diyordu be! Gözlerim sırtındaki oka takıldı. O hiç tanımadığı benim için mi atlamıştı bu okun önüne?

Adamlardan biri öne çıktı. "Birazdan adamların yetişse de yetişmese de fark etmez." deyip kılıcını havaya kaldırdı.

"Ecelin olmaya geldik Şehzade Mustafa."

Yabancı adam sanki ok yememiş gibi bana hızlı bir bakış atıp öne doğru bir adım attı. "Kim kimin eceli olur. Pek yakında görürüz."

Sağ elini arkaya attı. Bir an... İkinci kez yokladı. Onun hareketlerini takip ediyordum. Oku mu bitmişti?

Karşı taraftakiler bunu fark etmişti de okunun olmamasına ben niye bu kadar şaşırmıştım. Orası daha acayipti.

İçlerinden biri kahkahayı bastı. "Ne oldu Şehzade kılıcın yok okun da bitti mi?"

Bir diğeri yayına yeni bir ok yerleştirdi. "O vakit işimiz daha da kolay."

Şehzade Mustafa çevresine bir kez daha baktı. Sonra başını hafifçe bana çevirdi. Sesi ilk kez yumuşamıştı.

"Arkamda kal." Sanki başka yaptığım bir şey varmış gibi. Reflekslerim bile adapte olamamış doğru düzgün tepki veremiyordum.

O an...Sebebini bilmediğim bir şekilde gözlerim yeniden omzundaki kana kaydı.

Elime baktım. Parmaklarım kıpkırmızıydı. Titreyerek burnuma götürdüm. Demir kokusu... Gerçek kandı. Boğazım düğümlendi. Neler oluyordu?

Elini bana doğru uzattı. Ellerim titrerken hiç düşünmeden tuttum.Neden yaptığımı bilmiyordum. Belki de ona güveniyordum. Garip bir şekilde.

"Yüzme bilir misin?" Yan yana el eleleydik. Sıcacıktı. Kan kaybetmesine rağmen.

Şaşkınlıkla yüzüne baktım. "Ne?"

Cevap vermedi. Önce uçuruma baktı. Sonra peşimizdeki adamlara ve son kez bana.

Aklımda tek bir senaryo belirirken gözlerim kocaman oldu. Parmaklarını elimin etrafında biraz daha sıktı. "Sonun geldi Şehzade Mustafa buradan çıkış yok."

Bir sonraki saniye beni de beraberinde çekerek kendini boşluğa bıraktı. "Hayıııır!"

Çığlığım şelalenin uğultusuna karışırken birlikte uçuruma doğru düşmeye başlamıştık... Artık uyanmalıydım. Zaten bazen insan rüyadan uçurumdan düşecek gibi uyanmaz mıydı kesin rüyaydı.

Şehzade Mustafa'ymış....

Bölümler