Bölüm 3 / 3
HAREMİN İLK KAPISI
Güneş ışıkları pencerenin ince kafeslerinden süzülerek odanın ahşap zeminine altın sarısı desenler bırakıyordu.Belimdeki sızıyla hafifçe gerindim. "...Ah..."
Göz kapaklarım ağır ağır aralanırken ilk gördüğüm şey tavandaki oyma ceviz ağacı işlemeleriydi. Birkaç saniye öylece tavana baktım. Sonra yavaşça başımı çevirdim.
İpek perdeler, duvarın dibinde duran işlemeli bir bakır ibrik, sedef kakmalı küçük bir rahle ve üzerinde yattığım sedir....
Yüzümdeki ifade yavaş yavaş değişti. "Yok canım." Gözlerimi sıkıca kapattım. "Rüya..."
Derin nefes aldım. Olamazdı. "Rüya..." diye kendimi tekrarladım. Sonra çocuk gibi saymaya başladım. "Bir, iki...on."
Gözlerimi yeniden açtım. Ama aynı tavan, aynı oda ve aynı sedirde yatmaktaydım. "Aaa!"
İki elimle saçlarımı çekiştirirken küçük odada sesim yankılandı. "Bu kabus neden bitmiyor?"
Dün gece yaşananlar zihnimde tek tek canlanmaya başladı. Orman, ok, uçurum şelale ve Şehzade Mustafa...
Kafamı deli gibi iki yana salladım. 'Şimdi inandın mı?' cümlesi beynimde yankılanırken son anda gördüğüm kahverengi gözleri aklıma geldi. İlk defa bana farklı bakmıştı.
Bir anda doğruldum.Üzerime baktım. Kot pantolonum hâlâ üzerimdeydi. Çamur olmuştu. Trençkotum yırtılmıştı. Ayakkabılarımın halı içler acısıydı.
Demek gerçekten... Kapı bir anda gıcırdayarak açıldı. Başımı çevirdim.
Kapının eşiğinde rengârenk giyinmiş bir adam durmuştu. Üzerinde zümrüt yeşili uzun bir kaftan vardı. Kaftanın yakaları altın sırmalarla işlenmişti. Belindeki kuşağın arasına küçük bir tespih sıkıştırılmıştı. Başında kat kat sarılmış, koyu kırmızı kavuk benzeri bir serpuş duruyordu. İnce kıvrılmış bıyıkları ve sürekli hareket eden kaşları yüzüne hem sert hem de komik bir ifade katıyordu.
Adam beni görünce olduğu yerde dondu. Ben de onu görünce donup kaldım. Birkaç saniye birbirimize baktık.
Adam önce elini göğsüne götürdü. "Bismillahirrahmanirrahîm..." deyip sonra gözlerini iyice açtı. "Yarabbi..."
Bana doğru eğildi. "Bu ne tiptir böyle?"
Ben hâlâ tek kelime edemiyordum. Bu bildiğiniz harem ağası gibi bir şeydi. Her adımım biraz daha beni kendi dünyamdam soyutluyordu.
Adam kaşlarını öyle bir çattı ki sanki baştan aşağı beni tartıyordu. Çamur içindeki kot pantolonum, yırtılmış trençkotum, dağılmış saçlarım...
Dilini damağına vurdu. "Vah ki ne vahh!"
Sedirin üstünde bomboş ona bakıyordum. "Vallahi tillahi bir an uyanmayınca öldün sandım hatun."
Elimi yanağına koyup düşündü. "Bu böyle olmaz. Haydi düş peşime."
Arkasını dönüp yürümeye başladı. Sabah sabah başlamıştı. Ben ise birkaç saniye daha olduğum yerde kalakaldım.
Derin bir nefes aldım. "Tamam Yağmur sakin ol. Nerede olduğumuzdan emin olmam lazım. Dizi de değilsin. Çekim olamaz. Rüya hiç değil çoktan uyanmam lazım."
Bir anda; "Beni daha fazla bekletmeyesin hatun." Cümlesiyle ayağa kalkıp peşine düştüm.
Kendi kendime fısıldadım. "Panik yok." Gerçi panik olmaması gereken bütün sınırlar çoktan aşılmıştı.
Kapının eşiğini geçtiğim anda önümde uzayıp giden taş döşeli koridorla karşılaştım. Duvarlar iri kesme taşlardan örülmüştü.
Taşların arasına yılların bıraktığı ince çatlaklar işlemişti. Tavanı taşıyan kalın sedir kirişlerinden reçine kokusu yükseliyordu.
Gözlerim sanki hiç bir ayrıntıyı kaçırmak istemez gibi dikkatlice etrafı tarıyordu. Duvarlarda pirinç şamdanlar asılıydı.
İçlerinde yanan mumlar, sabah güneşine rağmen loş koridoru sıcak bir ışıkla aydınlatıyordu.
Yer yer duvarlara işlenmiş mavi ve lacivert çiniler gözüme çarpıyordu. Çok güçlü bir prodüksiyondu. Bu kadarı yalan olamazdı.
Ayaklarımın altında uzanan taş zemine bastıkça hafif yankılar oluşuyordu. Önümdeki adam hiç durmadan ilerliyordu.
Bir eliyle kaftanını topluyor, diğer eliyle önüne çıkanlara talimat yağdırıyordu. "Bre kız!"
Yanından geçen iki genç cariyeye seslendi. "Şu bakır sinileri parlatasınız!"
Bir adım daha attı. "Sen..." Elindeki süpürgeyle oyalanan kıza döndü. "Taşlığı daha yeni süpürmüş gibi görünür mü bu? Bir daha süpüresin!"
Bir başka taraftan geçen yaşlı kadına seslendi. "Helvahaneye haber edesin. Şehzademizin sofrası gecikmeye!"
Koridor boyunca herkes telaş içinde sağa sola koşuyordu. Kimisi bakır kazan taşıyor, kimisi katlanmış ipek kumaşlar, kimisi gül suyu dolu işlemeli ibrikleri...
Hiç kimse boş durmuyordu. Koridor yavaş yavaş genişledi. Sonra bir kemerin altından geçmemizle önümde bambaşka bir dünya açıldı.
Nefesim istemsizce kesildi. Ortada geniş, açık bir taşlık vardı.
Bembeyaz mermer taşlarla döşenmiş avlunun tam ortasında sekizgen mermer bir şadırvan yükseliyordu.
Şadırvandan akan suyun sesi bütün avluya huzur veren bir ahenk yayıyordu. Şadırvanın etrafında iri saksılar içine dikilmiş gül ağaçları vardı.
Bazıları beyaz, bazıları koyu kırmızı, bazıları ise pembe tomurcuklarla doluydu.
Bir köşede yaseminler taş duvarlara sarılmıştı. Rüzgâr estikçe mis gibi kokuları avluya yayılıyordu.
Sağ tarafta uzun revaklar uzanıyordu. Revakların altındaki sedirlerde oturan genç kızlar nakış işliyor, kimi sessizce konuşuyor, kimi ise önündeki ipek kumaşları katlıyordu.
Hepsinin üzerinde birbirinden farklı renklerde entariler vardı. Lal, Zümrüt, safran...
Başlarındaki ince tül örtüler sabah rüzgârında hafifçe dalgalanıyordu. Bazıları merakla bana dönüp bakıyordu.
Bazılarının fısıldaşmaları kulağıma doluyordu.
"Bu mu?" "Şehzadenin kurtardığı hatun..." "Hekimmiş." "Frenk midir acep?" "Ne tuhaf libası var."
Trençkotuma baktım. Evet, bu kalabalığın içinde gerçekten uzaylı gibi duruyordum.
Ben ise nefes almayı bile unutmuştum. Burası gerçekten bir Osmanlı Sarayı'ydı.
Elbette Topkapı Sarayını dolaşmıştım. Ama burası mimari olarak aynı olsa bile oradan farklıydı.
Tam o sırada önümdeki adamın tok sesi avluda yankılandı. "Bre!"
İki elini çırptı. "Hepiniz işinize!"
Sesiyle birlikte avludaki hareket iki katına çıktı. Cariyeler bir anda dağıldılar. Kimisi revaklara, kimisi bilmediğim koridorlara doğru ilerledi.
Tam o sırada karşı revaktan orta yaşlı 30'larında vakur duruşlu bir kadın ağır adımlarla yaklaştı. Üzerindeki koyu vişne çürüğü entarisi son derece sadeydi.
Başında farklı bir takkesi vardı. Bakışları sert değildi ama otorite doluydu. Ben ise duran adamla durmuştum. O kadını görünce iki elini iki yana açtı. "Yetiş Nigar Kalfa!"
Kadın hafifçe gülümsedi. "Ne var yine Behram Ağa? Sabah sabah kimi dillerine doladın?"
Tahmin ettiğim gibi harem ağasıydı. Karşısındaki de kalfa.
Behram Ağa iç çekti. "Benim değil, cinlerimin tepemde olduğu gündür bugün."
Sonra parmağıyla beni gösterdi. "Nazar edesin hele." demesiyle şaşırdım ne demek istemişti.
Nigar Kalfa'nın bakışları üzerime kaydı. Önce saçlarıma sonra çamur içindeki kıyafetlerime...
Yüzündeki ifade yavaş yavaş değişti. "Ne olmuş bu hatuna, şu haline bak!"
Behram Ağa hemen söze girdi. "Şehzademizin huzuruna bu hâliyle çıkarılır mı şimdi?"
Şehzade... Şehzade derken Mustafa'dan mı bahsediyorlardı. Evet evet kesinlikle onunla görüşmem gerekiyordu.
Nigar Kalfa başını iki yana salladı. "Asla."
Bir adım bana yaklaştı. Yüzünde bu kez sıcak bir tebessüm vardı. "Demek Şehzademizin canını kurtaran Hekim Hatun sensin."
Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. "Hekim... Hatun mu?"
Nigar Kalfa başını salladı. "Şehzademiz öyle buyurdu."
İlk kez biri bana bu şekilde hitap etmişti. Garipti. Ama şu an önemli olan o değildi. Onunla bir an önce görüşmeliydim.
Behram Ağanın ellerini çırpmasıyla sıçradım. "Haydi! Nigar Kalfa, evvela şu hatunu hamama götüresin. Bir güzel aklansın. Üzerine de münasip bir entari giydirile."
Sonra bana dönüp yine o hızlı, telaşlı hâliyle söylendi. "Öyle dikilip durmayasın. Şehzademiz bekletilmeyi sevmez."
Son cümlesi buyken söylene söylene karşı koridora geçti. "Düş peşime Hekim Hatun. Behram Ağa'yı daha fazla öfkelendirmeyelim."
Herkes ne kadar çok emir vermeyi seviyordu. "Şehzade Mustafa'ya mı gidiyoruz?"
"Evvela seni bir paklayalım." deyip yoluna devam ederken peşindeydim. Ah tabi ki izlediğim tarihi dizilerden az çok bir şeyler biliyordum.
Ama asıl sorun buranın hiyerarşisiydi. Nasıl olacaktı? Ben köle değildim ki. Kafamı iki yana salladım. Hemen moda bağlama Yağmur.
Hamama giden yol taşlığın sağ tarafındaki kemerli geçitten başlıyordu. İlk geçtiğimiz koridor dar ve loştu. Taş duvarlara pirinç kandiller asılmıştı. Kandillerden yükselen sıcak balmumu kokusu bütün koridora sinmişti. Yerler cilalanmış koyu renk ahşaptı.
Attığım her adım sessiz koridorda yankılanıyordu. Duvarların belirli yerlerinde mavi, lacivert ve firuze çiniler işlenmişti.
Topkapı sarayını dolaşırkenden çok farklı bir histi bu. Elimi duvarlara sürttüm. Gerçek mi diye?
Beynim nasıl böyle bir şeyi kabul edebilirdi ki ama duruma ayak uydurmaktan başka çarem yoktu.
Hiçbir yer gösterişli değildi. Ama her şey zarifti. Sanki ihtişam bağırmıyor, fısıldıyordu.
Yol boyunca küçük avlular da vardı. Birinde bakır kazanlar kaynıyordu.Diğerinde kadınlar büyük taş dibeklerde sabun eziyordu.
Havaya zeytinyağı, defne ve gül suyu kokusu karışmıştı. Bir köşede iki yaşlı kadın keten havlular katlıyordu.
Başka bir tarafta ise bakır ibrikler güneşte parlıyordu. İlerledikçe sıcaklık arttı. Nemli hava yüzüme çarpmaya başladı.
Kubbesi kurşun kaplı büyük yapı bütün ihtişamıyla karşımızda yükseliyordu. Kubbenin üzerindeki cam gözlerden içeri güneş ışıkları süzülüyor, içeriden ince buhar yükseliyordu.
Kapı açıldı. Ve ben hayatımda gördüğüm en güzel hamamın içine girdim. Nigar Kalfa tebessüm etti. "İşte geldik."
Başımı kaldırıp yapıya baktım. Hayatımda ilk defa gerçek bir Osmanlı hamamı görüyordum. Kocamandı.
Mermer zemin sıcacıktı. Göbek taşı süt beyazıydı. Kubbenin küçük yıldız biçimli camlarından süzülen ışık buharın içinde dans ediyordu.
Duvar kenarlarında onlarca bakır tas dizilmişti. Kurnalardan su akıyordu. Her yer gül, sabun ve buhar kokuyordu. Ve nedense en çok korktuğum yer burası olmuştu.
"Şimdi..." dedi Nigar. "Evvel seni insan içine çıkacak hâle getirelim, hekim hatun."
Bir anda aklıma geldi. Kremler!
Refleksle cebimi yokladım. Hâlâ oradalardı. İçim rahatladı. Onlar belki de bu çağdaki en büyük avantajımdı. Nigar bunu fark etmişti. "Hayır ola?"
"Şey sadece..." Elimi tekrar cebime soktum. İçindeki küçük tüpleri tek tek kontrol ettim.
Dekspantenol, Lidokain, Antibiyotikli pomad...
Hepsi duruyordu. Derin bir nefes aldım. "Tamam."
Nigar merakla baktı. "Nedir onlar?"
Gülümsedim. "İlaçtır." dememle kaşları çatıldı. Ama kısa sürdü. "Haa merhemdir."
Kafamı sallayıp ceketimin cebine kremleri geri koymamla hamamda bana bakan kadına baktım.
Bir kadın gülümseyerek bana yaklaştı. "Hoş geldin hatun."
Elindeki bakır tası uzattı. "Nigar Kalfa buyurdu. Evvel seni güzelce yıkayacağız." demesiyle Nigar kalfaya bakıp refleksle iki adım geri çekildim.
"Yok!"İkisi de şaşkınlıkla bana baktı. Boğazımı temizledim. " Ben kendim yıkanırım."
Kadın Nigar Kalfaya baktı. "Bırakı ver.Hekim hatun kendi işini kendi görmeye alışmış."
Kadın dışarı çıkarken Nigar kalfa bana ceviz sandığı işaret etti. "Esbaplarını buna koyabilirsin." deyip çıkmasıyla içimden derin bir oh çektim.
Tam soyunacakken yeniden trençkotumu açtım. Cebimdeki bütün kremleri tek tek çıkardım. Yanımda duran küçük ceviz sandığın kapağını açıp ilaçları oraya koydum. Yanında küçük bir pirinç anahtar vardı. Kilitleyip altına koydum.
Telefonum... O da cebimde olsa bile bir işe yaradığı söylenemezdi. Aklıma yeni bir şey gelirken yutkundum. Çantam ve kitap...
Nasıl unutmuştum. Ama normaldi. Doğal olmayan o kadar şey yaşıyordum ki dün sabahtan beri delirmediğime dua etmeliydim.
Atlarken omzumdaydı ya bir yere düşmüştü ya da suya kapılmıştı. Yıllardır aradığım eseri Şehzade Mustafa yüzünden kaybetmiştim.
Bir an önce onunla konuşup oraya gitmeliydim. Belki orada bir yerdeydi.
Üstümü çıkarıp havluyu bedenime sarıp sert zemine oturdum. Kafamdan dökülen her tas sıcak su bedenimdeki yorgunluğu alıp götürüyordu.
Kapılar açılırken Nigar Kalfa ve o kadın elinde katlanmış bir bohçayla yanıma gelip bohçayı açtı.
İçinden incecik pamuklu kumaştan dikilmiş, gökyüzünü andıran yumuşak mavi bir entari çıktı. Kumaşı avucumun içinde su gibi kayıyordu. Yakası ve kol ağızları gümüş renkli ince sırma işlemelerle süslenmişti; gösterişli değildi ama zarafeti ilk bakışta hissediliyordu.
Nigar gülümseyerek kumaşı omuzlarıma tuttu. "Yakışacak. Bilhassa gözlerine..."
Aklıma Şehzade Mustafa'nın masmavi demesi gelirken hamamın sıcaklığına ayrı sıcaklık eklendi sanki.
Bel kısmına bağlanan uzun kuşağı vücudu toparlıyor, etekleri ise yürüdükçe sessizce dalgalanıyordu. İçine krem rengi ince bir gömlek giydirildi, ardından saçlarım kurutulup yarısı arkadan gevşekçe toplandı.
Küçük el aynasından baktığımda karşımdaki kişi birkaç saat önce çamur içinde ormanda koşan kadın değildi. Sanki yüzyıllardır bu sarayın duvarları arasında yaşayan bambaşka biriydi.
Masmavi gözlerim, kızıl saçlarım elbiseyle bir uyum içerisindeydi. Elimle saçlarımı düzelttim. Güzel olmuştum.
"Olmuşsun olmuş. Şimdi düş peşime." demesiyle geldiğimiz yerlerden yeniden geçmeye başladık.
Karnım açlığını iyice kendini belli ederken elimi karnıma bastırdım. En son dün konferanstan önce bir şeyler yemiştim.
"Nigar Kalfa, kahvaltı yapacak mıyız?" dememle durup bana baktı. "Ne garip konuşursun hatun!"
Elimle karnıma dokundum. "Acıktım Nigar Kalfa." Kafasını sallayıp yürümeye devam etti. "Şehzadenin huzuruna çıkıver gelince karnını doyuru verirsin."
Dişlerimi birbirine bastırıp derin bir nefes aldım. Sakin ol Yağmur şimdilik onların dünyasındasın.
Şadırvanın olduğu revaklı kısıma yaklaşırken Behram Ağa'nın sesi duyuldu. "Bre sizler!"
Onu görmemle Behram Ağa elindeki uzun değneği yere sertçe vurdu. "Taşlık hala paklanmadı mı?"
Bir anda bütün kadınlar telaşla ayağa kalktı. "Sen! O bakır sinileri mutfağa yetiştir."
"Sen! Çamaşırlar daha iptedir."
"Şu güllerin dibine su verilmedi."
"Bre kız! Elindeki işi bırak da şadırvanın çevresini süpür."
Herkes sağa sola koşuşturmaya başladı. Behram Ağa yürürken bana bakıp baştan aşağı süzdü.
"Eh..." Başını hafifçe yana eğdi. "Hiç değilse insana benzemişsin sonunda."
Şaşkınlıkla yüzüne baktım. Nigar Kalfa benim yerime cevap verdi. "Görmez misin ağam cemali nuru pak oldu."
"Sabah seni çamurdan yoğrulmuş bir derviş sanacaktım."
Nigar Kalfa kıkırdadı. "Çok üstüne varmayasın Behram Ağa."
Behram homurdandı. "Üstüne varmayayım da şehzadenin huzuruna o hâliyle mi çıkaraydık?"
Sessizce konuşmalarını dinleyip etrafı gözlemledim. Herkes koşuşturup duruyordu. "Yürü hatun gideriz."
Ah yeni bir serüven başlamıştı. Tam karşıya doğru ilerledik. Ayaklarım hâlâ yaşadığım şokun etkisindeydi.
Bir rüyanın içinde yürüyormuş gibiydim. Geçtiğimiz ilk koridor taş duvarlarla çevriliydi.
Duvarlara pirinç kandiller asılmış, sabah güneşi dar mazgal pencerelerden ince ince içeri süzülüyordu.
Ayaklarımın altındaki koyu renk ahşap döşeme her adımımda hafifçe gıcırdıyor, içeride sıcak balmumu ve sedir ağacının kokusu dolaşıyordu.
Hiçbir yerde elektrik yoktu. Hiçbir yerde plastik, hiç bir yerde cam kapılar yoktu.
Sadece taş, ahşap ve bakır..
Koridor sona erdiğinde iki siyahi hadım ağa nöbet tuttukları büyük ceviz kapıyı açtılar.
Küçük bir koridordan sonra yukarı çıkan merdivenlere yöneldik. "İyi dinleyesin beni hekim hatun. Burası sokak değildir. Her sözün, her adımın usulü vardır."
Yağmur sessizce yürür. "Şehzade huzuruna vardığında evvela baş eğersin. Söz istemeden söylemezsin."
Bir şey söylemeden peşinden gidiyordum. Etrafa bakıyordum. "Yüksek sesle gülemezsin ve en mühimi..." deyip durdu. "Şehzade'nin izni olmadan huzurdan ayrılmazsın."
Derin bir nefes aldım. Ne çok kural vardı. "Bu kadar şeyi nasıl aklımda tutacağım?"
Behram Ağa homurdandı. "Tutarsın. Tutamazsan da ben tuttururum." deyip yürümeye başlarken eliyle bana işaret etti.
Taşın deseni değişmişti. "Burası neden böyle?" dememle beni tek seferde anladığını hissettim. "Burası altın yoldur. Şehzadenin odasına gider. Her isteyen buradan geçemez."
Az çok hatırlıyordum böyle bir şey. Şimdi ise o tarihi bire bir yaşıyordum. Sonunda iki nöbetçi ve elleri önünde bir adamı görürken onu dün de gördüğümü hatırladım.
"Dediklerimi unutma hatun." Behram Ağa son bir uyarı yaparken adam bize döndü. "Behram Ağam."
"Atmaca." Deyip küçük bir reverans yaparken beni işaret etti. "Hekim hatunu getiriverdim."
"Bekleyesin haber edeyim." deyip nöbetçilerin açtığı kapıdan içeri girip sadece bir kaç dakika sonra geri çıktı.
Behram Ağa eğilerek içeri girerken dümdüz peşinden gittim. "Şehzadem Hekim Hatun huzurunuzdadır."
İçeri ilk adımı attığım anda fark ettim. Burası gösterişten çok kudret kokuyordu. Duvarlarda ince tezhiplerle süslenmiş hat levhaları asılıydı.
Yüksek pencerelerden süzülen sabah ışığı işlemeli halıların üzerine düşüyor, odanın ortasındaki mangaldan yükselen hafif sandal ağacı kokusu havaya karışıyordu.
Sağ tarafta alçak sedirler, onların önünde sedef kakmalı küçük rahleler, pencerenin önünde ise büyük bir çalışma masası duruyordu.
Üzerinde tomar tomar fermanlar, mühürler, haritalar ve birkaç açık kitap...
Bir anlığına bütün bunları incelemeyi unutturan şey ise odanın tam ortasında ayakta duran adam oldu.
Şehzade Mustafa.
Sabah gördüğüm savaşçıdan eser yok gibiydi. Üzerinde koyu lacivert atlas bir kaftan vardı.
Omzundaki sargı görünmüyordu ama sağ kolunu hâlâ dikkatli kullanıyordu. Elleri arkasında bağlıydı.
Kahverengi gözleri yine doğrudan bana bakıyordu. Behram Ağa hafifçe dirseğime dokundu. "Eğil."
Ne yapacağımı anlayamayınca kendisi başımı işaret etti. Hiç istemesem bile yapmacık bir şekilde reverans yaptım. "Şehzadem."
Sessizlik oldu. Mustafa birkaç adım yaklaştı. Göz göze geldik. Behram Ağa'nın yoğun bakışlarını üstümde hissediyordum.
Mustafa üstümdekilere bakarken dudakları mı kıvrıldı. Ama çok kısa sürmüştü. Varla yok arası.
Behram Ağa hâlâ eğilmiş vaziyetteydi. Mustafa kısa bir bakışla ona döndü. "Hatun için harem kasrının müştemilatındaki misafir odası sana tahsis oluna."
Nasıl yani ben burada mı kalacaktım? Buna o mu karar veriyordu?
"Emredersiniz Şehzadem." demesiyle Mustafa devam etti. "Emrine bir cariye verile ve bilesin Behram Ağa hatunun başına bir şey gelmeye."
"Emredersiniz Şehzadem." dedi tekrardan Behram Ağa.
Şehzade Mustafa elini sallayıp tekrar konuştu. "Çıkasın."
Bir an bana baktı. Dudakları açıldı ama geri kapandı. "Başüstüne şehzadem."
Behram Ağa geri geri çekilip kapıyı usulca kapattı. Şimdi odada yalnızdık.
Boğazımı temizledim. "Sonunda sana..."
"Dün gece söylediklerini düşündüm." Sözümü kesmişti.
"İstantul, takse, telefon, güneşten inen beyaz nur..."
Sanki her kelimeyi tekrar tartıyordu. Ama bazılarını yanlış telaffuz ediyordu. "Bunların hiçbirini anlamadım."
Başımı iki yana salladım. Tam karşımdaydı. Kahveleri dikkatlice bana bakıyordu. "Evime gitmek istiyorum."
Şehzade Mustafa sustu. Sanki kurduğum cümle hoşuna gitmemişti. Bana arkasını dönüp pencereye yürüyüp dışarı baktı.
Sonra arkasını dönmeden konuştu. "Sen garip bir hatsın."
Hatun demedi. Hat... Bir sanattı ama ne alakaydı.
"Bu diyarda duymadığım nice şey söyledin."
Derin bir nefes aldı. Baya heybetli duruyordu. "Lakin bir şeyi iyi bilirim."
Yavaşça bana döndü. "Dün gece omzumdaki oku çıkarmasaydın bugün burada duramazdım."
Bir şey diyecektim ki elini hafifçe kaldırınca sustum. "Sözümü tamamlayayım."
İlk defa ses tonu sert değildi. "Sen bana can borcu verdin."
Can borcu verdin, farklı bir biçimde söylenti. Başımı hemen salladım. "Hayır, ben sadece..."
"Hayır." Tek kelime. Ama öyle kesin söyledi ki istemsiz sustum. Birkaç adım daha yaklaştı aramızda iki üç adım kalmıştı.
"Bu sancakta misafir değilsin artık."
Kalbim yeniden hızlandı. Bu ne demekti?
"Bugünden sonra benim himayemdesin."
Cümle odanın içinde yankılandı. Gözlerim kocaman açıldı. Ne alakaydı. Benim böyle bir şeye ihtiyacım yoktu. O kim...
Elimle yüzümü sıvazladım. O bu dünyada şehzadeydi. Bir şey demeden ona bakmamla devam etti.
"Hiç kimse sana dokunamaz. Hiç kimse senden hesap soramaz." Bunları kendinden o kadar emin söylüyordu ki karşı çıkacak kimse olacağını zannetmiyordum.
Elleri arkasında dimdik kaftanıyla karşımda durmaya devam etti. "İznim olmadan seni bu sancaktan çıkaramaz."
Yutkundum. İşte bu cümle nasıl yani ben burada tutsak mıydım?
Bu kulağa güven vermekten çok hapis gibi gelmişti. "Ben gitmek istiyorum. Buraya ait değilim. Ve kimse buna mani olamaz!"
Aynı onun gibi dimdik karşısında durdum. Şehzade Mustafa gözlerini üzerimden ayırmadı. "Nereye, nereden gelirsin hatun?"
Ona bunu nasıl açıklayacaktım ki. Basit bir şey söyledim. "Dünyama."
İlk defa yüzünde anlaşılması güç bir ifade oluştu. "Dünyan neresidir?"
Sonra başını hafifçe eğdi. Benden bir cevap bekliyordu. Ne diyecektim ki? Şehir ismi söylesem şu an sancakta olduğumuza göre...
Heyecanla ona baktım. Belki de bir yolu vardır. "Manisa."
Şehzade Mustafa' nın yüzünden yine her zamanki gibi kendinden emin ve otoriter bir ifade vardı. Sonra bir anda çalışma masasına ilerleyip yanındaki küçük sandığın kapağını açtı.
İçinden birkaç tomar kâğıt çıkardı. "Bunlar sancaktaki hekimlerin kayıtlarıdır. İvedi istedim."
Şaşkınlıkla baktım. "Ne?" Beni mi bulmaya çalışmıştı. Ne ara bunları yapmıştı?
"Dün bana söyledin.Hekimim dedin. Tabi eğer doğruysa." deyip kayıtları masaya bırakıp bana doğru gelmeye başladı. "Bunu bana ispat edesin."
Dün kendisi ispatlamıştı. Şimdi ne olacaktı? Benim o listede ismimim olmasına imkan yoktu.
İlk defa emindim dudağının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirirken yine bana kısa bir mesafe bırakıp durdu. Tam o sırada kapı vuruldu.
"Lala Hazretleri geldiler şehzadem." Az önceki Atmaca denen adam haber vermişti yine.
Şehzade Mustafa'nın yüzündeki o oluşan küçücük tebessüm bir anda silindi. "Girsin."
Kapı yeniden açıldı. İçeri dünkü yaşlı adam girdi. Uzun beyaz sakalı göğsüne kadar uzanıyordu.
Üzerindeki koyu yeşil kaftan sadeydi ama taşıdığı vakar bütün odayı dolduruyordu. Beni görünce önce şaşırdı.
Sonra Şehzade Mustafa'ya bakıp eğildi. "Şehzadem." deyip bana baktı. " Dün ki hatun mudur?"
Mustafa hiç tereddüt etmedi. "Evet Lala."
Lala sessizce bekledi ama bana bakışları hiç hayra alâmet değildi. Şehzade Mustafa bir kaç geriye gidip geri döndü.
"Bundan böyle Hekim Hatun benim himayemdedir."
Şaşkınlıkla Şehzade Mustafa'ya baktı. Lala da benim kadar şaşkındı. "Ama şehzadem..." dedi ama bir el hareketi sözünü kesmişti.
"Kendisine harem kasrının müştemilatındaki misafir odası sana tahsis olundu. Lakin..."
Bakışlarını bana çevirdi. "Kimse ona sual sormaya, rahatsız etmeye, yahut incitmeye kalkışmayacaktır. Hesabını sana sorarım bilesin."
Beni neden birisine emanet ediyordu. Deli gibi buna karşı çıkmak istesem bile dudağımı dişledim. Başka zamandaydık. Sakin ol Yağmur.
Lala birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra başını eğdi. "Emriniz başımız üstüne şehzadem."
O an fark ettim. Artık gerçekten geri dönüşü olmayan bir yolun içindeydim ve ilk defa...
Mustafa'nın gözlerinde bana duyduğu meraktan daha büyük bir şey vardı. Koruma isteği.
Yutkundum. Haremin ilk kapıları bana açılmıştı ama bunun sonuçları ne olacaktı bilemiyorum.
Gözlerimiz kesişti ve Şehzade Mustafa'nın gözlerinde gördüğüm kararlılık beni ürküttü.