Bölüm 4 / 7
4. Bölüm: Eve Dönüş
~Afsun~ Eczaneden uzaklaştıkça sokağın ayazı yüzümdeki yaşları donduruyordu ama içimdeki yangını söndürmeye yetmiyordu. Adımlarım bedenimi o mahkûm olduğum sokağa doğru sürüklerken, ruhum o eczanenin, Beyazıd’ın o tok sesinde asılı kalmıştı. Yanaklarımdan süzülen yaşlar, sadece kimsesizliğime değil, ruhumun en derinlerinde taşıdığım o yasak ve ağır günaha akıyordu.
Beyazıd...
İsmi bile zihnimde yankılandığında nefesimi kesen, içimde büyütmekten korktuğum, adını anmaya utandığım o ayıp, göğüs kafesimi yırtarcasına kanatıyordu. Bana ait olmayan, hiçbir zaman da olamayacak o adam. İçeride onun sesini duymak, varlığını sadece bir nefes öteden hissetmek; göğüs kafesimde uyutmaya, öldürmeye çalıştığım o fırtınayı yeniden uyandırmıştı.
Kendi kendime “Dön!” diye fısıldadı içimdeki o çaresiz, zayıf kadın. “Dön ve sığın ona.”
Ama adımlarım inatla ileriye, o karanlık cehennemime, babamın evine doğru atılıyordu. Çünkü gerçekler, sokağın bu buz gibi ayazından yüzüme çok daha sert çarpıyordu yüzüme.
Kime, nereye dönecektim?
Ben; alnına bir koca mührü vurulmuş, kucağında bebekle baba evine sığınmış, kaderi çoktan yazılmış evli bir kadındım. Kendi hayatımda bile esirken, onu istemeye ne hakkım ne de gücüm vardı.
Adımlarımı hızlandırırken gözyaşlarımı elimin tersiyle hırsla sildim. Burnumu çekip, titreyen çenemi sıktım. Ne kadar çırpınırsam çırpınayım, kaderimin ördüğü o kalın duvarlar üzerime kapanacaktı. Başka yolum yoktu.
Kapının önüne geldiğimde derin bir nefes alıp yüzümdeki yaşları sildim. Kapıyı tık tıklayıp bekledim. Açılan kapıdan içeri adım attığımda, evin havasındaki o ağır gerginliği anında hissettim. Annem ellerini önünde huzursuzca kavuşturmuş, yüzü kireç gibi beni bekliyordu.
Ayakkabılarımı çıkarırken, içime çöken o korkunç sızıyla “Ne oldu?” diye fısıldadım.
Annem gözlerini kaçırdı, sesi titreyerek “Kocan geldi. Babanla içerideler.” Dedi.
O iki kelime... İçimde az önce kopardığım o hüzünlü acıyı bir saniyede ezip geçti. Dizlerimin bağı çözüldü, sırtımdan aşağı buz gibi bir ter boşaldı. Celladım beni o cehenneme geri götürmek için salonda oturuyordu! Dünyam başıma yıkılırken, annem kolumdan tutup beni sessizce mutfağa çekti.
‘’Kızım baban onunla konuştu. Sana vurmayacak!’’
Anneme yanıt vermeden mutfağın köşesine çekilip hakikatlere gözümü yummama gerektiğini kendi kendime kısık sesle söyledim...
Aradan ne kadar vakit geçti bilmem ama hala annemle mutfakta oturmuş babamın vereceği kararı bekliyordum. Annem başını önüne eğmiş halıya bakıyordu. Gitmek istemediğimi haykırmak istesem de gene işe yaramayacaktı. Kaderime razı gelmekten başka çarem yoktu. Gözümden akan yaşı elimin tersiyle silip ayağa kalktım.
Tam mutfaktan çıkacakken, babamla Nadir’in buraya doğru geldiğini görünce olduğum yere çivilendim. Nadir, gözlerindeki o tanıdık, ezici nefretle bana üstten üstten bakarken başımı usulca yere eğdim. Arkamda beliren gölgeyle annemin yanıma geldiğini anladım. Babamın geçmesi için bir adım geri çekilip yolu açtığımda, mutfaktan içeri girmedi. Kapının eşiğinde durup, “Afsun!” demesiyle irkilerek başımı kaldırıp yüzüne baktım.
“Kocan seni almaya geldi. Bavulunu hazırla,” dediğinde, içimde çırpınan o son umut kırıntısı da bitti. Yalvarırcasına gözlerinin içine baktım; beni bu cehenneme kendi elleriyle geri itmemesi için sessizce feryat ettim. Ama babam beni tamamen görmezden gelip “Kocanla ettiğin bir kavgada da evini terk etmeyi alışkanlık hâline getirme kızım!” diye uyardığında, hakikatin o acımasız tokadını bir kez daha yemiş oldum. Gözlerimi onun gözlerinden çektim.
Nadir galibiyetiyle tependen bana bakarken, annem titreyen elleriyle kolumu tutup araya girdi. “Bey, ben yemeği koyayım. Yemek yiyip öyle gitsinler.”
Nadir dudaklarında beliren gülümsemeyle “İyi olur Şadiye teyze. Zira eve gidince Afsun gene beni aç koymaya kalkar.” Dediğinde parmaklarımı avucuma geçirip etimi kanatırcasına sıktım.
Babam ise elini Nadir’in omzuna dokundurup “Merak etme oğlum, Afsun ettiği hatadan pişman.” Dedi. Sonra o kabullenici itaati tasdiklemem için bana döndüğünde, bütün isyanımı susturdum. Yolun sonu bu. Boyun eğdim. Hiçbir şey demeden başımı yere eğdim. Başka Afsun yoktu. Başka da yol yoktu.
“Afsun, hadi odaya gidip eşyalarını hazırla kızım.”
Babamın bu dediğiyle bir an önce yanlarından gitmek istediğimden kolumu annemin tutuşundan çekip mutfaktan çıktım. Salondan geçip odaya girdim. Kapıyı ardımdan kapattığım an, göğsümde sıkışıp kalan enkaz büyük bir gürültüyle üzerime çöktü. Ağzımdan o çaresiz hıçkırığın kaçması bir oldu. Elimi hızla dudaklarımın üzerine bastırıp, bedenim sarsıla sarsıla, Çaresizliğime, gideceğim o cehenneme, kadersizliğime... hepsine birden sessizce ağladım.
◆◆◇◆◆
~Derya~ Bitmek bilmeyen dersler nihayet son bulduğunda, nefes nefese eve koştum ama annem ortalarda yoktu. İçim içimi yiyerek komşumuz Saadet teyzenin kapısını çalıp onu sorduğumda, pazara gittiğini öğrenince el mahkûm eve dönüp bir an önce dönmesini beklemeye koyuldum.
Bir saatten fazladır camın önünde beklememe rağmen annem hâlâ görünmüyordu. İrfan Galip’in döndüğü gerçeği beynimde uğuldarken, neden döndüğünü öğrenmek istiyordum. Daha fazla dayanamayacağım için pencereden çekilip hızlı adımlarla odama yürüdüm. Evde duramıyordum, Zehra’lara gitmek, onu kendi gözlerimle görmek istiyordum. Üstümü değiştirmek için dolaptan bir kıyafet çıkardığım sırada, dış kapının tok sesini duymamla elimdeki elbiseyi yatağa fırlatıp koşmam bir oldu.
Heyecanla kapıya yürüyüp hızla araladığımda, karşımda annemi değil de babamı görmemle omuzlarım çöktü. Hevesim kursağımda kalırken başımı yere eğdim.
“Hayırdır kızım, bu hâlin ne?” diye soran babamla yutkunup, başımı toparlanmaya çalışarak sağa sola salladım.
“Yok bir şey baba.” Dedim ve kapıdan çekildim. Babam ayakkabılarını çıkarıp içeriye girdiğinde, kapıyı kapatıp peşinden gittim.
“Var, var bir şeyin. Okulda mı bir sıkıntısı oldu?” diye üstelediğinde kafamı sağa sola salladım.
“Annem nerede baba? Bu saat oldu hâlâ gelmedi!” diye sormaktan kendimi alamadım.
“Saadet teyzende.” Demesiyle şaşkınlıkla ona baktım.
“Ne?” diye hayretle sorduğumda, babam anlamayarak bana bakıp “İyi misin kızım?” diye tekrar edince kendime hâkim olmaya çalıştım. Biraz önce pazardaydı, meğer dönmüş de oraya geçmişti!
“Saadet teyzeye annemin nerede olduğunu sormuştum da ondan hayret ettim.”
“Hayırdır, bu denli ne diye anneni sorup durursun?” diye sorup banyoya doğru yürüdü.
“Yarın kızlarla okula yemek götürüp beraber yiyeceğiz de annem yapsın istiyordum.” Diye istemeyerek babama yalan söyledim.
Babam pek üstelemeden kafasını sallayıp banyoya girdi. Bir başıma salonda kalınca sinirden ağlamamak için ellerimi yumruk yaptım. Normalde her gün bu saatte evde olan annemin, tam da bugün eve gelmeyesi tutmuştu!
Oturma odasına geçip koltuğa yığıldım. Bekleyecektim! Başka çarem yoktu.
“Kaderimde beklemek var zaten!” diye fısıldadım kendi kendime, acı bir tebessümle.
“Dört yıl beklemişim... Ne de olsa alışkınım!”
Babam elini yüzünü yıkayıp içeriye girdiğinde hızla ayağa kalkıp “Annem gelecek mi, yoksa ben yemeği koyayım mı?” diye sordum. Hafifçe tebessüm edip “Bekleyelim.” Dedi ve başköşedeki koltuğuna oturdu. Geri yerime oturduğumda babamın yüzündeki o gergin, düşünceli ifadeyi fark ettim.
“Abin dün akşam nereye gitti?” diye sorunca omuz silktim.
“Bilmem baba. Ne oldu ki?” diye sordum çekinerek.
Bir şey demeden bakışlarını üzerimden çekip önüne dönünce, içimdeki huzursuzlukla ayağa kalkıp yanına gittim. Tekli koltuğa, hemen yamacına oturup elini tuttum. O yorgun gözleri beni bulunca “Abim yanlış bir şey yapmaz baba.” Dedim. O çalkantılı sokaklardan, sağda solda patlayan olaylardan ne kadar korktuğunu biliyordum.
“Bıyık bırakmış!” demesiyle ne diyeceğimi bilemedim.
‘’Senin de bıyığın var!’’ dememle ters ters bana baktı.
‘’Benimkiyle onunki bir mi?’’ demesiyle başımı önüme eğdim. Babam haklıydı. Arada görülür başkalık vardı ama abim bir şey demeden onun hakkında karar vermesini istemiyordum.
“Öylesine de bırakmış olabilir. Hem daha yeni geldi. Bugün yarın gidip keser.” Dememle kafasını aşağı yukarı salladı ama pek ikna olmuş gibi durmuyordu. Elimi elinden çekip ayağa kalkacakken, dudaklarından dökülen cümleyle kalbim göğüs kafesimde duracak gibi oldu.
“İrfan Galip de onca seneden sonra mahalleye döndü amma tertemiz, bıyığı falan yok!”
O isim babamın dudaklarından dökülünce, aklım başımdan gitti.
“İrfan Galip mi?” diye şaşkınlıkla soruverdiğimde, yaptığım o büyük hatayla dudaklarımı hızla ısırdım. Sesimdeki o titremeyi, o amansız heyecanı fark etmemesi için içten içe dualar ettim.
Babamsa benim bu tepkimi başka bir şeye yorarak “Mehmet amcanın oğlu İrfan Galip. Hatırlamıyor musun?” demesiyle, derince yutkundum. Unutmak ne kelime... Nefes aldığım her an aklımdaydı.
“Birden deyince çıkaramadım.” Dememle babam inandığını belli edercesine başını salladı.
Babamla aramızda o ağır sessizlik yeniden oluşurken, aklım fikrim İrfan Galip’teydi. Dönmüştü. Babam kendi gözleriyle görmüştü. Evin duvarları üzerime geliyordu; bir an önce Zehra’lara gidip onu kendi gözlerimle görmek istiyordum.
◆◆◇◆◆
~Afsun~ Nadir’le o cehenneme, evimize geldiğimizde bebeği uyutup yanına gelmemi emretmişti. Neler olacağını, benden neyin hıncını çıkaracağını bilmediğimden ayaklarım geri geri gitse de, gitmezsem kendisinin hışımla geleceğini çok iyi biliyordum. El mahkûm, başım önde salona, onun yanına gelmiştim.
Başımı önüme eğmiş konuşmasını bekliyordum ama geldiğimden beri ağzını açıp tek kelime etmemişti. Bu sessizlik, yiyeceğim tokattan daha çok korkutuyordu beni.
“Kalk, bana meyva getir!” diye buyurmasıyla irkilerek yerimden kalktım ve aceleyle odadan çıktım. Mutfağa girdiğim an göğsümdeki o nefes darlığına yenik düşüp dizlerimin üzerine çömeldim, başımı titreyen ellerimin arasına aldım.
“Ne yapacağım?” diye fısıldadım çaresizlikle.
“Çabuk getir!” diye içeriden yükselen bağırtıyla “Korkmanın vakti değil!” diyerek kendime kızdım. Aceleyle ayağa kalkıp dolabı açtım. Dolapta ne var ne yoksa çıkarıp tezgâha koydum.
Meyvaları yıkayıp tepsiye dizdikten sonra mutfaktan çıktım. Odaya girdiğimde ayaklarını sehpaya uzatmış, o kibriyle oturuyordu. Eliyle yanına gelmemi işaret edince, içimdeki dehşeti bastırmaya çalışarak yanına vardım.
“Otur!”
Koltuğun ucuna iliştikten hemen sonra “Soy, ağzıma koy!” diye emretmesiyle tepsiden bıçağı elime aldım. Titreyen parmaklarımla elmayı zar zor, kabuğunu koparmadan soymaya çalıştım. Kestiğim bir dilimi ona doğru uzattığımda, aniden bileğimi kavramasıyla korkuyla yüzümü yere indirdim.
“Aferin, böyle uslu dur!” diyerek bileğimi sertçe kendine doğru çekti ve elmayı elimden ısırarak yedi. Korkudan kalbim göğüs kafesimi kıracak gibi atarken, bileğimi bırakmasıyla ancak yutkunabildim.
“Baban seni gelip almam için çok dil döktü.”
Bıçağın sapını avucumda sımsıkı sıkıp, elmayı bir dilim daha kestim. O susmadı.
“Babanın evine ağır geldin Afsun! Bir sana, bir bebeğine bile bakamadı!” demesiyle göz pınarlarıma hücum eden yaşlara engel olamadım. Bu laf o denli doğruydu, o kadar acı bir gerçekti ki...
Dayanamayıp başımı kaldırdım ve yüzüne baktım. Kendi öz babama, kendi evimde benim ve bebeğimin lokması ağır gelmişti, beni kendi elleriyle bu adama teslim etmişti. Yüzümdeki o yıkıntıyı görünce zaferle sırıtıp elimdeki elma dilimini aldı.
“Ona göre yerini bil. Asabımı bozma!” diye gözdağı verip rahatça arkasına yaslandı. Gözümden süzülen o acı yaşları silme gereği bile duymadan kafamı önüme eğdim ve meyva dilimlemeye devam ettim.
Bir süre sessizce meyve soyup önüne koydum. Doyduğunu söyleyince tepsiyi alıp mutfağa gittim. Etrafı toparladım. İşimi bitirip oturma odasına geri döndüğümde “Bir isteğin var mı?” diye sordum.
Kafasını hafifçe sallayıp, o tiksindirici imasıyla “Git odada hazırlan, beni bekle.” Demesiyle içimi ölümden çok daha büyük bir korku kapladı. Duraksadığımı görünce kaşlarını çattı.
“Sana derim, duymaz mısın?”
İtiraz edecek, kaçacak hiçbir yerim yoktu. Çaresizce başımı salladım.
“Hadi git o vakit, beni odada bekle!” diye sertçe kızarak konuşunca sessizce arkamı döndüm ve odadan çıktım.
Gözümden yaşlar yanaklarıma doğru sessizce süzülürken, ayaklarım beni o yatak odasına doğru sürükledi. Alnıma yazılan bu kara yazgıya, kaderimin o acımasız karanlığına bir kez daha boyun eğdim...