Bölüm 5 / 7
5. Bölüm: Karşılaşma
~İrfan Galip~ Sokağın başında durduğumda, genzimi yakan o tanıdık kömür isini derin bir nefesle içime çektim. Dört koca yılın ardından, bu kahverengi ve griye boyanmış yorgun sokağın bıraktığım gibi kalması tuhaf bir güven veriyordu. Her şey aynıydı; sokakların üstüne çöken o ağır, tekinsiz sükûnet bile.
Adımlarımı yavaşlatarak, kenarları kırık dökük kaldırımda yürümeye başladım. Sağ ayağımın hep aynı çökük taşa denk gelmesini bekleyen o eski alışkanlığım bile benimle geri dönmüştü. Köşedeki bakkalın soluk yeşil tentesi, tabelanın kenarındaki o ufak ezik yerli yerindeydi. Sadece dış cephedeki alelacele kireçle kapatılmaya çalışılmış, altından inatla sırıtan yarım kalmış kırıklar, mahallenin üstünden geçen fırtınaların sessiz şahidi gibiydi. Kapının önündeki eski plastik sandalyede kimse oturmuyordu.
Berber Rüstem'in dükkânının önünden geçerken başımı hafifçe çevirip vitrine baktım. Camdaki yansımamda, yıllar önce o koltukta tıraş olurken ayaklarını sallandıran çocuğu aramadım değil. Ancak içeriden sokağa sızan o kısık radyo sesi, eski neşeli türküler yerine cızırtılı ve tok bir sesle akşam ajansının haberlerini, memleketin bitmek bilmeyen buhranını okuyordu. İçerideki birkaç adamın başı öne eğik, sessizce sıralarını bekliyordu.
İki sokak ötede, köşedeki dut ağacı biraz daha dallanıp budaklanmıştı. Altında top oynadığımız, dizlerimizi kanattığımız o yamalı asfaltın üzerinde koşturan birkaç çocuğun bağrışmaları bizim yirmi yıl önceki seslerimizin kopyasıydı sanki.
Ellerimi uzun paltomun ceplerine soktum. Yokuş aşağı, kahvehaneye doğru ağır ağır yürümeye devam ettim. Derin, buz gibi bir nefes aldım. Ceketimin yakasını hafifçe kaldırıp yürümeye devam ettim. Her şey tam da olması gerektiği gibiydi; eksik, yaralı ve ayakta kalmaya çalışarak... Sokağın sonuna doğru yaklaşırken arkadan gelen telaşlı seslerle duraksadım.
Omzumun üstünden arkama döndüğümde Zehra, nefes nefese bana doğru koşuyordu. Ne olduğuna anlam veremediğimden tamamen ona dönüp ağır adımlarla ona doğru yürüdüm. Zehra yaklaştığında, hemen arkasında iki kız daha olduğunu fark ettim. Yüzleri bana dönük, tedirgin adımlarla onu takip ediyorlardı.
Zehra koşmayı bırakıp iki büklüm durduğunda ben de yanına varmıştım.
"Bir şey mi oldu Zehra?"
Elini göğsünün üzerine bastırıp "Abi... Abi..." dese de soluğu kesildiğinden lafının devamını getiremiyordu. Sokak ortasında dikkat çekmemek için usulca kolundan tutup "Nefeslen, öyle konuşalım." Dedim ve onu ilerideki duvar dibindeki büyük taşa doğru yönlendirdim.
Taşa oturttuğumda "Zehra iyi misin?" diye titrek, tanıdık bir kız sesi işittim. Başımı çevirdiğimde, Zehra'nın arkasından gelen o iki kızı net bir şekilde gördüm. Birkaç adım geri gidip kızlara yer açtım. Kızlar telaşla Zehra'nın yanına çökerken, içlerinden biri çantasından bir su şişesi çıkarıp Zehra'ya uzattı.
Zehra suyu bir dikişte içip toparlandı, sonra o ürkek gözlerini bana kaldırdı.
"Abi... Cüzdanını evde unutmuşsun. Yengem sana getirmemi söyledi."
Kaşlarımı usulca, tavizsiz bir sertlikle çattım. Bu gergin havanın sebebi bu lüzumsuz telaş mıydı?
"Lüzumu olsaydı, unuttuğumu fark ederdim!" sesim o kadar keskin çıkmıştı ki, Zehra anında omuzlarını düşürüp gözlerini benden çekti.
"Aaa, Zehra nereden bilsin İrfan abi! Zehra sadece denileni yapmış!" diye araya giren o yabancı kıza çevirdim bakışlarımı. Zehra telaşla kızın kolunu çekiştirip "Hilal sus!" diye fısıldasa da kız inatla omuz silkti. Mahallede pek rastlanmayan bir cüretti bu.
Gözlerim kızların üzerindeki o kolalı beyaz yakalara, ütülü kara okul önlüklerine kaydığında, Zehra'nın okuldan arkadaşları olduklarını anladım. Bakışlarımı tekrar Zehra'ya indirdiğimde, onun üzerinde önlüğün olmadığını ancak fark ettim. Kaşlarım istemsizce daha da çatıldı.
"Senin okul önlüğün nerede?" diye sordum dikkatle.
"Anneme yardım etmem gerekiyor abi. Bugün okula gitmeyeceğim." Demesiyle başımı salladım.
"Bir daha böyle lüzumsuz işler için sokak sokak koşturup durma."
Zehra mahcup bir şekilde kafasını sallayıp ayağa kalkınca, tekrar o iki kıza döndüm.
"Siz de kendi okulunuza gidin. Zehra'yla ben alakadar olurum."
Zehra aceleyle yanıma gelip "Abi, arkadaşlarımı sana tanıtayım." Dedi. Eliyle önce o cüretkâr kızı gösterdi. "Hilal." Ardından, geldiğinden beri tek kelime etmeyen, sadece gözlerini üzerime dikmiş o sessiz kızı işaret etti. "Derya... Halis amcanın kızı."
Derya ismini duyduğumda bakışlarım o kara gözlere değdi. Gözlerindeki o garip, ağır ifadeyi gördüm. Sadece hafifçe kafamı sallamakla yetindim.
"Okulunuza geç kalmayın. Hadi, gidin." Diyerek kestirip attım. Kızların bana attığı o ters bakışları umursamadım. Hilal, arkadaşının kolunu hızla tutup "Gidelim Derya!" diye homurdanarak onu çekiştirdi. Derya arkasını dönmeden hemen önce bana son bir kez baktı ve sonra gözden kayboldular.
Onlar sokağın köşesini dönerken Zehra'ya döndüm. Bana kaşlarını çatmış, fazlasıyla sitemkâr bir ifadeyle bakıyordu.
"Derya'yla konuşmadın!" dedi suçlar gibi.
"Ne konuşmamı buyurursun Zehra Hanım? İmtihanlarının nasıl geçtiğini sormam uygun mudur?" diye takıldım.
Kollarını göğsüne dolayıp omuz silkti ve önüne dönünce "Hadi, eve gidelim." dedim.
"Seni yolundan hiç etmeyeyim abi. Sen nereye gideceksen git. Ben bir başıma eve dönerim."
"Yürü Zehra!" dememle, sesimdeki o itiraz kabul etmez tınıyı duyup başını önüne eğdi. Zaten annemle de bu meseleyi konuşmam gerekiyordu. Dünden beri gördüğüm kadarıyla, bu evde kimse Zehra'ya acımıyor, kızı amansız bir köle gibi her işe koşturuyorlardı.
İndiğim kaldırımlı yokuşu Zehra'yla yan yana geri çıkarken, sokağın üst başından bize doğru ağır ağır inen o silüeti fark ettim. Koyu renk, kalın yakalı bir kaban giymişti; elleri paltosunun ceplerine gömülüydü. Adımlarımız birbirine yaklaştıkça o tekinsiz silüet tanıdık bir yüze büründü. Göz göze geldik. O da beni fark ettiğinde adımlarını yavaşlattı, kafasını hafifçe yana eğip gözlerini kısarak yüzümü inceledi.
"Beyazıd?" dedim gayriihtiyari.
"İrfan Galip?"
Onun da dudaklarından ismim döküldüğünde, yılların o soğukluğunu kıran sahici bir tebessüm yerleşti yüzüme. Bir an durup onu süzdüm. O sırada onun o keskin bakışlarının da beni baştan aşağı tarttığını fark ettim. Hafifçe başını salladı.
"Hoş geldin!" dedi usulca ve bana doğru bir adım atınca ben de ona doğru yürüdüm. Birbirimize dostça sarılıp ayrıldık.
"Değişmişsin!" diye fısıldadı. Beni inceleyen o kara gözleri üzerimdeki cekette gezinirken; ben de ilk defa ona çok farklı bir gözle baktım. Gözüm, yüzüne oturan o gür, sarkık bıyığına takıldı. Yüzümdeki tebessüm usulca silinirken onunla göz göze geldim.
"Sen de!" diye karşılık verdim, kelimenin altını çizerek.
Gözlerindeki o anlık parlamayı, benim bu lafımla neyi kastettiğimi anladığı o sessiz idrak anını izlerken Zehra araya girdi.
"Beyazıd abi, Derya'nın abisi İrfan abi!" diye atıldı. Sonra Beyazıd'a dönüp beni gösterdi. "O da senin gibi yeni geldi sayılır!"
Zehra'nın bu sözleriyle yeniden Beyazıd'a döndüm.
"Okul bitti mi?" diye sorduğumda, sadece kısa bir kafa hareketiyle onayladı beni.
"İrfan abi, ben gideyim. Sizin konuşacaklarınız vardır." Diyen Zehra'ya dönüp kafamı kesin bir manada hayır diyerek salladım. Onu o eve tek başına yollamaya niyetim yoktu.
Gözlerimi tekrar Beyazıd'a çevirdim ve "Beyazıd yeni geldiyse, hemen gidici değildir değil mi?" dedim.
Kafasını usulca aşağı yukarı salladı. O tok, temkinli sesiyle "Vaktimiz bol. Görüşürüz!" dedi.
Gözümle onu onayladım. Beyazıd'a elimi uzattım. Tokalaşıp ayrıldık. Zehra'yı yanıma katıp bitmek bilmeyen yokuşa doğru yürümeye devam ettim.
◆◆◇◆◆
~Beyazıd~ Elimdeki yarısı soğumuş çay bardağını çalışma masasının ahşap zeminine usulca bırakırken, masanın üstündeki fotoğrafa baktım.
"Dönmüşsün..."
Fotoğrafı elime alıp sandalyeye oturdum. Aslında birbirimize uzak sayılmazdık ama lise son sınıfta amansız bir hastalığa yakalanınca mecburen okulu bırakmıştı. Bir müddet o illetle boğuşup aylar sonra okula döndüğündeyse ben çoktan liseyi bitirip üniversiteye geçmiştim. Ağır koşturmacanın telaşı içinde yollarımız ayrılmış; o da buralardan gidip uzun süre dönmeyince bir daha hiç denk gelmemiştik.
Gözümün önüne lise yıllarımız gelirken, yavaşça fotoğrafı masaya bıraktım. Gözümün önüne onunla okulda olduğumuz o eski demler gelince, odanın karanlığında yüzüme kendiliğinden acı tatlı bir tebessüm yayıldı. Lise sıralarında en afili, en dokunaklı şiirleri o okurdu. Hitabet gücü zehir gibiydi.
''Dönmüşsün amma nasıl döndüğün meçhul!''
Hangi tarafına basarak yürüyeceksin, bugün yarın belli olur rengin!
Ayaküstü edilen o birkaç temkinli kelam, onca yılın boşluğunu doldurmaya yetmezdi elbet. Fakat yılların yorgunluğu onu pek savuramamış gibiydi. Yüzü pürüzsüz, kılığı intizamlıydı ama o sükûnetinin ardında sağlam bir duruşu vardı. Eskisi gibi bakışları dikkatliydi. Gözlerindeki o keskin parıltı, etrafında olup biteni süzen o sessiz, tehlikeli uyanıklık yerli yerindeydi.
Ayağa kakıp cama doğru yürüdüm. Camdan dışarıya, mahalleye bakarken derin bir nefes aldım. Bizim buraların derdi büyüktü ama bunu usulünce anlatanı yoktu. Doğrudan nasırlı yüreklere dokunacak bir sese ihtiyacımız vardı. Meydanlarda kuru kuruya bağıran değil, kalemiyle ve kelamıyla kalabalıkları inandıran bir nefese...
"İşte bize İrfan Galip gibi biri lazımdı!"
Eğer rengi değişmediyse, safını başka cephelere kurmadıysa ve lise sıralarında gözlerinde yanan o ateşin külleri hâlâ sıcaksa... İrfan Galip, bizim asıl eksiğimizdi. Yarın ilk iş onu bulmalı, çayını içip nabzını bir yoklamalıydım...