Misafir
18 Ekim 2026
çok heyecanlandım saat gecenin 2,56 sı uyumak istiyorum , ama meraktan uykum kaçtı

Romantik Dram
"Sekiz yıl önce hiçbir şey söylemeden karanlıkta kaybolan bir adam, şimdi aynı sokakta o yangının külleriyle nefes alıyorsa; ne ödenen gizli borçlar saklı kalır ne de o sokağa düşen duman sessizce dağılır."
Tarihi Taşlıkonak Çarşısı'nın kalbinde, portakal çiçeği kokulu Kemerli Dükkân'ı ve hasta babasını ayakta tutmaya çalışan, kimseden minnet dilemeyen gururlu bir kadın: Bahar... Gurbetten yıllar sonra kasabaya buz gibi bir yabancı gibi dönen, fakat asıl savaşı kendi içinde veren marangoz Demir... Bir yanda Miran'ın çarşıyı ele geçirmek için çevirdiği dolaplar ve Tahir Usta'nın sırtındaki borç yükü; diğer yanda nehir kenarındaki çadırlarda yaşam mücadelesi veren Çingene obasının Taş Konak'a karşı verdiği adalet savaşı... Demir'in gizlice ödediği senedin ardındaki büyük sır ortaya döküldükçe, bu taş sokaklarda ne geçmişin defterleri kapanacak ne de iki gururlu insan birbirinin yangınından kaçabilecektir.
İlk 5 bölüm web'de ücretsiz · toplam 12 bölüm
1. Bölüm
Gökçedere nehrinin üzerindeki nemli buğu, sabahsı soğuğuyla henüz dağlara doğru çekilmemişti. Nehrin buz gibi akan suyunun o huzursuz edici şırıltısı, sabahın ağır ve tekinsiz sessizliğini yırtıyordu. Su kenarına dizilmiş, dikiş yerleri artık inatla sökülmeye yüz tutmuş renkli Çingene çadırlarının önünde hafif bir hareketlilik başlamıştı. Yakılan yaş odunların dumanı, ortama sinen isli çay kokusuyla havaya karışıyordu. Obanın yaşlı kadını Güllü Ebe, başındaki oyalı yazmayı çenesinin altında sıkılayarak cılızlaşmış ateşin başında iki büklüm oturuyordu. Nasırlı eliyle maşayı kavrayıp közleri düzeltirken, gözleri nehrin beyaz sisine dikilmiş, içindeki o huzursuzlukla inceden inceye sızlıyordu. Nehir kıyısında, tahta bir leğenin içinde ellerini suya sokmuş çamaşır çitileyen Zeynep ise içindeki fırtınaları dışarıya vurmamak için dudaklarını birbirine mühürlemişti. Yüzündeki derin çizgiler, genç yaşta omuzlarına yüklenen kederin sessiz birer şahidiydi. Yanında dikilen, gözü pekliğiyle tanınan oğlu Emre, anasının ellerindeki morartıyı görünce sessizce öne atıldı. Ağır leğeni anasının ellerinden nazikçe çekip aldı. — Bırak ana, dedi sesini alçak tutarak. Suyun soğuğu zaten kemiğe işledi, gerisini ben taşırım. Zeynep hafifçe doğruldu, sırılsıklam ellerini önlüğüne silerken evladının yüzüne baktı, gözlerinde minnetle karışık bir gölge belirdi: — Sağ ol Emre'm... Ellerin dert görmesin. Gözleri nehrin kıvrılarak uzaklaştığı yöne dalıp gitti. Güllü Ebe ise ateşin başından bir an olsun bile ayırmadığı bakışlarıyla Zeynep'in bu dalgın halini izledi; maşayı közün derinliklerine bastırdı ama tek kelime etmedi. Obanın üzerine çöken bu sessizliğin fırtına öncesi bir sessizlik olduğunu ikisi de biliyordu. Aynı dakikalarda, Taşlıkonak Çarşısı'nın arnavut kaldırımlı dar sokaklarında hayat yavaş yavaş kabuk değiştiriyordu. Tarihi taş binaların arasına sıkışmış ahşap kepenklerin paslı gıcırtıları sokağın sessizliğini bozarken, esnaf dükkânlarını açmaya başlamıştı. Kahveci Rıza, dükkânının önüne tahta tabureleri özenle diziyor, tam karşıda Kasap Halil taze kestiği etleri demir çengellere asıyordu. Sokağın diğer ucunda ise Bakkal Hüseyin, sabahın ilk çuvallarını dükkânının önüne deviriyordu. Kasap Halil, kan lekeli önlüğünü çekiştirerek karşı dükkâna doğru gür bir sesle seslendi: — Hüseyin! Al şu sarı kedini benim dükkânın önünden! Yine ciğer tezgahına dikti gözünü, rızkıma ortak olacak sabah sabah! Bakkal Hüseyin, her zamanki neşeli tavrıyla bıyığını bükerek güldü: — Rızkına engel olma Halil! Veresiye defterini çıkarttırma bana şimdi, sabahın köründe günaha sokma adamı! Sokağın tam ortasındaki, yıllara meydan okuyan tarihi taş çeşmenin başında ise mahallenin dedikoducu iki siması, Sevim ve Hatice Teyze bakır güğümlerini doldurmaktaydı. Hatice Teyze, suyun akışını dinlerken merakla komşusuna doğru eğildi: — Kız Sevim... Duydun mu? Korhan Usta yine bütün gece atölyenin ışığını söndürmemiş. Sabah ezanında bile o taraftan mis gibi talaş kokusu geliyordu sokağa. Sevim Teyze, dolan ağır güğümleri büyük bir ustalıkla kavrayıp omuzlarken derin bir iç çekti: — O atölyenin ışığı yirmi yıldır kolay kolay sönmez Hatice... Yürekte yük çok olunca, insanın gözüne uyku mu girer sanıyorsun? Çarşının en görkemli ama bir o kadar da hüzünlü köşesinde, taş kemerlerini yabani sarmaşıkların sardığı Kemerli Dükkân duruyordu. Burası Bahar’ın kalesiydi. Dükkânın önünden geçen herkesin burnuna, süzülen taze narenciye ve portakal çiçeği kokusu çarpardı. Bahar, dükkânının önündeki ahşap tezgaha kendi elleriyle süzüp hazırladığı portakal yağı şişelerini tek tek, büyük bir titizlikle diziyordu. Yüzünde kimseden medet ummayan, ne pahasına olursa olsun yıkılmayacağını haykıran gururlu ve dik bir ifade vardı. Tam o sırada, sokağın başından bastonuna ağırlığını vererek gelen yaşlı bir adam göründü: Babası Tahir Usta. Bahar, babasını gördüğü an tezgahın arkasından nasıl fırladığını fark etmedi bile. Hızlı adımlarla yaşlı adamın yanına ulaştı: — Baba? Niye kalktın bu saatte ayakta? Dizlerin yine tutmuyordu dün gece, ben açardım dükkânı, bekleseydin ya! Tahir Usta, kızının yorgun ama dik yüzüne mahcup ve kederli gözlerle baktı. Titreyen sesiyle: — Seni böyle tek başına, bu koca dükkânın ve borçların yükü altında görünce benim dizlerimin ağrısı unutuluyor kızım... Benim yüzümden bir gün olsun yüzün gülmedi, rahat bir nefes alamadın. Bahar, babasının nasırlı elini iki elinin arasına alıp sıkıca kavradı; gözlerinin içine korkusuzca, inatla baktı: — Öyle söyleme baba! Sen bu kasabada kimsenin hakkını yemedin, kimseye boyun eğmedin. O borç da kapanacak, bu Kemerli Dükkân da son nefesimize kadar bizim kalacak. İçini ferah tut sen, ezdirmem seni de kendimi de. Sakin başlayan sabah, kasabanın girişinden kopup gelen motor sesiyle aniden altüst oldu. Tozu dumana katarak ilerleyen siyah, lüks bir cip; nehir kenarındaki Çingene çadırlarının hemen dibinde acı bir frenle durdu. Arabanın kapısı sertçe açıldı ve içinden öfkeyle Fatih indi. Arkasından gelen iki iriyarı adamıyla birlikte adeta etrafa dehşet saçıyordu. Fatih, çadırların arasına doğru yürüyüp ortalığı ayağa kaldırırcasına sesini yükseltti: — Ne bu haliniz ulan?! Akşama kadar söküyorsunuz bu döküntüleri buradan! Kasaba girişinde sizin bu sefilliğinizi, bu pisliğinizi çekmek zorunda değilim ben, duydunuz mu beni! Öfkesi dinmeyen Fatih, Zeynep'in henüz biraz önce nehirde çitileyip temizce üst üste koyduğu çamaşır sepetine sert bir tekmeyle vurdu. Sepet devrildi, tertemiz çamaşırlar ve su çamurun içine saçıldı. Bu hakaret karşısında Emre'nin gözü döndü. Bir an bile düşünmeden öne atıldı, Fatih'in tam karşısında dikildi. İki genç adam arasında nefesler kesildi, burun buruna geldiler. Emre, dişlerinin arasından sızan öfkeyle, gözlerinden alev saçarak soludu: — Hop! Yavaş ol züppe takımından çıkma! Anamın çamaşırına da emeğine de bir daha o pis ayağını basarsan, o bacaklarını bu kasabaya gömerim senin! Fatih, karşısındaki genci tepeden tırnağa büyük bir aşağılama ve tiksintiyle süzdü: — Sen kime horozlanıyorsun ulan parazit?! Akşama burada tek bir çadır görürsem dozerle girerim aranıza, babanın çiftliği değil burası, aklınızı alırım sizin! O sırada Güllü Ebe, oturduğu inatçı yaşlı gövdesini yavaşça doğrulttu. Bastonuna dayanarak ayağa kalktı ve doğrudan Fatih'in gözlerinin içine baktı, sesi yaşlı bir nehir gibi derinden ve yankılı çıktı: — Hor gördüğün bu garibanların ahı büyüktür Fatih Efendi! Gün gelir o kibir tahtından nasıl yere çakıldığını, canının nasıl yandığını anlamazsın bile. Hak yerini bulur, bu mazlumların ahı sende kalmaz! Fatih, kadının gözlerindeki o ürpertici inançtan rahatsız olarak küçümser bir gülüşle arkasını döndü. Arabasına bindiği gibi motoru bağırttı, tekerleklerden savrulan tozları obadakilerin üzerine bilerek savurarak hızla uzaklaştı. Günün ortasına doğru, Taşlıkonak'ın tozlu yollarından gelen sarı renkli eski kasaba otobüsü, çarşının girişindeki durakta yorultuyla durdu. Havalı frenlerin çıkardığı tıslama sesinin ardından kapı açıldı. İçeriden inen adam, adeta kasabanın üzerine çökecek fırtınanın habercisi gibiydi. Bu, yıllar önce bu kasabadan büyük bir öfkeyle ve kırgınlıkla çekip giden Demir'di. Üzerinde eskimiş, rüzgârı ve yolu almış deri bir ceket, elinde ise yıpranmış ahşap bir valiz vardı. Yıllar o genç adamın saf yanlarını törpülemiş; yerine bakışları buz gibi, yüz hatları çelikten carved edilmiş sert bir adam bırakmıştı. Demir, ağır ama kararlı adımlarla çarşının içine girdi. O sırada dükkânının önünde olan Kasap Halil işini bırakıp gözlerini yabancıya dikti. Tam karşıdaki Bakkal Hüseyin de elindeki süpürgeyi yere bırakıp hızlı adımlarla Halil'in yanına, sokağın ortasına kadar geldi. Bakkal Hüseyin, sesini istemsizce kısarak mırıldandı: — Halil... Şu gelen Korhan Usta'nın oğlu Demir değil mi la? Yıllar sonra dönmüş ama o bakışlar ne öyle, tanıyamadım bir an, insan yoldaşını yabancı görür gibi bakıyor... Kasap Halil başını salladı, o da gözlerini Demir'den ayıramıyordu: — O ya... Yıllardır ne aradı ne sordu, gurbet adamı değiştirdi sanıyorduk ama baksana Hüseyin, o çocuk gitmiş, yerine buzdan bir adam gelmiş. Doğruca Korhan Usta'nın dükkâna doğru yürüyor. Demir, etraftakilerin fısıldaşmalarına kulak bile asmıyordu. Adımları, Kemerli Dükkân'ın önüne geldiği anda, sanki yer çekimi artmış gibi kendiliğinden yavaşladı. Tezgahın arkasında duran Bahar, dükkândan gelen tıkırtıyla başını kaldırdı; iki genç insan, yılların ve kapanmamış yaraların ortasında göz göze geldi. Bahar, babasının eski dostunun gurbetten yıllar sonra dönen bu adamını çatık kaşlarla, mesafeli ve son derece sorgulayan bir bakışla süzdü. Demir ise duruşunu bozmadan, başıyla tek bir kelime bile etmeden sert, buz gibi bir selam verip yoluna devam etti. Bahar, arkasından uzaklaşan geniş omuzlu silüete bakarken kendi kendine fısıldamaktan alıkoyamadı: — Demir gelmiş... Yıllar sonra, tam da dükkânın başı bu kadar dertteyken buldu dönmeyi. Hayra alamet değil bu... Demir, çarşının en ucundaki, yıllardır kilitli olan o Ahşap Atölye'nin önüne geldi. Elini ahşap kapının paslı demir tokmağına koydu. Derin bir nefes alıp kapıyı ittirdiğinde, gıcırdayan ahşap sesleri içeriye sızdı. İçeride, loş ışığın altında tahta oyan yaşlı Korhan Usta'nın kambur sırtı görünüyordu. Demir eşikte durdu, yıllardır görmediği babasının sırtına bakarken gözlerindeki o buz tabakası ilk defa titredi…
Misafir
18 Ekim 2026
çok heyecanlandım saat gecenin 2,56 sı uyumak istiyorum , ama meraktan uykum kaçtı

Romantik Dram

Romantik Dram

Romantik Dram

Romantik Dram

Romantik Dram

Romantik Dram

Romantik Dram

Romantik Dram