Bölüm 4 / 4
ZAMANSIZ SORU
Hayat bize oyunlar oynamaya bayılırdı. Özellikle biz planlar yaparken kendi hamleriyle bizi bambaşka konumlara getirirdi.
Öylece duruyordum. Lalanın bakışlarını benim üstümde hissederken sadece Şehzade Mustafa'ya bakıyordum.
İnanmıştım. Ben zamanda yolculuk yapmıştım ama bu nasıl olmuştu? Böyle bir şeyin imkanı var mıydı?
Bunu iyice düşünmeliydim mutlaka buna sebep olan bir şeyler vardı. Şehzade Mustafa hızla arkasını dönüp balkona doğru ilerlemeye başlarken Lala sakince onu takip etti.
Benim de mi takip etmek gerekiyordu? O sırada Behram Ağa'nın sözü aklıma geldi. 'Şehzadenin izni olmadan huzurdan ayrılamazsın.'
Kendime sakinlik dilerken Lala'nın adımlarını takip ettim. İpek perdelerin arkasından süzülen güneş ışığı gözlerime değerken eşikten adımı attım.
Ağzım açıldı. Burası... Muhteşemdi. Yemyeşil bir bahçe gözüküyordu, süs havuzları Osmanlı'nın laleleri, gülleri, büyük görkemli ağaçlar, bazı kısımlarda yer alan çardaklar göz alıcı bir dizaynla yapılmış gibiydiler.
Resmen mermer trabzanlara koşup bakacak gibi olurken Lala'nın ölümcül bakışları ve Şehzade Mustafa'nın bakışlarıyla karşılaştım. Dikkatliydi.
"Beğendin olaki Hekim Hatun!" Şehzade Mustafa'nın kelamıyla gözlerim bahçeye bir kez daha kaydı. Tebessüm ederek geri ona döndüm. "Muhteşem, her şey harika gözüküyor."
Lala Şehzade Mustafa'ya baktı. "Sana söyledim Lala anlamadığım kelamlar söyler diye."
Şehzade Mustafa bu cümleyi kurarken dudağımı dişledim. Uyum sağlamaya çalışsam bile kelime dağarcığım buna izin vermiyordu. "Hangi diyardansın, kaza, köy..." diye durarak soran Lala'ya baktım.
Şehzade Mustafa da tıpkı Lala gibi cevabımı merak ediyordu. Kendisi de sormasını rağmen. Bakışlarını takip ettim. Masanın üzerindeki kağıtlardaydı. "Ben..."
Cümlemim devamı gelmezken Şehzade Mustafa konuştu. "Bundan böyle Hekim Hatun denile sana. Adını bilmeyen çok ola."
Yağmur ne vardı ki benim ismimde! Tamam dönemsel olarak sorun olabilirdi ama... Desem bile itiraz etmeden ona bakmaya devam ettim. Tam karşısındaydım ben Lala sağ yanında duruyordu.
Bir kaç adım arkasındaki ahşaptan yapılan görkemli koltuğuna oturup kaftanını arkaya attı. Resmen bir dizi sahnesi seyrediyordum.
"Yaram iyileşinceye dek bana nezaret edesin."
"Ama Şehzadem sizin hekimleriniz..." Lala yine itiraz ederken Şehzade elini ona doğru kaldırdı. Lala başını eğip susarken Şehzade Mustafa devam etti. " Sonrasında ise sancaktaki darüşşifada vazife alırsın."
Şehzade Mustafa'nın sözleri odanın içinde yankılanırken artık yerimde duramadım birkaç adım daha ona yaklaştım.
Benim adıma kararları almış, ismime kalacağım yere çoktan karar vermişti. "Şehzade Mustafa..." dememle hem o hem de Lala aynı anda bana baktılar.
Derin bir nefes aldım. "Bütün bunlara karar verirken bana da sorsaydınız keşke."
Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı. Lala'nın yüzü sertleşti. "Hatun!" diye çıkıştı. "Şehzademizin kelâmı üzerine kelam olunur mu? Haddini bilesin."
Ben ise gözümü ondan ayırmadan yalnızca Şehzade Mustafa'ya baktım. "Ben kimsenin himayesine girmek istemedim."
Sessizlik... Lala yerinde duramazken Şehzade Mustafa'nın bakışları uzun süre yüzümde kaldı. Ne düşünüyordu acaba?
Sonra ağır ağır konuştu. "Bu sancakta belirli esaslar vardır ve herkes ona göre yaşar."
O esasları da sen mi belirliyorsun demek istesem bile dilime hakim oldum. "Ben sizin sancağınızdan değilim."
Bu kez Lala gerçekten öne çıktı. Siniri yüzünden anlaşılıyordu. "Şehzadem! Bu hatunu..."
Mustafa başını yalnızca bir kez çevirdi ve Lala sustu. Tek bir bakış... Başka hiçbir şeye gerek kalmamıştı.
İlk defa bu adamın gerçekten nasıl bir otoritesi olduğunu görüyordum. Alışkın olmadığım bir dünyaydı.
Şehzade Mustafa yeniden bana döndü. "Yaklaş." Oturduğu yerden elini kaldırarak çağırdı.
Bir an tereddüt ettim. "Hatun."
Ses tonu biraz daha sertleşmişti. Lala sessizce bize bakarken ilk defa gerildim. İdam... Bu dönemde olan şeylerdi ve ben Şehzade'ye kafa tutuyordum.
İstemeden birkaç adım daha yaklaştım. Aramızda yalnızca iki adım kalmıştı.
Kahverengi gözleri doğrudan gözlerimin içine baktı. Sertti. Ama öfke göremedim. "Sen nereden gelirsin bilmem."
"Kimin neyisin bilmem lakin artık bu sancaktasın ve kaidelerimize uyacaksın."
Dudaklarından dökülen her kelam otoriterlik kokuyordu. İlk defa bakışlarımı kaçırdım. Benim kendi zamanına bir an önce dönmem gerekiyordu.
Bir an sustu. Hafiften öne doğru eğildi. "Kelâmına dikkat edesin."
Alttan altta Lala'ya baktım bir bakıma rahatlamış gibiydi. Şehzade Mustafa'nın sesi asla yüksek değildi ama istenilen etkiyi bırakıyordu.
Başımı hafifçe kaldırdım Şehzade Mustafa'ya baktım. Birisi benimle 21. yüzyılda böyle konuşsa adıma karar verse başka şeyler olacakken şimdilik uysaldım.
"Ben saygısızlık etmek istemedim." Tek diyebildiğim buydu. "Sözün kabalık içindi demem."
Beklemediğim kadar sakindi ve çabuk bir cevaptı. İyice geriye doğru yaslandı. "Lakin herkes benim kadar sabırlı değildir."
Bu cümle ilk defa tehdit gibi değil de uyarı gibiydi. Kurallara uymazsam neler olacağının kapalı bir uyarısı.
Derin nefes aldım. "Peki." Bu cümleyi kuran gerçekten ben miydim? Elime tırnaklarımı geçirdim.
Dün ormanda bu kadar otoriter değildi, daha rahat bir tavrı vardı. Acaba sebep sancakta olması ve Lala'nın olması mıydı?
Bir süre ikimiz de sustuk. Lala da ses etmeden beklerken aklıma buraya gelme amacım geldi. Sakin olmalıydım. Ricacı olmalıydım.
Kocaman tebessüm ettim. "Şehzadem." Öyle içten dedim ki Lala bile şaşırarak baktı. Şehzadenin de gözleri kısıldı.
"Benim bir çantam olacaktı ona ihtiyacım var." dememle Lala ve Şehzade Mustafa birbirine baktı. Anlamamışlar mıydı?
Nasıl anlatacaktım. İki elimle omzuma bir şey asıyormuş gibi yaptım. "İçine eşya koyulan bir şey."
Lala kaşlarını çattı. "Tuluk mudur?"
Başımı sağa sola salladım. Ama tuluk neydi ki? Onu da ben bilmiyordum ama yine de cevap verdim. "Hayır."
"Heybe?" dedi bu sefer Lala. Aslında benziyordu ama tam da değildi. "Hayır."
İki elimle yeniden tarif ettim. "Omza takılır içinde kitap vardı."
Mustafa dikkatle dinliyordu. Bir anda aklıma kelime geldi. "Bohça evet bohça." deyip elllerimi birbirine vurup bir anlık yerimde zıpladım.
"Estağfur tövbe!" deyip Lala bakışlarını kaçırırken Şehzade Mustafa sanki bu durumdan keyif alıyor gibiydi.
Hemen yaptığımın farkına varıp durdum. Lala gibi ellerimi önümde birleştirdim. İlk defa yapıyordum.
Şehzade Mustafa bana bakmaya devam ederken Lala başını kaldırdı. "Esvap bohçası mı?" demesiyle derin bir nefes aldım.
"Evet! Ona benzer Lala. " dememle ağzını açıp kapadı. Ona Lala dememe mi şaşırmıştı? "Onu bulmam gerek."
"Neden?" diye sordu Şehzade Mustafa sessizliğini bozarken. "İçindeki kitap benim için çok önemli. Belki geri dönüşüme..."
Beni buraya getiren şey o olabilirdi. Yani aklıma gelen oydu.
Şehzade Mustafa uzun süre yüzüme baktı. Tek kelime eden yoktu. Ayakta durmaktan da sıkılmıştım.
Bana gerçekten inanıyor muydu? Yoksa beni hâlâ meczup mu sanıyordu?Bunu anlamak mümkün değildi.
"Nerede kaybettin?" diye sormasıyla hemen cevap verdim. "Ormandan yani uçurumdan atlarken omzumdaydı."
Kurduğum cümleyle bir anda ayağa kalkmasıyla bir an geriye gittim. Lala da başını hafiften eğdi. "Atmaca."
Kapının açılma sesi gelirken benim tık gerimde durduğunu hissettim. "Buyurunuz Şehzadem."
Şehzade Mustafa kollarını arkasına koyarken yüzü asıldı. Omzu ağrımış olmalıydı. Mesleği deformasyonla konuştum. "Daha yavaş hareket edin."
Bir şey demezken bakışlarımı kaçırdım. "Dün gece düştüğümüz nehir kıyısı, ormanın içindeki uçurumum her yanını aranasın."
Atmaca başını eğdi. "Emredersiniz Şehzadem Ne aransın?"
Mustafa bana bakıp omzunu hafiften oynattı. "Hatunun tarif ettiği bohça, içinde kitap varmış."
Atmaca hiç soru sormadı. "Başüstüne." demesiyle Şehzade Mustafa devam etti. "On kişi al, nehir boyunu da arayasınız. Hiçbir taşın altı eksik kalmaya."
Sevindim. Hala bir ihtimal vardı ve Şehzade Mustafa dediğime önem vermişti.
"Emredersiniz." Atmaca'nın adım seslerini duyarken derin bir nefes aldım. "Eğer dediğin yerdeyse bulunur."
İlk defa içime küçücük bir umut düştü. "Teşekkür ederim." Dudaklarımdan kendiliğinden dökülüverdi.
Şehzade Mustafa cevap vermedi. Yalnızca kapıya doğru baktı. "Artık çekilebilirsin."
Tırnaklarım elime iyice battı. Aslında dizilerde gördüğüm kadarıyla biraz geri geri çıkıp döndüklerini hatırlasam bile yapasım yoktu.
Tam geri döndüm eşikten geçecekken arkamdan sesi geldi. "Hekim Hatun."
Sinirli olsam bile sessizce döndüm."Burada vakit geçirdikçe bizim lisanımıza ve esaslarımıza alışasın."
İstemeden gülümsedim. "Mecbur muyum?"
Bana doğru bir kaç adım attı. Bu adamın yüz ifadesini anlamak zordu. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir ifade oluştu. Gülümseme miydi yoksa bana mı öyle geliyordu. Anlamıyordum.
"Kendi selametin için." Kahveleri meydan okurken sadece gözlerimi kırpıp arkamı döndüğüm gibi hızlıca bu yoğun havayı terk ettim.
Kapının ağır kanatları usulca açılırken derin bir nefes verdim. Sanki içeride geçirdiğim birkaç dakika değil, birkaç yıl geçmişti.
Tam o sırada yan taraftan tanıdık bir homurtu yükseldi. "Çıktın nihayet."
Başımı çevirdim. Behram Ağa, iki elini kuşağının üzerine koymuş, beni baştan aşağı süzüyordu.
"Şehzademizin huzurundan sağ salim çıkabilen herkes bahtlıdır."
Kaşlarımı kaldırdım. Bu da ne demekti? "Yani çıkamayanlar da mı oluyor?"
Behram Ağa gözlerini devirdi. "Dilin var ya..." Ah bir bilse bu dönemde olmasam daha neler derdim. Çantam gelene kadar sakin kalmalıydım.
Parmağını bana doğru salladı. "Sana bir gün büyük bela açacak." Yani bu dönem için düşününce evet.
Konuyu boş verdim. "Çok acıktım Behram Ağa." Behram Ağa arkasını dönüp yürümeye başladı. "Haydi."
"Nereye gidiyoruz? Yemek yemeye mi?" Bana omzunun üzerinde dönüp baktı. "Harem Kasrı'na."
Harem kelimesini duyunca istemsizce yutkundum. Benim bildiğim harem muhteşem yüzyıl'daki entrikalar, Valide Sultan, Hürrem Sultan, Mahidevran...
Bir anda aklıma gelen bütün isimleri kafamdan kovmaya çalıştım. Sakin ol Yağmur. Kimse seni cariye yapmıyor. Köle değilsin. Sadece misafirsin.
Hem Darüşşifa dedi belki bitkileri tedavileri birinci elden öğrenme imkanım olurdu. Bu mükemmel bir fırsattı.
Kafamdaki düşünceleri kovdum. "Yemek..." diyerek hızlıca yürüyüp biraz yanına doğru geçerken beni süzdü. "Hele bir gidek aş yersin."
Geri Behram Ağa'nın bir tık gerisinde yürümeye başladım. Bu sefer geçtiğimiz yollar farklıydı. Koridor gittikçe aydınlanıyordu. Taş duvarların yerini açık revaklar almıştı.
Mermer sütunların arasından güneş ışıkları süzülüyor, rüzgâr yasemin kokusunu beraberinde getiriyordu. Aşağıda geniş bahçeler uzanıyordu.
Sıra sıra dikilmiş laleler, beyaz güller, ince uzun servi ağaçları, ortalarında ise küçük mermer havuzlar, suyun sesi insanın içini garip şekilde dinlendiriyordu.
İstemeden yavaşladım. "Çok güzel!" Her yer harikaydı. Behram Ağa arkasına bakmadan konuştu.
"Her gördüğün yerde duracak olursan akşama varamayız." demesiyle yürümeye başladım. "Bir dakika kalsaydık."
Bu manzaranın tadını çıkarmak isterdim. Çiçeklere dokunup, koklamak isterdim. Acaba istediğim zaman buraya çıkabilir mıydım?
"Bakmayasın." Anlamamıştım. "Niye?"
"Çiçek kaçmaz." İçimden güldüm. Çiçek kaçmaz mı demişti o? Ne değişik bir adamdı..
Bir süre sonra yüksek taş duvarlarla çevrili başka bir avluya geldik. Kapının iki yanında yine nöbetçiler duruyordu.
Kapının üzerindeki oyma kitabeleri görünce istemsizce başımı kaldırdım. Behram Ağa durdu.
"Bundan ötesi Harem Kasrı." demesiyle başımı salladım. "Ben burada mı kalacağım?"
"Şehzademiz öyle buyurdu." Değişik bir şeydi? Bir şey söyleyen bir kişinin her cümlesinin emir olması. "Ne kadar süre kalacağım?"
Behram Ağa omuz silkti. "Onu bir tek Allah bile!"
İçime yine aynı sıkıntı çöktü. Gerçekten dönememe ihtimali ilk kez bu kadar ağır hissettirdi.
Derin bir nefes alırken kapı açıldı. İçeri girer girmez beni bambaşka bir dünya karşıladı.
Burası sabah gördüğüm taşlıktan daha sakindi. Hiç düşündüğüm gibi değildi. Sadece dinginlik ve kendisine ait küçük bir bahçe..
Hatta kuş sesleri bile duyuluyordu. Ben burada mı kalacaktım?
Tam o sırada genç bir kız telaşla koşarken neredeyse bana çarpıyordu. "Ay!"
Son anda durabildi. Kocaman ela gözleri korkuyla açıldı. "Affola!" derken hemen eğildi. "Affola ağam."
Çok tatlı bir enerjisi var gibiydi. Behram Ağa derin bir nefes verdi. "Bir gün şu ayaklarına da söz geçiresin Gülnihal."
Kız mahcup mahcup gülümsedi. "Gayret ederim ağam."
Sonra merakla bana baktı. Gözlerini kırpıştırdı. Bir şeyler merak ediyor da soramıyor gibiydi. Ve dayanamadı. "Bu Hekim Hatun mu?"
Bu sancakta her şey ne kadar hızlı yayılıyordu. Bir de teknoloji yokken. Behram Ağa homurdandı. "Evet odur."
Kızın yüzü bir anda aydınlandı. Neden bu kadar mutlu olmuştu ki. "Gerçekten mi?" derken bana yaklaştı. "Gözlerin çok güzel."
Bir anda geri çekilirken kafasını eğdi. Şaşkınlıkla gülümsedim. "Teşekkür ederim. Seninde gözlerin çok güzel."
Behram Ağa boğazını temizledi. "Övgüyü sonra edersin. Evvela iş." deyip önümüzden yürümeye başlarken Gülnihal ile yanyana yürümeye başladık.
Birbirimize bakarken gülümsedik. İlerde küçük taş bir patikadan geçtik. Ana harem binasının biraz ilerisinde, bahçeye bakan daha sakin bir bölüm vardı.
Diğer yapılardan biraz ayrı duruyordu. İki katlı değildi.Tek katlı bir yapıydı onünde küçük bir sundurma, pencerelerinin önünde sardunyalar, yan tarafında nar ağacı ve bir kaç meyve ağacı vardı.
Kapısının önünde ise beyaz taşlardan örülmüş minicik bir oturma sekisi vardı. Behram Ağa eliyle gösterdi. "İşte. Bundan böyle mekânın burasıdır."
Şaşkınlıkla etrafa baktım. "Burası bana mı ait? Burada mı kalacağım?" deyip hızla önüne geçip heyecanla yapıya bakmaya başladım. "Şehzademizin emri öyledir."
İçeri girdim. Oda beklediğimden büyüktü. Bir köşede sedir, karşı duvarda ceviz ağacından yapılmış büyük bir dolap, işlemeli küçük bir masa, bakır bir ayna vardı. Pencereden ise doğrudan bahçe görünüyordu.
Güneş ışığı içeriyi sıcacık aydınlatıyordu. İstemeden gülümsedim. Burası çok güzeldi. Gitmenin bir yolunu bulana kadar tatil yapıyor gibi düşünebilirdim bence.
Behram Ağa içeri gelmesiyle ona doğru döndüm. "Çok güzel." Kafasını sağa sola salladı. "Gülnihal."diye seslenmesiyle kapıda belirdi. "Buyur ağam."
"Bugünden sonra Hekim Hatun'un hizmetini sen göresin." demesiyle kız heyecanla eğildi. "Başüstüne."
Ben de sevinmiştim buna. Çünkü onu ilk dakikadan sevmiştim. Behram Ağa da odaya bir göz gezdirirken Gülnihal konuşmaya başladı. "Nakış işlemeyi pek beceremem, yemek yapmayı da. " deyip devam edecekken Behram Ağa öksürdü.
"Konuşmayı çok iyi becerir ve severim." Behram Ağa iki elini göğe kaldırdı. "İşte ondan korkarım."
Ben istemsizce güldüm. Gülnihal da gülmeye başlarken Behram Ağa söylenerek kapıya yöneldi. "Biriniz susmaz, ötekiniz de susanı bulmaz."
Tam çıkacakken durdu. Bana döndü. Yüzündeki ifade bu kez ciddiydi. "Hekim Hatun Şehzademizin himayesindesin. Bu, burada yaşayan herkes için büyük güvencedir."
Bir an sustu. "Bak sana ehemmiyet verile ama aynı vakitte büyük mesuliyettir, bilesin."
Behram Ağa'nın çıkmasıyla Gülnihal hızlıca odanın kapısını örttü. Sessizlik sadece bir kaç nefes kadar sürmüştü.
Sonra Gülnihal dayanamayıp yanıma sokuldu. Alçak sesle fısıldadı: " Bir şey sorabilir miyim?"
Gözlerimi devirirken sedire oturdum. Öyle heyecanla bakıyordu ki hayır diyemedim. "Hadi sor."
Gerçekten bana doğru eğilip fısıldayarak konuştu. "Şehzademiz gerçekten yakışıklı değil mi?"
Elimi alnıma götürdüm. Ah bu kız! Bunu merak etmişti de. Desine elimi kaşıma götürüp kaşıdım. Şehzade Mustafa.
Kalın kaşları, kahverengi gözleri, konuşurken yüzündeki o ağır ifade ve en çok da 'Bugünden sonra benim himayemdesin.'
İstemsizce gülümsedim. "Yakışıklı." Söylediğim cümleyi duyunca iki saniye donup kaldım. Ben az önce ne demiştim ya. Adam beş yüz yıl önce yaşamış Yağmur kendine gel.
Derin nefes aldım. Gülnihal'e baktım. Otuz iki diş bana bakıyordu. Hemen boğazımı temizledim. "Ben çok açım."
Bunu söylememle hemen doğruldu. "Hemen getiriveririm." deyip hızlı adımlarla odadan çıkıp gitti.
Onun çıkmasıyla yavaşça ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdüm. Müştemilatın küçük odasının kafesli penceresinden dışarı baktım. Sabah güneşi bahçeye vuruyordu.
Serviler, güller,mermer yollar,şadırvanın şırıltısı, uzakta yürüyen cariyeler, her şey o kadar sakindi ki...
Dün ölümden kaçan insan ben değilmişim gibi. Farklı bir moddaydım. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
Olanları düşündüm bir şey vardı. Gözden kaçırdığım bir şey. İlk aklıma gelen lobideki kızın cümleleri sonra kitabı veren adam dedikleri ama asıl şey kitapta okuduğum son cümle...
Tabi ya, tam okuduğum o harflerden sonra olan olmuştu. Heyecanla içerde dolaşmaya başladım. Tekrar kitaba ulaştığımda o harfleri okumamla geri dönecektim değil mi?
Tam o sırada kapı vuruldu. "Hekim Hatun?"
"Gel." dememle Gülnihal elinde büyükçe bir bakır siniyle içeri girdi. Yüzünde yine aynı sıcak tebessüm vardı. "Aş getirdim."
Burnuma öyle güzel kokular geldi ki, resmen midem guruldadı. Gözlerimi kocaman açarken tepsiye baktım.
Sinide küçük bir bakır tabak içinde beyaz peynir, taze çökelek, bal ve kaymak vardı. Yanda kokusu burnuma dolan sıcak ekmek.
Gülnihal kenarda duran bir şeyi açıp tepsiyi üzerine koymasıyla hemen yere çöktüm. Çok açtım. Açılışı yan tarafta ince belli olmayan ama kulpsuz küçük porselen fincana benzeyen kapta sıcak tarçın kokulu sütle yaptım. Ahh üzüm, incir ve kayısı da vardı. Güzel bir sofraydı. "Sabah taamı için geç oldu ama ben getiriverdim sana."
"Sabah taamı." diyerek tekrar ettim. Bu sefer başını salladı. "Afiyet ola."
Tam oturacakken durdu. "Bir isteğin olur mu?" demesiyle sağa sola kafamı salladım. "Otur yiyelim."
"Taşlığa gitmem gerek." deyip çıkarken ses etmedim. İlk lokmayı almamla dudağımı dişledim bu kadar lezzetli olabilir miydi?
Farkına varmadan tepsinin yarısını mideme indirmişken geriye yaslandım. Elim karnımdayken odayı dikkatlice inceledim.
Sedirin üzerine nakışlı yastıklar dizilmişti. Bir köşede ceviz ağacından yapılmış sandık, bakır ibrik, işlemeli rahle, küçük bir kitaplık, duvar boyunca uzanan raflarda boş seramik kaseler, pencerenin önünde saksıya dikilmiş beyaz yasemin, odanın her köşesi mis gibi sedir ağacı kokuyordu.
Tam o sırada kapı yeniden vuruldu. "Gel." dememle yine Gülnihal gelmişti. "Nigar Kalfa buyurdu. Mahidevran Sultan Hazretleri seni görmek ister Hekim Hatun?"
Yutkundum. Neden beni görmek istiyordu? "Vakit kaybetmeye dedi." Gülnihal bunu eklerken yerden destek alarak kalktım.
"Haydi. Gidelim bakalım." Gülnihal kapımı açmamla dışarı çıktım. Bir heyecan beni basarken arkama baktım. Gülnihal de geliyor mu diye?
Tam o sırada tanıdık bir ses duyuldu. "Bre Hekim Hatun!" Behram Ağaydı. Elindeki uzun değneği yere vurdu.
"Şehzade Validesi bekletilmez. Hadi kıvrak." deyip değneğiyle yolu gösterip önden gitmeye başlarken onun adımlarına uyum sağladım.
"Geliyorum." Behram Ağa önden giderken konuşmaya devam etti. "Sultanın huzurunda da usulü unutmayasın."
"Neyi?" dedim gerçekten anlamamıştım. "Eğilmeyi." Derin nefes aldım. Sakin ol Yağmur. "Tamam."
"Tamam değil..." deyip bir anda bana dönüp parmağını kaldırdı. "Başüstüne dersin."
Dikkatlice bana baktı. Söylememi mi bekliyordu? "Haydi gidelim." dememle kafasını sağa sola salladı. "Vayy ki ne vayy bir asimiz eksikti."
Dönüp yoluna devam etmesiyle takip ettim. Yollar artık biraz tanıdıktı. Cariyeler taşlığı, revaklar, şadırvan sonra büyük ceviz kapılar ve yukarı çıkan merdivenler...
Bu kez geçtiğimiz yolun tanıdık geldiğini fark ettim. "Ben buradan geçtim." Mırıldanmama rağmen duymuştu. "Şehzadenin dairesiyle Valide Sultan dairesi yan yana olur."
Demek o yüzdendi. Kısa bir yürüyüş sonunda koridorlar daha sessizleşti. Duvarlardaki işlemeler arttı. Yerlerdeki halılar daha kalınlaştı.
Kapının önünde iki hadım ağa bekliyordu. Nigar Kalfa bizi görünce gülümsedi. "Hadi Ağam hadi."
Nigar Kalfa'nın kapıya dönmesiyle kapılar açıldı. Behram Ağa ise son kez bana eğildi. "Korkmayasın. Eğilmeyi unutursan bu kez ben kurtaramam."
İçeri girdim. Oda, Mustafa'nın odasından daha aydınlıktı. İpek perdeler, altın işlemeli minderler,gül kokusu, pencereden süzülen güneş...
"Sultanımmmm." Behram Ağa'nın en önde kurduğu uzun cümleyle karşıma baktım.
En başta ise yüksek sedirde oturan zarif bir kadın. Onu görmemle bu sefer hafiften başımı eğdim. Behram Ağa bana memnun bir bakış atarken göz ucumla etrafa baktım.
Mahidevran Sultan bu olmalıydı. Üzerinde zümrüt yeşili kaftanı vardı. Başındaki incili örtü onu olduğundan da heybetli gösteriyordu.
Bakışları sert değildi. Ama otoritesi hissediliyordu. Tıpkı oğlu gibi.
Hemen sağ tarafında işlemeli minderde genç bir kadın oturuyordu. Bu da kimdi ki?
Karnı belirgindi. İki eliyle karnını okşuyordu. Bu... Şehzade Mustafa'nın eşi yani gözdesiydi mi? Garip hissettim. Başka bir ihtimal yok gibiydi.
Nigar Kalfa hafifçe dirseğime dokundu. Bakışlarını takip ederken bir tık daha öne çıktım.
Mahidevran Sultan yumuşak bir sesle konuştu. "Yaklaş Hekim Hatun." Birkaç adım daha ilerledim.
Bakışlarımı biraz daha kaldırdım. O ise dikkatlice beni süzdü. Karnı belirgin kadının bakışları ise öfke doluydu.
Mahidevran Sultan ince ama tok sesiyle konuştu. "Sensin demek."
Kimdim ben? Merakla sözlerinin devamını bekledim. "Şehzademin canını kurtaran."
Odanın içindeki herkes bana bakıyordu. Yutkundum. "Vazifesini yapmıştır Sultanım. Malum hekim ola kendisi." dedi öfkeli bakan kadın.
Mahidevran Sultan kadına baktı ama bir şey söylemedi. "Denildiği gibi vazifemi yaptım."
Bunu dememle bana bakıp başını hafifçe salladı. "Şehzadem kolay kolay kimseyi himayesine alıvermez."
Bu cümlede hem merak hem de ince bir yoklama vardı. Yan tarafında oturan öfkeli kadın yerinden kıpırdandı. Gözlerinde bir korku gördüm ilk defa bir o kadar da merak ve kıskançlık vardı.
Tam o saniyede emin oldum. Kendisi Şehzade Mustafa'nın gözdesiydi. Evlatları olacaktı.
O sırada Mahidevran tekrar konuştu. "Anlat bakalım Hekim Hatun kimsin sen?"
Sorduğu soruyla ilk defa Behram Ağa'ya baktım. Neden beni bu kadar merak ediyorlardı? Hem hani Şehzadenin emri vardı kimse sorgulamayacaktı beni. Bu da bir sorgulama sayılmaz mıydı?
Sorulan zamansız soruyla yutkundum.