MyStoryBölüm 3 / 25

Bölüm 3 / 25

Fotoğraftaki Tarih

Fotoğrafa uzun süre baktım.

İlk tepkim inkâr etmek oldu. İnsan bazen gözlerinin önündeki gerçeği kabul etmek yerine, onun yanlış olabileceğine inanmayı seçer. Ben de öyle yaptım. Görüntü bulanıktı. Işık yüzün bir kısmını gölgede bırakıyordu. Belki de bana benzeyen başka bir kadındı.

Ama gözlerimi her kapatıp açtığımda aynı şeyi görüyordum.

Kendimi.

Fotoğrafın arkasında herhangi bir not yoktu. Sadece alt köşede, neredeyse silinmiş bir tarih vardı.

17.10.

Telefonu yatağın üzerine bıraktım. Pencereye gidip perdeyi araladım. Deniz karanlıktı. Otelin iskelesi, dalgaların arasında belli belirsiz görünüyordu.

Fotoğrafın çekildiği yer orasıydı.

Bundan emindim.

Saat sabahın dördüne geliyordu. Uyuyamayacağımı anlayınca üzerime bir hırka geçirip odadan çıktım. Bu kez koridorda kimse yoktu. Merdivenlerden inerken her basamakta durup dinledim. Otel sessizdi; yalnızca uzaktan gelen dalga sesi duyuluyordu.

Resepsiyonda Nermin Hanım'ın yerine başka biri oturuyordu. Genç adam başını kaldırıp bana baktı.

“Arşive gideceğim,” dedim.

“Bu saatte mi?”

“İşimin bir parçası.”

Bir an tereddüt etti. Sonra başıyla koridorun sonunu işaret etti.

“Kapı kilitli. Anahtar müdürde.”

“Demir Bey nerede?”

“Üst katta.”

Teşekkür edip merdivenlere yöneldim.

Demir'in odasının önüne geldiğimde kapının aralık olduğunu gördüm. İçeriden ışık sızıyordu. Kapıyı çalmayı düşündüm ama içeriden gelen ses beni durdurdu.

“Hayır. Fotoğraf ona ulaşmış.”

Bir sessizlik oldu.

“Biliyorum. Bu kadar erken olacağını ben de düşünmedim.”

Sesini tanıyordum.

Demir.

Bir süre daha bekledim. Ardından başka bir ses duydum. Telefonda konuşan kişi bir şey söylemiş olmalıydı; Demir'in cevabı daha sert çıktı.

“Onu yeniden kaybetmeyeceğim.”

Geri çekildim.

Ayağım koridordaki küçük bir sehpaya çarptı. Üzerindeki cam vazo hafifçe sallandı.

İçerideki ses kesildi.

Kapı açıldı.

Demir karşıma çıktığında yüzünde şaşkınlık yoktu. Sanki orada olduğumu zaten biliyordu.

“Dinlemek için güzel bir saat seçmişsiniz.”

“Kapınız açıktı.”

“Bu, konuşmamı dinleyebileceğiniz anlamına gelmiyor.”

“Beni yeniden kaybetmekten söz ettiniz.”

Yüzü sertleşti.

“Yanlış duymuşsunuz.”

“Bana benzeyen bir kadının fotoğrafını aldım. Sekiz yıl önce ölmüş olduğum yazıyor. Şimdi de beni kaybetmekten söz ediyorsunuz. Daha neyi yanlış duyabilirim?”

Demir cevap vermedi.

O sessizlikte, ona ilk kez gerçekten öfkelendiğimi fark ettim. Bütün gece korkmuştum. Ne olduğunu bilmediğim için kendimden şüphe etmiştim. Ama karşımdaki adam, sanki benim hayatım hakkında karar verme hakkına sahipmiş gibi davranıyordu.

“Bana gerçeği söyleyin.”

“Gerçeği kaldırabileceğinizi bilmiyorum.”

“Bu kararı benim yerime vermeyin.”

Birbirimize baktık.

Sonra Demir kapıyı biraz daha açtı.

“İçeri gelin.”

Odası beklediğimden sadeydi. Masanın üzerinde birkaç dosya, açık bir dizüstü bilgisayar ve yarısı içilmiş bir fincan kahve vardı. Duvarın yanında duran kitaplığın alt rafında eski bir fotoğraf çerçevesi bulunuyordu. Camı duvara dönüktü.

Demir masasına geçti.

“Fotoğrafı kim gönderdi?”

“Bilmiyorum. Bilinmeyen bir numaraydı.”

“Numarayı silmeyin.”

“Bana emir vermeyi bırakın.”

Başını kaldırdı.

“Bunu sizi korumak için söylüyorum.”

“Beni kimden koruyorsunuz?”

Demir'in parmakları masanın kenarında durdu.

“Bunu henüz bilmiyorum.”

Ona inanmak istemiyordum. Ama sesindeki yorgunluk gerçekti. Bu adam yalnızca bir şeyler saklamıyordu; sanki yıllardır bir şeyin olmasını engellemeye çalışıyordu.

“Arşive gitmek istiyorum,” dedim.

“Hayır.”

“Orada benimle ilgili kayıtlar var.”

“Orada olmaması gereken kayıtlar var.”

“Aradaki farkı açıklayın.”

Demir ayağa kalktı ve kitaplığın alt rafına yöneldi. Çerçeveyi eline aldı. Bir an tereddüt ettikten sonra bana uzattı.

Fotoğrafta genç bir kadın ve küçük bir kız çocuğu vardı. Kadın kameraya bakmıyordu. Çocuğun yüzünü ise fotoğrafın kenarındaki bir parmak gölgeliyordu.

“Bu fotoğrafı nereden buldunuz?” diye sordum.

“Oteldeki eski kayıtlardan.”

“Kadın kim?”

“Bilmiyorum.”

“Yine aynı cevap.”

Demir fotoğrafı geri aldı.

“Çünkü bu kez gerçekten bilmiyorum.”

Masasının çekmecesini açıp küçük, metal bir anahtar çıkardı.

“Arşivin alt katında eski kayıtların tutulduğu bir bölüm var. Normalde kilitli. Oraya girmek istiyorsanız benimle geleceksiniz.”

Anahtarı uzattı.

Neden fikrini değiştirdiğini anlayamıyordum.

“Bana neden yardım ediyorsunuz?”

Demir'in bakışları yüzümde durdu.

“Çünkü bu dosya yalnızca sizin geçmişinizle ilgili değil.”

“Peki kiminle ilgili?”

Anahtarı avucuma bıraktı.

“Benimkiyle de.”

Arşivin alt katı, binanın geri kalanından daha soğuktu. Dar merdivenlerden indikçe rutubet kokusu ağırlaşıyor, tavandaki lambalar aralıklarla titriyordu.

Demir önden yürüyordu. Elindeki fener, rafların üzerinde uzayan gölgeleri hareket ettiriyordu.

“Burada ne arıyoruz?” diye sordum.

“Eski ölüm kayıtları.”

“Bütün kayıtlar mı?”

“Yalnızca 17 Ekim tarihli olanlar.”

İçimde bir şey sıkıştı.

Demir bunu fark etmiş gibi durdu.

“Bir şey hatırladınız mı?”

“Hayır.”

Yalan söyledim.

Tarihi gördüğümde zihnimin derinliklerinde kısa bir görüntü belirmişti. Yağmur, ıslak taşlar ve uzaktan gelen bir kadın sesi. Ama görüntü o kadar hızlı kaybolmuştu ki gerçek olup olmadığından emin değildim.

Rafların sonuna ulaştık.

Demir bir kutuyu çekip masaya koydu. Üzerindeki etikette 17 EKİM yazıyordu. Kutunun içinde onlarca dosya vardı. Çoğunun kapağı sararmış, bazılarının kenarları nemden kıvrılmıştı.

Birlikte aramaya başladık.

İlk dosyalar sıradan otel kayıtlarıydı. Misafir listeleri, oda numaraları, ödeme belgeleri…

Sonra siyah bir dosya buldum.

Üzerinde isim yoktu.

Yalnızca küçük bir mühür vardı: otelin eski logosu.

Dosyayı açtım.

İlk sayfada tarih yazıyordu.

17 Ekim, sekiz yıl önce.

İkinci sayfada bir isim vardı.

Demir Arslan.

Başımı kaldırdım.

Demir bana bakıyordu.

“Bu sizin kaydınız.”

“Evet.”

“Bu gece otelde miydiniz?”

“Evet.”

“Neden daha önce söylemediniz?”

Demir cevap vermedi.

Dosyanın sonraki sayfasını çevirdim. Orada tek satırlık bir kayıt bulunuyordu:

Saat 23.40 — İki kişi giriş yaptı. Bir kişi çıkış yaptı.

Altında imza vardı.

Demir'in imzası.

Tam o sırada, arkamızdaki karanlık raflardan bir şey düştü.

İkimiz de aynı anda döndük.

Yerde, az önce kutuda bulunmayan küçük bir zarf duruyordu.

Üzerinde benim adım yazılıydı.

Lalin Aras.

Zarfı açtım.

İçinden tek bir fotoğraf çıktı.

Bu kez fotoğrafta yalnızca ben vardım.

Sekiz yıl önce çekilmiş olmalıydı. Üzerimde ıslak bir elbise vardı. Yüzüm solgundu. Arkamda deniz, önümde ise otelin giriş kapısı görünüyordu.

Fotoğrafın altındaki tarih, diğerlerinden farklıydı.

18 Ekim.

Arkasına kırmızı mürekkeple şu cümle yazılmıştı:

Bir kişi çıktı.

Ama kimse içeri girmedi.

Demir fotoğrafı elimden aldı. İlk kez yüzündeki bütün renk çekildi.

“Bunu burada bulmamız mümkün değil,” diye fısıldadı.

“Neden?”

Cevap vermeden önce bana baktı.

“Çünkü bu fotoğrafı sekiz yıl önce ben yaktım.”

Uygulamada reklamsız oku