Bölüm 4 / 24
Duru
Telefon hâlâ elimde titriyordu. Annemin son cümlesi kafamın içinde tekrar tekrar yankılanıyordu: "Kızının adını biliyor." Duru.
O an dünyada başka hiçbir şey yoktu. Ne 13 numaralı oda, ne içeriden gelen sesler, ne karşımda duran bu yabancı adam. Sadece kızım vardı ve ben onun yanında değildim. Çantamı kaptım. Ayakkabılarımı masamın altından çekip ayağıma geçirdim, ama ellerim öyle titriyordu ki kayışı iki kez kaçırdım. Kuzey beni izliyordu. Az önce yüzünde gördüğüm o korku gitmiş, yerini soğuk, hesaplı bir kararlılık almıştı. "Eve gitmem lazım," dedim. Sesim kendi kulağıma bile yabancı geldi. "Hemen." "Bu saatte, tek başına mı?" Bir adım attı. "Dışarısı şu an bu binadan daha tehlikeli olabilir."
Ona güvenmem için hiçbir sebebim yoktu. Adını bu gece öğrenmiştim. Bu kattaki kilitli bir odadan sesler geliyordu ve o tam o anda asansörden çıkmıştı. İçimdeki her şey "ondan uzak dur" diyordu. Ama Duru söz konusu olunca aklım susuyordu. "Beni götürebilir misin?" dedim. Tereddüt etmedi. "Asansör," dedi ve önüme düştü. Aşağıda beni siyah bir araba bekliyordu. Şoför yoktu, direksiyona kendisi geçti. Cadde bomboştu, gece İstanbul'u bütün ağırlığıyla üstümüze çökmüştü. Yol boyunca tek kelime etmedi. Ben de etmedim. Pencereye yaslandım, parmaklarımı dizimde sıkıp gevşettim, gözümün önüne Duru'nun uyuyan yüzünü getirdim. İyiydi. Annem iyi olduğunu söylemişti. Bunu kendime tekrarlayıp durdum. Sonra fark ettim. Kuzey annemin adresini bir kez bile sormamıştı. Şehrin içinde, dönülecek her sokağı önceden biliyormuş gibi ilerliyordu. Direksiyonu çevirişinde en ufak bir tereddüt yoktu. "Adresimi sana vermedim," dedim usulca. Direksiyondaki elleri bir an sıkıldı, derisi beyazlaşana kadar. "Hayır," dedi, gözünü yoldan ayırmadan. "Vermedin." Daha fazlasını söylemedi. Ben de içimde büyüyen o buz gibi soruyu sormaya cesaret edemedim: Madem vermedim, nereden biliyorsun? Annemin evine vardığımızda kapı aralıktı. İçeri daldım, kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. "Duru!" "Uyuyor." Annem koridorda beni karşıladı. Yüzü kireç gibiydi. "İyi, hiçbir şeyi yok. Ama Derin, o adam..." Onu dinlemeden kızımın odasına koştum. Oradaydı. Minik elini yastığın altına sokmuş, dudakları hafifçe aralık, mışıl mışıl uyuyordu. Onu öyle görünce dizlerimin bağı çözüldü, kapı pervazına tutunmak zorunda kaldım. Yanına diz çöktüm, alnından öptüm, saçının o tarifsiz kokusunu içime çektim. Güvendeydi. Şimdilik güvendeydi. Ama "şimdilik", bir annenin duyabileceği en korkunç kelimedir. Salona döndüğümde annem titreyen elleriyle bana bir zarf uzattı. "Adam bunu bıraktı," dedi. "'Sadece ona verin,' dedi. Çok kibardı Derin, çok efendi bir adamdı. Ama gözleri... gözleri hiç gülmüyordu." Zarfın üstünde tek bir kelime vardı. Benim adım. Derin. Tanımadığım bir el yazısıyla, eski moda, özenli, neredeyse zarif harflerle yazılmıştı. Bu satırı yazan kişi acele etmemişti. Vakti vardı. Sanki vakti hep olmuştu. Kuzey kapı eşiğinde durmuş, içeri girmemişti. Ama gözleri zarfa kilitlenmişti ve yüzü yeniden o renge, arabada kaybolan o korkunun rengine bürünmüştü. Zarfı açtım. İçinden iki şey çıktı. Biri eski bir fotoğraftı. Üç yıl öncesinden. İçindeki bendim, ama o anı hayatımda hiç hatırlamıyordum. Bir parkta oturuyordum, hamileliğimin son aylarındaydım, bir elimi karnıma koymuş, uzaklara, göremediğim bir noktaya bakıyordum. Yüzümde o günlerin yorgunluğu vardı. Ve bu fotoğrafı birinin çektiğinden o güne dek hiç haberim olmamıştı. Demek biri beni izliyordu. Üç yıl önce, terk edildiğim, her şeyimi kaybettiğim, en kırılgan halimdeyken biri beni izliyor, fotoğrafımı çekiyordu. Midem bulandı. İkincisi küçük, kalın bir kâğıttı. Üstünde, aynı özenli el yazısıyla, tek bir cümle vardı: "Artık yalnız değilsin. Hiç olmadın." Elimdeki kâğıt titriyordu. Bunun bir tehdit mi, bir teselli mi, yoksa ikisinden de beter bir şey mi olduğunu bilemedim.
Kuzey'in ne zaman yanıma geldiğini fark etmemiştim. Birden oradaydı, hemen arkamda, omzumun üstünden fotoğrafa bakıyordu. Nefesi ensemde sıcak ve düzensizdi, sırtımdan aşağı bir ürperti indi. O an içimde iki şeyin aynı anda kıpırdandığını fark ettim: korku ve hiç istemediğim, üç yıldır kapattığımı sandığım başka bir şey. Başımı çevirdim. Yüzü bir karış ötemdeydi.
"Bu fotoğrafı kim çekti?" diye fısıldadım. "Sen biliyorsun, değil mi? Hepsini biliyorsun." Cevap vermedi. Bunun yerine fotoğrafı elimden nazikçe aldı ve ters çevirdi. Arkasında, aynı el yazısıyla, ön yüzünde görmediğim bir şey daha vardı. Bir tarih, tam üç yıl öncesi. Ve altında, dört kelime: "Onu bana geri getirin." Kuzey o satırı okuduğunda yüzünde ne kadar renk kaldıysa o da çekildi gitti. "Bu el yazısını tanıyorum," dedi. Sesi neredeyse duyulmuyordu. Fotoğrafı elinden çektim, ona döndüm. "Kimin?" Sesim yükseldi, umursamadım. "Kuzey, kimin el yazısı bu? Bu 'onu' kim? Ben mi, Duru mu? Kim, kimi, kime geri götürecek?" Bana baktı. O bakışta öyle eski, öyle ağır, öyle yorgun bir şey vardı ki bir an cevabı duymaktan korktum. Ağzını açtı. "Derin," dedi. "Sana söylemem gereken bir şey var. Ama önce şunu bilmelisin, ben buraya seni..." Kapı çaldı. İkimiz de donduk. Kuzey'in yüzü bir anda taş kesildi. Önce pencereye, sonra saatine baktı. "Hayır," diye fısıldadı, kendi kendine konuşur gibi. "Çok erken. Bu kadar erken gelmemesi gerekiyordu." Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Annem korkuyla bana baktı, dudakları "Kim gelir bu saatte?" der gibi kıpırdadı ama ses çıkmadı. Sonra kapının ardından bir ses geldi. Annemin tarif ettiği o ses. Kibar, sakin, acelesi olmayan bir adamın sesi. Ama bu kez o ses benim adımı söylüyordu.
"Derin? Açar mısın? Konuşmamız gereken çok şey var. Üç yıl oldu. Sanırım bu bekleyiş ikimize de yetti."