MyStoryBölüm 2 / 4

Bölüm 2 / 4

2.bölüm

Katedralin geniş taş avlusu, birkaç saat öncesine kadar burayı dolduran heyecanlı kalabalığın bıraktığı o hayaletimsi izleri hâlâ taşıyordu. Siyah ve beyaz giysiler içindeki rahibeler bir o yana bir bu yana telaşla koşuşturuyor, kutlamadan arta kalan kumaşları, mum kalıntılarını ve ezilmiş çiçekleri yerlerine kaldırmaya çalışıyorlardı. Bazıları katedralin devasa merdivenlerini süpürürken, bazıları ise içerideki kutsal hazırlıkları tamamlamak için birbirlerine fısıldayarak emirler veriyordu. Papazlar ise avlunun gölgeli köşelerinde, ağır ve ritmik adımlarla volta atıyorlardı. Yüzlerinde tek bir ifadeden bahsetmek imkânsızdı. Ne tam anlamıyla zafer kazanmış bir topluluğun sevinci vardı gözlerinde ne de bir kaybın yası… Daha çok, üzerlerine çöken devasa bir sorumluluğun ve yaklaşmakta olan fırtınanın ağırlığını hisseden insanların tekinsiz huzursuzluğuydu bu. Rahiplerin çoğu, avuçlarının içindeki ahşap tespihlere sıkıca sarılmıştı. Cilalı boncuklar parmaklarının arasında birbiri ardına kayıp giderken, dudaklarından katedralin taşlarına dökülen fısıltılı dualar yükseliyordu. Sanki o gün katedralde yalnızca genç bir piskopos seçilmemişti. Sanki o asırlık duvarların, yüksek kemerlerin ardında, henüz kimsenin adını koymaya cesaret edemediği kadim ve karanlık bir süreç başlamıştı. Avlu yavaş yavaş tenha bir sessizliğe gömülürken, katedralin dışındaki sokaklar tam tersine insan seliyle dolup taşıyordu. Halk, kaderlerini değiştirecek o kutsal yapının önünden ayrılmak istemiyordu. Meydanda hâlâ davul ve flüt sesleri yükseliyor, küçük çocuklar kalabalığın bacakları arasında neşeyle koşuşuyor, sokak satıcıları avazları çıktığı kadar bağırarak şarap ve sıcak ekmek satıyordu. İnsanların yüzlerindeki o heyecan, sanki asırlardır bekledikleri o büyük mucize nihayet ayaklarına gelmiş gibi capcanlıydı. Sonunda katedralin üst katındaki, ağır meşe ağacından yapılmış devasa balkon kapısı gıcırtıyla açıldı. Lucien göründü. Üzerinde ilk kez giydiği, altın işlemeli ağır piskoposluk cübbesi vardı. Başındaki süslü başlığın altında koyu renk saçları kusursuzca geriye taranmıştı. Omuzlarından aşağıya bir şelale gibi inen ağır kadife kumaş, onun ince bedenini olduğundan çok daha heybetli ve ulaşılmaz gösteriyordu. Elinde taşıdığı gümüş kaplama asayı, heyecanını gizlemek istercesine iki eliyle birden kavramıştı. Balkona doğru adımlarken meydandaki uğultu, derin bir deniz dalgası gibi yükselmeye başladı. Ve Lucien, o yüksek balkonda gün ışığına çıktı. Meydandaki binlerce insanın göğsünden kopan o devasa ses, bir anda gökyüzünü yırtarak yükseldi. Çığlıklar… Birbirine vuran binlerce elin oluşturduğu alkış tufanı… Gözyaşlarıyla okunan dualar… Lucien’i görür görmez dizlerinin üzerine çökenler, hatta kalabalığın arka saflarında heyecandan nefesi kesilip bayılanlar bile vardı. İnsanlar ona yalnızca dinî bir lider gibi bakmıyordu. Onu seviyorlar, ona neredeyse tapıyor, hatta bazıları onu yeryüzüne inmiş canlı bir mucize gibi görüyordu. Lucien bir an ne yapacağını bilemedi. Kalabalığın bu ezici, bu tutkulu sevgisi karşısında gözleri büyüdü, göğsü hızla kalkıp inmeye başladı. Sonra yüzünde o saf ve içten gülümsemelerden biri belirdi. Başını hürmetle eğdi. Ellerini yukarı kaldırarak kendisini coşkuyla selamlayan halkı yanıtladı. “Lütfen…” Sesi, meydanın uğultusunda cılız bir yaprak gibi kayboldu. Bir kez daha denedi, sesini gürleştirmeye çalışarak: “Lütfen, sakin olun…” Fakat kimse sakinleşmek istemiyordu; halk adeta sarhoş olmuş gibiydi. Lucien gülümsedi. Göz pınarlarının dolduğunu, görüşünün buğulandığını hissetti. Hayatı boyunca Tanrı’ya hizmet etmekten başka bir gaye taşımamıştı. Ancak hiçbir zaman, karşısında duran binlerce insanın kendisine böyle bir adanmışlıkla bakacağını hayal etmemişti. O kısacık anda kendisini, o devasa elbiselerin içinde küçücük bir çocuk gibi hissetti. Sonra titreyen ellerini göğsünün üzerinde birleştirip gözlerini sıkıca kapattı. “Tanrım…” Dudaklarından sadece bu kelime süzüldü. O tek kelime, kalabalığın uğultusunu sanki bir anda içine çekti. Katedralin yüksek taş duvarlarında yankılanan o fısıltı, meydandaki tüm gürültüyü emip yok etmiş gibiydi. Lucien gözlerini yavaşça açtı. Meydana yayılan derin sessizliğe baktı. “Bugün… Tarif edilmesi imkânsız duygular içerisindeyim,” dedi. Sesi hafifçe titriyordu. “Doğduğum o ilk günden bu yana, Tanrı’nın varlığını ve sıcaklığını her zaman yanımda hissettim. Bazen yolumu kaybettiğim o karanlıkta, bazen yapayalnız kaldığımda, bazen de bu dünyada kimsenin beni anlayamadığını düşündüğüm o en çaresiz anlarımda…” Bir an sustu. Kalabalıktaki binlerce yüze tek tek baktı. “Yine de O’nun beni gördüğünü, elimden tuttuğunu biliyordum.” Meydanın ön saflarındaki yaşlı bir kadın gözyaşları içinde ellerini yüzüne kapattı. Lucien bunu görünce şefkatle gülümsedi. “Bugün burada, sizlerin karşısında durabilmek ve sizlere hizmet edebilmek…” Sesi bu kez daha gür, daha kendinden emindi. “…hayatım boyunca bana bahşedilmiş en büyük lütuftur.” Meydandan bir kez daha coşkulu bir alkış koptu. Lucien başını alçakgönüllülükle eğdi. “Ben sizden üstün değilim. Ben de tıpkı sizin gibi, Tanrı’nın aciz bir kuluyum sadece.” Bu sözlerin ardından meydan adeta çalkalandı. İnsanlar genç piskoposun bu alçakgönüllülüğünü, bu temiz ruhunu çılgınca alkışlıyordu. Fakat katedralin alt merdivenlerinin gölgesinde duran yaşlı Adrien, bu genel coşkuya katılmıyordu. Kollarını göğsünde birleştirmiş, yukarıdaki Lucien’i kargaşadan uzak, soğuk bir dikkatle izliyordu. Yüzünde en ufak bir tebessüm ya da yumuşama yoktu. İnsanların bir piskoposu sevmesi onu rahatsız etmezdi. Fakat şu an bu meydanda gördüğü şey sevgi değildi; çok daha tehlikeli bir şeydi. Bir insanı bu kadar yükseğe çıkarmak, onu kendi gözünde bile ulaşılmaz bir yere koymak… Adrien bunu uzun yaşamı boyunca defalarca görmüştü. İnsanlar önce severdi. Sonra hayran olurlardı. Sonra hayran oldukları o insanın kusursuz olduğuna kendilerini inandırırlardı. Ve en sonunda, kusursuz olduğuna inandıkları o insanın ilk ufak hatasında onu en acımasız, en vahşi şekilde yok ederlerdi. Adrien’in derin çizgilerle dolu yüzündeki bakışlar Lucien’in üzerinde çakılı kaldı. “Tanrı seni korusun, çocuk,” diye mırıldandı kendi kendine. Sonra, sesine yerleşen acı bir tecrübeyle ekledi: “Çünkü halkın sevgisi, zamanı geldiğinde en ağır lanetten bile daha öldürücüdür.” O sırada kalabalığın tam ortasından bir adam sıyrıldı. Elinde bir deste mürekkep lekeli kâğıt ve ucu yıpranmış bir tüy kalem tutuyordu. “Sayın Piskopos!” Lucien bakışlarını sesin geldiği yöne çevirdi. Genç adam, insanları yararak balkona en yakın noktaya doğru ilerlemeye çalışıyordu. Bu, meydanda az önce insanlarla tartışan William Baret’ten başkası değildi. “İlk aydınlanmanızı bizlerle paylaşır mısınız? Tanrı’nın sesini ilk kez ne zaman duydunuz?” Kalabalık, merak içinde yeniden sessizleşti. Lucien elindeki ağır asayı, yanında saygıyla bekleyen görevliye uzattı. Derin bir nefes alıp düşündü. Sonra yüzüne samimi bir tebessüm yerleşti. “İlk aydınlanmam…” Kısa, hafif bir kahkaha attı. “Sanırım buna ilahi bir aydınlanma demek pek doğru olmaz.” Meydandakiler nefeslerini tutmuş onu dinliyordu. “Ben sadece, kendimi bildim bileli Tanrı’ya hayranlık duyan küçük bir çocuktum.” Lucien’in gözleri uzaklara, çocukluğunun geçtiği o mütevazı sokaklara daldı. “Çocukken diğer çocuklar sokaklarda koşturup oyunlar oynarken, ben kilisenin o soğuk, arka sıralarında oturup papazların dualarını mırıldanışını dinlerdim. Söyledikleri o ağır Latince kelimelerin anlamını bilemezdim. Fakat orada Tanrı hakkında konuşulduğunu bilmek bile ruhuma tarif edemeyeceğim bir huzur verirdi.” Kalabalıktan yaşlı bir kadın dayanamayıp seslendi: “Ne kadar da mübarek bir çocukmuşsun!” Lucien utangaçça başını salladı, yüzü hafifçe kızardı. “Belki de pek öyle değildim,” dedi. Kalabalıktan hafif kıkırdamalar yükseldi. “Annem bana her zaman mahallenin en yaramaz çocuğu olduğumu söylerdi.” İnsanlar neşeyle güldü. Lucien de o samimi gülüşe katıldı. İlk kez o balkonda ulaşılmaz bir piskopos gibi değil, halktan biri, gencecik bir adam gibi duruyordu. “Fakat büyüdükçe, Tanrı’nın o çileli yolunu ölesiye sevdim. Onun izinden yürümek bana ağır bir görev gibi değil, nihayet ait olduğum evi bulmuşum gibi hissettirdi.” Gözleri yeniden meydandaki binlerce insana döndü. “Bu yüzden bugün bu balkonda durduğumda, kendimi büyük bir hedefe ulaşmış gibi hissetmiyorum.” Bir an durdu. Sesindeki o utangaç titreme kaybolmuş, yerini sarsılmaz bir inanca bırakmıştı. “Burası benim için bir hedef değildi. Burası benim kaderimdi.” Meydan bir kez daha alkış ve tezahüratlarla yıkıldı. Lucien başını öne eğdi. İnsanların gözlerinin içine baktı. Binlerce göz… Hepsi ona kilitlenmişti. Hepsi ona hayranlıkla bakıyor, hepsi gülümsüyordu. O an, Lucien’in göğsünün tam ortasında daha önce hiç tatmadığı, sıcak ve sarhoş edici bir duygu yayıldı. Kalabalığın bu mutlak sevgisi, insanın ruhunu okşayan, başını döndüren devasa bir gurur gibiydi. Fakat Lucien, o ruhunu sarıp sarmalayan duygunun tam olarak ne olduğunu henüz bilmiyordu. Henüz bunun, insanı zehirleyen o masum görünümlü kibir olup olmadığını anlayacak kadar tecrübeli değildi. Sadece çok güzel olduğunu düşünüyordu. Çok, bambaşka bir güzellik… Katedralin geniş taş avlusu, birkaç saat öncesine kadar burayı dolduran heyecanlı kalabalığın bıraktığı o hayaletimsi izleri hâlâ taşıyordu.

Siyah ve beyaz giysiler içindeki rahibeler bir o yana bir bu yana telaşla koşuşturuyor, kutlamadan arta kalan kumaşları, mum kalıntılarını ve ezilmiş çiçekleri yerlerine kaldırmaya çalışıyorlardı. Bazıları katedralin devasa merdivenlerini süpürürken, bazıları ise içerideki kutsal hazırlıkları tamamlamak için birbirlerine fısıldayarak emirler veriyordu.

Papazlar ise avlunun gölgeli köşelerinde, ağır ve ritmik adımlarla volta atıyorlardı.

Yüzlerinde tek bir ifadeden bahsetmek imkânsızdı. Ne tam anlamıyla zafer kazanmış bir topluluğun sevinci vardı gözlerinde ne de bir kaybın yası… Daha çok, üzerlerine çöken devasa bir sorumluluğun ve yaklaşmakta olan fırtınanın ağırlığını hisseden insanların tekinsiz huzursuzluğuydu bu.

Rahiplerin çoğu, avuçlarının içindeki ahşap tespihlere sıkıca sarılmıştı. Cilalı boncuklar parmaklarının arasında birbiri ardına kayıp giderken, dudaklarından katedralin taşlarına dökülen fısıltılı dualar yükseliyordu.

Sanki o gün katedralde yalnızca genç bir piskopos seçilmemişti.

Sanki o asırlık duvarların, yüksek kemerlerin ardında, henüz kimsenin adını koymaya cesaret edemediği kadim ve karanlık bir süreç başlamıştı.

Avlu yavaş yavaş tenha bir sessizliğe gömülürken, katedralin dışındaki sokaklar tam tersine insan seliyle dolup taşıyordu.

Halk, kaderlerini değiştirecek o kutsal yapının önünden ayrılmak istemiyordu. Meydanda hâlâ davul ve flüt sesleri yükseliyor, küçük çocuklar kalabalığın bacakları arasında neşeyle koşuşuyor, sokak satıcıları avazları çıktığı kadar bağırarak şarap ve sıcak ekmek satıyordu. İnsanların yüzlerindeki o heyecan, sanki asırlardır bekledikleri o büyük mucize nihayet ayaklarına gelmiş gibi capcanlıydı.

Sonunda katedralin üst katındaki, ağır meşe ağacından yapılmış devasa balkon kapısı gıcırtıyla açıldı.

Lucien göründü.

Üzerinde ilk kez giydiği, altın işlemeli ağır piskoposluk cübbesi vardı. Başındaki süslü başlığın altında koyu renk saçları kusursuzca geriye taranmıştı. Omuzlarından aşağıya bir şelale gibi inen ağır kadife kumaş, onun ince bedenini olduğundan çok daha heybetli ve ulaşılmaz gösteriyordu.

Elinde taşıdığı gümüş kaplama asayı, heyecanını gizlemek istercesine iki eliyle birden kavramıştı.

Balkona doğru adımlarken meydandaki uğultu, derin bir deniz dalgası gibi yükselmeye başladı.

Ve Lucien, o yüksek balkonda gün ışığına çıktı.

Meydandaki binlerce insanın göğsünden kopan o devasa ses, bir anda gökyüzünü yırtarak yükseldi.

Çığlıklar…

Birbirine vuran binlerce elin oluşturduğu alkış tufanı…

Gözyaşlarıyla okunan dualar…

Lucien’i görür görmez dizlerinin üzerine çökenler, hatta kalabalığın arka saflarında heyecandan nefesi kesilip bayılanlar bile vardı.

İnsanlar ona yalnızca dinî bir lider gibi bakmıyordu. Onu seviyorlar, ona neredeyse tapıyor, hatta bazıları onu yeryüzüne inmiş canlı bir mucize gibi görüyordu.

Lucien bir an ne yapacağını bilemedi. Kalabalığın bu ezici, bu tutkulu sevgisi karşısında gözleri büyüdü, göğsü hızla kalkıp inmeye başladı.

Sonra yüzünde o saf ve içten gülümsemelerden biri belirdi.

Başını hürmetle eğdi. Ellerini yukarı kaldırarak kendisini coşkuyla selamlayan halkı yanıtladı.

“Lütfen…”

Sesi, meydanın uğultusunda cılız bir yaprak gibi kayboldu.

Bir kez daha denedi, sesini gürleştirmeye çalışarak:

“Lütfen, sakin olun…”

Fakat kimse sakinleşmek istemiyordu; halk adeta sarhoş olmuş gibiydi.

Lucien gülümsedi. Göz pınarlarının dolduğunu, görüşünün buğulandığını hissetti. Hayatı boyunca Tanrı’ya hizmet etmekten başka bir gaye taşımamıştı. Ancak hiçbir zaman, karşısında duran binlerce insanın kendisine böyle bir adanmışlıkla bakacağını hayal etmemişti.

O kısacık anda kendisini, o devasa elbiselerin içinde küçücük bir çocuk gibi hissetti.

Sonra titreyen ellerini göğsünün üzerinde birleştirip gözlerini sıkıca kapattı.

“Tanrım…”

Dudaklarından sadece bu kelime süzüldü.

O tek kelime, kalabalığın uğultusunu sanki bir anda içine çekti. Katedralin yüksek taş duvarlarında yankılanan o fısıltı, meydandaki tüm gürültüyü emip yok etmiş gibiydi.

Lucien gözlerini yavaşça açtı. Meydana yayılan derin sessizliğe baktı.

“Bugün… Tarif edilmesi imkânsız duygular içerisindeyim,” dedi. Sesi hafifçe titriyordu. “Doğduğum o ilk günden bu yana, Tanrı’nın varlığını ve sıcaklığını her zaman yanımda hissettim. Bazen yolumu kaybettiğim o karanlıkta, bazen yapayalnız kaldığımda, bazen de bu dünyada kimsenin beni anlayamadığını düşündüğüm o en çaresiz anlarımda…”

Bir an sustu. Kalabalıktaki binlerce yüze tek tek baktı.

“Yine de O’nun beni gördüğünü, elimden tuttuğunu biliyordum.”

Meydanın ön saflarındaki yaşlı bir kadın gözyaşları içinde ellerini yüzüne kapattı. Lucien bunu görünce şefkatle gülümsedi.

“Bugün burada, sizlerin karşısında durabilmek ve sizlere hizmet edebilmek…” Sesi bu kez daha gür, daha kendinden emindi. “…hayatım boyunca bana bahşedilmiş en büyük lütuftur.”

Meydandan bir kez daha coşkulu bir alkış koptu. Lucien başını alçakgönüllülükle eğdi.

“Ben sizden üstün değilim. Ben de tıpkı sizin gibi, Tanrı’nın aciz bir kuluyum sadece.”

Bu sözlerin ardından meydan adeta çalkalandı. İnsanlar genç piskoposun bu alçakgönüllülüğünü, bu temiz ruhunu çılgınca alkışlıyordu.

Fakat katedralin alt merdivenlerinin gölgesinde duran yaşlı Adrien, bu genel coşkuya katılmıyordu.

Kollarını göğsünde birleştirmiş, yukarıdaki Lucien’i kargaşadan uzak, soğuk bir dikkatle izliyordu. Yüzünde en ufak bir tebessüm ya da yumuşama yoktu.

İnsanların bir piskoposu sevmesi onu rahatsız etmezdi. Fakat şu an bu meydanda gördüğü şey sevgi değildi; çok daha tehlikeli bir şeydi.

Bir insanı bu kadar yükseğe çıkarmak, onu kendi gözünde bile ulaşılmaz bir yere koymak… Adrien bunu uzun yaşamı boyunca defalarca görmüştü.

İnsanlar önce severdi.

Sonra hayran olurlardı.

Sonra hayran oldukları o insanın kusursuz olduğuna kendilerini inandırırlardı.

Ve en sonunda, kusursuz olduğuna inandıkları o insanın ilk ufak hatasında onu en acımasız, en vahşi şekilde yok ederlerdi.

Adrien’in derin çizgilerle dolu yüzündeki bakışlar Lucien’in üzerinde çakılı kaldı.

“Tanrı seni korusun, çocuk,” diye mırıldandı kendi kendine.

Sonra, sesine yerleşen acı bir tecrübeyle ekledi:

“Çünkü halkın sevgisi, zamanı geldiğinde en ağır lanetten bile daha öldürücüdür.”

O sırada kalabalığın tam ortasından bir adam sıyrıldı.

Elinde bir deste mürekkep lekeli kâğıt ve ucu yıpranmış bir tüy kalem tutuyordu.

“Sayın Piskopos!”

Lucien bakışlarını sesin geldiği yöne çevirdi.

Genç adam, insanları yararak balkona en yakın noktaya doğru ilerlemeye çalışıyordu. Bu, meydanda az önce insanlarla tartışan William Baret’ten başkası değildi.

“İlk aydınlanmanızı bizlerle paylaşır mısınız? Tanrı’nın sesini ilk kez ne zaman duydunuz?”

Kalabalık, merak içinde yeniden sessizleşti.

Lucien elindeki ağır asayı, yanında saygıyla bekleyen görevliye uzattı. Derin bir nefes alıp düşündü. Sonra yüzüne samimi bir tebessüm yerleşti.

“İlk aydınlanmam…” Kısa, hafif bir kahkaha attı. “Sanırım buna ilahi bir aydınlanma demek pek doğru olmaz.”

Meydandakiler nefeslerini tutmuş onu dinliyordu.

“Ben sadece, kendimi bildim bileli Tanrı’ya hayranlık duyan küçük bir çocuktum.” Lucien’in gözleri uzaklara, çocukluğunun geçtiği o mütevazı sokaklara daldı. “Çocukken diğer çocuklar sokaklarda koşturup oyunlar oynarken, ben kilisenin o soğuk, arka sıralarında oturup papazların dualarını mırıldanışını dinlerdim. Söyledikleri o ağır Latince kelimelerin anlamını bilemezdim. Fakat orada Tanrı hakkında konuşulduğunu bilmek bile ruhuma tarif edemeyeceğim bir huzur verirdi.”

Kalabalıktan yaşlı bir kadın dayanamayıp seslendi:

“Ne kadar da mübarek bir çocukmuşsun!”

Lucien utangaçça başını salladı, yüzü hafifçe kızardı.

“Belki de pek öyle değildim,” dedi. Kalabalıktan hafif kıkırdamalar yükseldi. “Annem bana her zaman mahallenin en yaramaz çocuğu olduğumu söylerdi.”

İnsanlar neşeyle güldü. Lucien de o samimi gülüşe katıldı.

İlk kez o balkonda ulaşılmaz bir piskopos gibi değil, halktan biri, gencecik bir adam gibi duruyordu.

“Fakat büyüdükçe, Tanrı’nın o çileli yolunu ölesiye sevdim. Onun izinden yürümek bana ağır bir görev gibi değil, nihayet ait olduğum evi bulmuşum gibi hissettirdi.”

Gözleri yeniden meydandaki binlerce insana döndü.

“Bu yüzden bugün bu balkonda durduğumda, kendimi büyük bir hedefe ulaşmış gibi hissetmiyorum.” Bir an durdu. Sesindeki o utangaç titreme kaybolmuş, yerini sarsılmaz bir inanca bırakmıştı. “Burası benim için bir hedef değildi. Burası benim kaderimdi.”

Meydan bir kez daha alkış ve tezahüratlarla yıkıldı.

Lucien başını öne eğdi. İnsanların gözlerinin içine baktı.

Binlerce göz… Hepsi ona kilitlenmişti. Hepsi ona hayranlıkla bakıyor, hepsi gülümsüyordu.

O an, Lucien’in göğsünün tam ortasında daha önce hiç tatmadığı, sıcak ve sarhoş edici bir duygu yayıldı. Kalabalığın bu mutlak sevgisi, insanın ruhunu okşayan, başını döndüren devasa bir gurur gibiydi.

Fakat Lucien, o ruhunu sarıp sarmalayan duygunun tam olarak ne olduğunu henüz bilmiyordu.

Henüz bunun, insanı zehirleyen o masum görünümlü kibir olup olmadığını anlayacak kadar tecrübeli değildi.

Sadece çok güzel olduğunu düşünüyordu.

Çok, bambaşka bir güzellik…

Uygulamada reklamsız oku