Ses Mimi
4 Eylül 2026
🥳🥳 bu kitaba bayıldımmm

Gizem / Gerilim
Her dua cennete ulaşmaz
Cehennemin Yolu Kırmızıdır Hayatını Tanrı’ya adamış bir adam ile hayatını tek bir adama adamış bir kadının hikâyesi… Kadın, gözlerini adamın gözlerinden ayırmadan fısıldadı. “İnan… Bunun böyle biteceğini biliyordum. Daha en başından, sonumuzun böyle olacağını hissetmiştim.” Adam, yüzündeki o yabancı ifadeyi bir anlığına geride bıraktı. Kirli, uzun tırnaklı parmaklarını kaldırıp kadının yüzüne düşen bir tutam saçı usulca kulağının arkasına yerleştirdi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. “Bizim hiçbir zaman bir sonumuz olmayacak…” Parmakları kadının yanağına hafifçe dokundu. “Çünkü ölüm bizden çok uzak, sevgilim.”
İlk 4 bölüm web'de ücretsiz · toplam 4 bölüm
1. Bölüm
BİRİNCİ BÖLÜM
Ayın son günleriydi. Dışarıdaki kuru gürültü, zar zor uykuya dalmayı başarmış Markiz Helois’i yeniden uyandırdı. Gecenin kör vaktinde yatağından kalktı. Ağır, kalın kadife perdeyi aralayıp dışarı baktığında gözleri dolunaya takıldı. Sanki gökyüzü o gece ayı özellikle onun için saklamıştı. Dolunay, bulutların arasında hiç olmadığı kadar parlak ve kusursuz görünüyordu. Öylesine yuvarlak, öylesine berraktı ki Helois birkaç saniye boyunca gözlerini ondan alamadı. Fakat kendisini bu eşsiz güzelliğe tamamen kaptırmadan arkasını döndü. Bakışları yatağın diğer tarafında uyuyan kocasına ilişti. Marki Gaspard derin bir uykudaydı. Uyurken olduğundan çok daha güçlü, heybetli ve masum görünüyordu. Helois’in gözlerinde belli belirsiz bir hayal kırıklığı belirdi. İçinden derin bir ah çekerek başını yeniden yastığa koydu. Gözlerini sıkıca kapattı. Bugünün bir an önce bitmesini diliyordu. Oysa bir günün bitmesi, yeni bir günün başlaması demekti. Helois ise yalnızca günlerin değil, ayların, hatta gerekirse yılların bile göz açıp kapayıncaya kadar tükenmesini diliyordu. Sabahın ilk saatlerinde Rose uyanıp günlük işlerini halletmeye koyuldu. Malikânenin neredeyse her köşesini tamamladıktan sonra sıra Marki’nin odasına gelmişti. Rose kapının önünde durdu. Derin bir nefes aldıktan sonra kapıyı iki kez tıklattı. İçeriden ses gelmedi. Normal şartlarda bu sessizlik onu şaşırtmazdı. Fakat o sabah her şey olması gerekenden daha sessizdi. Sanki gökyüzü bile susmuştu. Bulutlar kıpırdamıyor, rüzgâr esmiyor, malikânenin içinde tek bir ses bile yükselmiyordu. Rose bu kez daha sert vurdu kapıya. Ardından bir adım geriye çekilip bekledi. İçeriden bir çığlık yükseldi. Markiz’in çığlığı, malikânenin sessizliğini bir anda parçaladı. Rose daha fazla bekleyemedi. Kapıyı açıp Marki’nin odasına hızla girdi. Helois, yatağın başucunda duruyordu. Elinde küçük bir mendil vardı. Rose birkaç saniye ne yapacağını bilemeden Markiz’e baktı. Ardından yatağa yaklaştı. Gaspard hareketsizdi. Rose’un bakışları adamın yüzünde gezindiğinde gerçeği anladı. Marki ölmüştü. Rose’un içinde aynı anda birbirine zıt iki duygu belirdi. Üzülmeli miydi, yoksa yıllardır ilk kez yüzünde beliren huzurun verdiği garip rahatlamayı mı saklamalıydı, bilmiyordu. Helois ise ayağa kalktı. Yüzünde ne bir panik ne de bir korku vardı. Sesi soğuk ve sakindi. “Papaza haber ver. Marki’nin cenaze işlemlerini başlatsınlar.” Rose, şaşkınlığını henüz üzerinden atamamıştı. Yine de leydisinin sözünü ikiletmeden başını eğdi ve odadan çıktı. Helois, ölü eşine daha fazla bakamadı. Hızla aşağı indi. Malikânenin en büyük penceresinin önünde durup dışarı baktı. Etrafına ilk kez başka bir gözle bakıyordu. Malikâne hep bu kadar büyük müydü? Yoksa Gaspard mı yıllardır burayı dolduruyordu? Helois, hayatında ilk kez gerçekten yalnız olduğunu hissetti. Fakat bu yalnızlığın içinde korkudan çok başka bir duygu vardı. Özgürlük. Rose kısa süre sonra malikâneye geri döndü. Yüzünde mahcup ve üzgün bir ifade vardı. “Hanımım…” Helois arkasını dönmeden bekledi. “Bugün piskopos açıklanacakmış. Papaz yerinde değildi, bu yüzden…” Helois pencereden dışarı baktı. Malikânenin dışında giderek büyüyen kalabalığı yeni fark etmişti. “Demek bu yüzden bu kadar insan dışarıda.” Dudaklarının kenarında kırık bir gülümseme belirdi. Ardından Rose’a döndü. “Aracımı hazırlat.” Bunu söyledikten sonra hiç vakit kaybetmeden yeniden yukarı çıktı. Rose ise üç yıl sonra ilk kez leydisinin dışarı çıkacağını duyduğu için yerinde duramıyordu. Hatta bu haber, piskopos seçimlerinin sonucundan bile daha fazla sevindirmişti onu. Dışarıda ise bambaşka bir dünya vardı. İnsanlar rengârenk giyinmiş, kimi ellerine çalgılar almış, kimi kutlama için hazırlanan fişekleri taşıyordu. Katedrale doğru ilerleyen kalabalıkta herkes aynı heyecanı taşısa da kendi aralarında hararetli tartışmalar sürüyordu. Kimilerine göre Adrien piskopos olmalıydı. Yaşlıydı. Bilgeliğiyle tanınıyordu. Kimilerine göre ise Lucien olmalıydı. Gençti. Dinçti. Halk onu seviyordu. İnsanlar tartışıyor, eğleniyor, şakalaşıyor ve bir yandan da seçim sonucunun açıklanmasını bekliyordu. Helois ise üzerine yalnızca bir pelerin geçirip aracına bindi. Araç malikâneden ayrılıp krallığa doğru ilerlerken insanlar Marki’nin armasını taşıyan arabayı fark etmeye başladılar. Piskopos tartışmaları bir anda kesiliyordu. Herkes aynı yöne bakıyordu. Helois. Halkın göz bebeği. Krallığın en güzel soylularından biri. İyilik meleği olarak anılan Markiz. Yıllar sonra, o trajik olaydan beri ilk kez halkın karşısına çıkıyordu. Aracın içinden kalabalığa baktığında Helois, uzun zamandır unuttuğu bir duyguyu hissetti. Yaşadığını. Fakat aynı anda kendisini yabancı da hissediyordu. Sanki bütün bu insanlar onun dünyasında yaşıyor, o ise başka bir yerden onları izliyordu. Krallığa vardığında yıllar önceye ait anılar birbiri ardına zihninde canlandı. Kim olduğu, kim olduğunu sandığı ve kim olmaktan vazgeçtiği… Her şey gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçti. Kralın huzuruna çıkmaya hazırlanan Helois, dışarıdan yükselen gürültüyle başını pencereye çevirdi. Piskopos seçimi açıklanmıştı. Kalabalığın sesi sarayın duvarlarını aşarak içeri doluyordu. Halkın yüzünde büyük bir neşe vardı. Bu coşkulu atmosfer Helois’i de şaşırtıcı biçimde mutlu etti. Uzun zaman sonra ilk kez derin bir nefes aldığını hissetti. Tam o sırada bir saray hizmetlisi yanına yaklaşıp hayranlıkla baktı. “Markiz, Kral sizi bekliyor.” Helois başını hafifçe eğdi. Krala doğru ilerledi. Kral, acı haberi bu şekilde aldığı için karşısındaki leydiye karşı mahcubiyetini gizleyemedi. Marki’nin ölümünü öğrendikten sonra cenaze işlemlerinin derhâl başlatılmasını emretti. Krallıkta yas başlarken dışarıdaki şenlik daha da coşkulu bir hâl alıyordu. Meydanda insanlar birbirine sarılıyor, müzik sesleri yükseliyor, gökyüzünde fişekler patlıyordu. Kalabalığın arasında genç bir adam vardı. Elinde bir deste kâğıt taşıyor, insanları dikkatle süzüyordu. Bir süre sonra yüksek sesle bağırdı: “Genç Lucien gerçekten piskopos olmayı hak ediyor mu?” Kalabalığın bir kısmı sustu. Bazıları dönüp ona baktı. İçlerinden biri genç adamın omzundan sertçe tutarak, “Ne ima ediyorsun?” diye sordu. Genç adamın yüzünde en ufak bir korku yoktu. Aksine, aradığı ilgiyi sonunda yakalamış gibi sakince gülümsedi. “Otuz yıllık şu ömründe,” dedi, “sizce bu genç adam Tanrı’ya ne kadar yakın olmuş olabilir?” Kalabalık sessizleşti. “Tanrı’yı ne kadar çözmüş, ne kadar tanımış olabilir? Onun kutsal kelimelerinin derin anlamını hissedip bize aktaracak kadar ne yaşamış olabilir?” Sözleri halkın şevkini kırmaya başlamıştı. Ta ki kalabalıktan başka bir adam öne çıkana kadar. “Genç bir adamın Tanrı’ya neden yakın olamayacağını düşünüyorsun?” Adamın sesi öfkeliydi. “Kalbinin temizliğini nasıl yaşına bağlarsın? Derin düşüncelerini nasıl ömrüyle ölçersin? Bunca insanın kalbini kazanmayı başarmış. Kutsal olamayacağına seni ne inandırıyor?” Genç adam gözlerini kısıp adama baktı. “Bunca insanı Tanrı’yla mı kıyaslıyorsunuz?” Adam hiç duraksamadı. “Tanrı merhametlidir. Tanrı affedicidir. Tanrı kulunu anlayan, gözeten, seven ve affedendir.” Kalabalık sessizce onu dinliyordu. “Biz ise kusurlu insanlarız. Her şeyde bir kusur arayan, insanları yargılamayı seven, affetmeyi ve hoşgörüyü unutan insanlarız. Ama bu genç piskoposa bakın. İlk kez birinin hakkında kötü düşünmek için bir bahane bulamadık. Elbette zorbalara açık aradık. Hatalarını bulmak istedik. Fakat bu genç adam bize hiç laf vermedi.” Kalabalıktan birkaç kişi başını salladı. Adam devam etti: “Peki ya yaşlı bilgeye ne demeli? Hepimiz onun zamanında alkole düşkün olduğuna dair dedikodular duymadık mı?” Sonra genç adama döndü. “Şimdi söyle bana. Yaş ne kadar önemli?” Kalabalık bir anda alkışlamaya başladı. İnsanlar yeniden şenliğe dönerken genç adam sessizce onları izledi. Adam birkaç adım sonra ona dönüp sordu: “Senin adın ne?” Genç adam elindeki kâğıt destesini düzeltti. Gözlerinde hafif, kendinden emin bir tebessüm vardı. “Beni iyi dinleyin.” Kalabalığın gürültüsünün içinde sesi yeniden yükseldi. “Bir gün hepiniz bugünü hatırlayacaksınız.” Bir an durdu. “Çünkü ben size gerçeği, çıplaklığıyla anlatacak tek gazetecinizim.” Genç adam kâğıt destesini havaya kaldırdı. “William Baret.” Fakat halk çoktan yeniden şenliğe dönmüştü. William ise kalabalığın arasından uzaklaşırken yüzündeki tebessümü hiç bozmadı. Sanki daha ilk cümlesinden itibaren kimin dikkatini çekmesi gerektiğini biliyordu.
Ses Mimi
4 Eylül 2026
🥳🥳 bu kitaba bayıldımmm
Rojin Elçeoğlu
4 Eylül 2026
Yemi bölümü sabırsızlıkla bekliyorum
Rojin Elçeoğlu
4 Eylül 2026
Harika 👌🏻
Misafir
4 Eylül 2026
Heyecanla yeni bölümü bekliyorumm
Zerrin Gökdağ
5 Eylül 2026
Çok güzel kitap yeni bölümü sabırsızlıkla bekliyorum tebrikler 👏👏👏🫶🫶🫶🥰
Misafir
4 Eylül 2026
Yeni bölümün biran önce gelmesini bekliyorum

Gizem / Gerilim

Gizem / Gerilim

Gizem / Gerilim

Gizem / Gerilim

Gizem / Gerilim

Gizem / Gerilim

Gizem / Gerilim

Gizem / Gerilim