MyStoryBölüm 4 / 4

Bölüm 4 / 4

4.Bölüm

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Helois yavaşça ayağa kalkarak piskoposa baktı. Kalbinde ağır bir yorgunluk vardı. Az önce ettiği duanın ardından hissetmesi gereken tek şey pişmanlık olmalıydı. Fakat karşısında duran Lucien, zihnini istemediği düşüncelere sürüklüyordu. Onun yanında kendisini garip bir biçimde daha az yalnız hissediyordu ve bu düşünce Helois’i rahatsız etti. Lucien gözlerini ondan kaçırarak sakin bir sesle konuştu: “Madam, lütfen kendinizi bırakmayın. Henüz hayat bitmiş sayılmaz.” Helois’in dudaklarında kırık bir gülümseme belirdi. “Bazen,” dedi yavaşça, “insanın hayatının devam etmesi, gerçekten yaşadığı anlamına gelmez.” Lucien ona baktı. Helois’in yüzünde gözyaşı yoktu; fakat gözlerinin derinliklerinde yıllardır taşıdığı yorgunluk açıkça görülüyordu. Lucien bir şey söylemek istedi. Bazı acıların teselli edilmekten çok anlaşılmaya ihtiyacı olduğunu düşündü ve sustu. Ay ışığı ikisinin arasındaki sessizliğe vuruyordu. Yağmur dinmiş, havaya ıslak çimen ve toprak kokusu yayılmıştı. Helois piskoposun yanından geçerek karanlığın içinde uzaklaştı. Lucien ise arkasından bakmadan mezarlıkta kaldı. Bir süre sonra gözleri Helois’in az önce diz çöktüğü yere kaydı. Toprağın üzerinde hâlâ birkaç damla yağmur vardı. Aklında tek bir soru dönüyordu: Bir insan, yıllarca içinde taşıdığı bir dileğin gerçekleşmesinden neden korkardı? Cevabı bilmiyordu. Belki de bilmek istemiyordu. Başını kaldırıp dolunaya baktı. O gün Tanrı’nın huzurunda binlerce insanın önüne çıkmıştı. İnsanlar ona hayranlıkla bakmış, söylediklerini alkışlamış, hatta bazıları onu yeryüzüne gönderilmiş bir mucize gibi görmüştü. Şimdi ise bütün o kalabalığın yerinde yalnızca sessizlik vardı. Lucien kendisini ilk kez gerçekten yalnız hissediyordu. Helois’in sözleri zihninde yeniden yankılandı: İnsanın hayatının devam etmesi, gerçekten yaşadığı anlamına gelmez. Derin bir nefes aldı. “Tanrım…” diye fısıldadı. Bu kez ne için dua ettiğini kendisi de bilmiyordu. Helois için mi? Ölen marki için mi? Yoksa içinde kıpırdanan ve henüz adını koyamadığı o tuhaf duygu için mi? Bir süre daha mezarlıkta kaldı. Sonra ellerini cübbesinin içinde birleştirerek katedrale doğru yürüdü.

Helois malikâneye vardığında Rose onu kapıda bekliyordu. Markizi görünce rahatlamış gibi derin bir nefes aldı. Helois bunu fark ederek gülümsedi. “Rose… Uyuyamadın mı?” Rose başını iki yana salladı. “Efendim, benim gibi bir hizmetkâr, efendisi evde değilken nasıl uyuyabilir?” Helois’in yüzünde yorgun ama gerçek bir gülümseme belirdi. “Ben artık senin efendin değilim.” Rose’un yüzündeki ifade değişti. Helois kapının eşiğinde ona döndü. “Bunu sana daha önce söylemeliydim. Sen benim hizmetlim değilsin, Rose. Kıymetlimsin.” Kısa bir sessizliğin ardından ekledi: “Kız kardeşimsin.” Rose’un gözleri doldu. Yıllardır bu malikânede yaşayan genç kadın, Helois’in kendisine ilk kez bir hizmetkâr gibi değil, ailesinden biri gibi baktığını hissediyordu. “Hanımım…” diyebildi yalnızca. Helois gülümsedi. “Artık uyu.” Rose başını eğerek onu uğurladı. Helois içeri girerken kapı arkasından kapandı ve dışarıdaki gecenin son ışığı da kayboldu.

Günler geçiyordu. Markinin ölümü kısa sürede krallığın gündeminden düşmüş, yeni piskoposun seçilmesi ise halk arasında konuşulmaya devam etmişti. Hayat, acımasız bir alışkanlıkla kaldığı yerden sürüyordu. Şimdi bütün dikkatler kraliyetin en küçük prensesinin doğum günü için düzenlenecek büyük baloya çevrilmişti. Saray günlerdir hazırlık içerisindeydi. Halk prensesin güzelliğini, davete katılacak soyluları ve sarayda yaşanabilecek entrikaları konuşuyordu. William Baret’in ilgisini çeken ise başka bir ayrıntıydı: İlk kez gazeteciler de sarayda düzenlenecek baloya davet edilecekti. Sarayın kapısından içeri girebilmek için kraliyet tarafından tanınan bir gazetecinin desteğine ihtiyacı vardı. Aklına hemen Andre geldi. Krallığın en eski ve en saygın gazetecilerinden biri olan Andre’yi bulmak için yola koyuldu.

Andre’yi kalabalık bir çalışma salonunda buldu. Adam önündeki gazetelerin üzerine eğilmiş, elindeki kalemle bazı satırların altını çiziyordu. William yanına yaklaşıp elindeki kâğıt destesini masaya bıraktı. “Efendim.” Andre başını kaldırmadan, “Evet?” diye karşılık verdi. “Size göstermek istediğim bazı çalışmalarım var.” Andre belgelerden birini eline aldı. Bir süre okuduktan sonra diğerine geçti. William’ın dikkati tamamen onun yüzündeydi. Andre son kâğıdı da masaya bıraktığında hafifçe gülümsedi. “Demek meşhur Baret sensin.” William şaşkınlığını gizleyemedi. “Beni daha önce duydunuz mu, efendim?” “Dün seni gördüm.” Andre sandalyesine yaslandı. “Şenliğin ortasında. Binlerce insanın önünde şüphe tohumları saçıyordun.” William’ın yüzünde gururlu bir ifade belirdi. “Belki de amansız değillerdir.” Andre’nin gülümsemesi kayboldu. “Şüphe yaratmak kolaydır. Zor olan, şüphenin peşinden gidip gerçeği bulmaktır.” William kâğıtlarına baktı. “Ben de bunu yapıyorum.” “Hayır.” Andre’nin cevabı kesindi. Parmağıyla belgelerden birine dokundu. “Sen gerçeği aramıyorsun.” William kaşlarını çattı. “Ne arıyorum?” “Dikkat.” Odanın içinde kısa bir sessizlik oluştu. Andre devam etti: “Gençsin. İnsanların seni fark etmesini istiyorsun. Bu kötü bir şey değil. Fakat gazetecilik, insanların seni fark etmesini sağlamak değildir.” William dişlerini sıktı. “Peki nedir?” Andre gözlerini ona çevirdi. “İnsanların görmek istemediği şeyi onlara göstermektir.” William bir süre düşündükten sonra hafifçe gülümsedi. “Belki de ikisi aynı şeydir.” Andre’nin yüzünde bu kez merak belirdi. “İşte bundan korkuyorum.” William anlamadı. Andre sözlerini sürdürdü: “Bir gazeteci gördüğü şeyi yazmalı. Görmek istediği şeyi değil.” William’ın sesi sertleşti. “Fakat bazen insanların görmek istemediği şeyleri ortaya çıkarmak için onları sarsmak gerekir.” Andre başını hafifçe yana eğdi. “Doğru. Fakat sen insanları sarsmakla yetinmiyorsun. Onlara ne göreceklerini de söylüyorsun.” William sustu. Andre kâğıtları yeniden eline aldı. “Var olan tohumu yüzeye çıkarmak yerine kendi tohumunu yaratıyorsun.” Belgeleri masaya bıraktı. “Unutma William… Gazeteciler yaratıcı değil, yorumlayıcıdır.” William’ın yüzü kızardı. Karşısındaki adamın onu acemi gördüğünü düşünüyordu ve bu gururunu incitmişti. Yine de geri adım atmadı. “Efendim, dikkat çekmem gerekiyordu. Görüyorum ki amacıma ulaşmışım.” Kısa bir nefes aldı. “Beni saraya alarak test edin. Sizi utandırmayacağımdan eminim.” Andre uzun süre onu süzdü. Ardından sandalyesinden kalktı. “Gel.” William şaşırdı. Andre ceketini düzeltti. “Adını listeye aldıracağım.” William’ın yüzünde zafer dolu bir gülümseme belirdi. “Teşekkür ederim, efendim.” Andre kapıya doğru ilerledi. Sonra durup arkasına bakmadan konuştu: “Bir tavsiye.” William dikkat kesildi. “Balo gecesi bir şey görürsen, önce ne olduğunu anlamaya çalış.” Kısa bir sessizlik oldu. “Sonra yaz.” Andre yürüyüp gitti. William ise bir süre arkasından baktı. Sonra elindeki kâğıt destesini göğsüne bastırdı.

Uygulamada reklamsız oku