Bölüm 5 / 6
5. Berdel
Efnan' dan
Birkaç gün hastanede kaldıktan sonra taburcu oldum. Annem bana hâlâ soğuk davransa da aldırış etmiyordum. Beni kim kurtardı, bilmiyorum; fazlasıyla üzerinde duracak değilim. İki gün sonra ablamın düğünü vardı. Babamla amcam, onlar doğmadan önce birbirlerine verdikleri sözdü ama kader... Ablam ve Fırat birbirlerine deli gibi âşıktı; kader onları mutlu yazmıştı. Umarım hep mutlu olurlar. Eve geldiğimde kimse ayaklarımın kayıp düştüğüne inanmasalar da konuyu kapatmışlardı. İki gündür evde düğün hazırlığı sürüyordu. Bugün ablamın kınası vardı, ben hâlâ yataktan kalkamamıştım. Yaptığım şeyin ne kadar yanlış olduğunu bilsem de, o an sadece tek çare bu diye düşünmüştüm. Kuaför için Esma odama gelmişti.
Esma: "Kalk artık tembel görümce, bugün ablan evleniyor, ama sen hâlâ yatıyorsun."
Efnan: "Kalkıp ne yapacağım yenge, Allah aşkına rahat bırakın beni."
Esma: "Kuaföre gideceğiz, canım, kalk."
Deyip üzerimdeki yorganı çekti, el mahkum. Evlenen ben değilim ama kalkıp yataktan çıktım ve banyoya girdim. Hızlı bir duş aldıktan sonra üzerimi giyinip odadan çıktım.
Leyla: "Tembel, nerede kaldın?"
Efnan: "Hazırlandım işte."
Annem elime küçük bir çanta verdi, yüzümü somurtarak arabaya bindim.
Leyla: "Hayırdır Efnan, yüzünden düşen bin parça."
Efnan: "Göbek mi atmamı bekliyorsun abla?"
Leyla: "Ee, sonuçta ablan evleniyor."
Efnan: "Biliyorum, diğer yarım evleniyor, beni bırakıp gidiyor," diyip kollarımı birbirine bağladım.
Fatma ordan konuştu: "Ne yapacaksın, türüsünü mü kuracaksın?" dediğinde gözümden yaşlar aktı. Ablamın en çok mutlu olmasını benden başka kimse isteyemezdi.
Efnan: "Seni kimsenin üzmesine izin verme," diyip ablama sarıldım. "Bu gece son kez abla-kardeş birlikte uyuyalım mı?" dediğimde, ablam da benimle birlikte gözyaşlarını akıtmıştı. Araba kuaförün önünde durdu. Hepimiz arabadan indik. Ablamın görümcesi yoktu, o yüzden Hakan abinin eşi Selma gelmişti. Herkes artık hazırdı. Ben de annemin elime tutuşturduğu çantayı açtım. İçinde eflatun ipek bir abiye vardı ve altın kemer, bir de eldiven seti koymuştu. Ben de hızla hazırlanıp ablamların yanına gittim. Fırat ve abilerim gelmişti. Herkes eşlerinin yanına gitmişti. Onları tebessüm ederek izlerken, Murat abim ve Hüseyin abim yanıma gelmişti.
Murat: "Leyla'ya söyleme ama, sen daha güzel olmuşsun," dediğinde Hüseyin abim de başıyla onaylamıştı. Ağzımda kıkırtı çıkınca herkes bize bakmıştı. Biz üçümüz de birbirimize bakıp dudaklarımızı birbirine bastırmıştık. Herkes arabalarına binmişti. Ben Murat abimin arabasına binmiştim. Araba konağın önüne geldiğinde herkes zılgıt çekmişti. Erkekler kendilerine ayrılan bölüme gitmişti, biz kadınlar ise halay çekip ablamı ağlatmıştı. Sonra kına yakılacağı zaman, erkeklere haber vermiştik. Fırat abi ablamın yanına oturduğunda, Esma elinde kına tepsisiyle ablamın önünde diz çökmüş, "Gelini elini açmıyor!" diye bağırmıştı. Kaynanası, "Nerede?" dedi. Emine yengem yerinden kalkıp ablamın iki eline de beş birlik bıraktı ve bir set taktı.
Emine: "Benim güzel gelinim, nazlı gelinim, elini açacaksın," dedi.
Ablam ağlamaktan kızarmış gözleriyle bana bakıp elini açtı. Ben ise hâlâ gelemeyen Zümra'yı arayıp duruyordum, ateş olup düşmüştü her yere. Halaylar çekildi ve ben Reyhan'ı çağırıp ortaya doğru çıktım. Karşıma babam geldi. Bugün bütün Amed şahit oldu. Efnan yıkılmamıştı. Bastığı yere babam elini vurup öpüp başına koymuştu. Bütün herkesin gözü bizdeydi. Kocaman Ahmet Ağa, kızının bastığı yeri öpmüştü. Kimin ne düşündüğü artık umurumda değildi. Çünkü artık ben eski bendim, dimdik ayakta duran Efnan. Saat ilerledi, herkes dağıldı. Abla ve kardeş olarak bugün son kez yan yana uyuyacaktık. Üzerimi değiştirip duş aldıktan sonra ablam odama gelmişti.
Efnan: "Ben geleceğim abla."
Leyla: "Fark eder mi güzelim?"
Efnan: "Etmez."
Yatakta uzandık. İkimiz de ablam saçlarımı okşamaya başlamıştı. Küçükken hep saçlarımı severdi.
Efnan: "Neden hep saçlarımı sevip okşadın? Babam da ikimize aynısını yapıyor, niye?"
Leyla: "Babası severse kızının saçını, el oğlu koparamaz bir tek dalını," demişti babam bana. O yüzden hep saçlarımdan sevdi. Ben de ondan görüp ilk saçlarını öpmüştüm canım kardeşim. Diğer yarım yokluğumda, kıymetini bil, saçlarına dokunma, başka biri için yakma canını," dediğinde bedenim buz tutmuştu adeta.
Efnan: "Söz kesmem, saçlarımı hem unutamıyorum. Ben her şeyi unuturum ama hâlâ acıtıyor. Geçmek bilmiyor sanki."
Leyla: "Geçecek Efnan. Her şeye alışacaksın. Zümrayı düşün, en ağır şeyleri yaşadı, hâlâ yaşıyor ama bastığı yerde korku salıyor," dediğinde gülerek ablama döndüm.
Efnan: "Kimin teyze kızı beee?" diyip ablama sarıldım. Bu gece onun kokusuyla uyandım. Sabah saat sekizde annemin tepemizde dikilişini görünce korkudan çıkacak gibi oldum. Uyku mahrumu idare edin. Ablam da benimle birlikte bağırmıştı.
Annem: "Bugün ben evleniyorum, değil mi? Siz hâlâ uyuyun," diyip bir posta azar attı.
Efnan: "Hayırlı olsun anne, niye söylemedin? Babam bari balayına götürsün seni," dediğimde ablam, "Efnan, kaç?" demesiyle yataktan kalkıp kapıya koştum. Merdivenleri inip geldiğim sırada kafama bir telik yedim. Bu anneler neden hiç ıskalamaz ama yaaaa!
Efnan: "Baba, gülme yaaa."
Ahmet Ağa: "Yine ne dedin annene?"
Efnan: "Söylemem ama terliği hak etmedim," diyip sofraya oturdum. Babam da sofraya geldikten sonra annem ve ablam da sağa inip sofraya oturmuştu. Hızlı bir kahvaltının ardından kuaför eve gelmişti. Bu defa saçlarıma masa yaptırıp hafif bir makyaj yapıp kırmızı, yırtmaçlı, bel dekolteli elbise giydim. Bu defa saçıma babamın ablamla bana yaptırdığı zümrüt ve yakut taşlı altın tokamı taktım. Saat dört olmuştu. Fırat abi ve amcamlar gelini almaya gelmişti. Zılgıtlarla ablam babamın kolunda avluya indi. Ablam babamın elini öptü, babam ablamın alnını öpüp başına altın bir tac taktı. Kadir abim kuşağını üç defa bağlayıp çözüp sonra beline kemer taktı. Annem iki bilezik, diğer abiler ise ikişer hazırlı taktı. Ablam Fırat'ın koluna girip kapıdan çıktığında havaya ateş edildiler ve zılgıtlar çekildi. Arabaya binip düğünün yapılacağı otele geldik. Burası Fırat abimin beş yıldızlı oteliydi. Ablamla Fırat abi içeri girdiğinde, yine zılgıt sesleri yükseldi. Halaylar çekildi, Murat abim ve ben halayın başına geçtik.
Aniden müzik durunca herkes orkestraya doğru bir bakış attı. Herkesin dikkati bir anda o yönde yoğunlaşmıştı. O anda, kapı açıldı ve Zümra içeri girdi. Hamile olduğu için üzerine siyah bir salaş elbise giymişti, hamileliğin getirdiği naiflik ve zarafet adeta etrafa yansıyordu. Onu gören herkes bir anlığına sessizleşti ve ardından ayağa kalktılar. Aldanoğlu ve Arslanoğlu aşiretinin bütün hanımları, saygı duruşu gibi, birer birer ayağa kalktı. Çünkü hanım ağalığı gelmişti, Zümra, aşiretin kadınları için saygıdeğer bir konumdaydı ve o an, bunu her hareketiyle hissediliyordu. Bütün erkekler bile ondan çekinir olmuştu; her adımı, her bakışı bir otorite gibi yankı buluyordu.
Zümra, annemin olduğu masaya doğru ilerleyip, sessizce annemin elini öpüp oturduğunda, herkes oturdu. O an, bir huzur yayıldı salona. Zümra'nın varlığı, herkesi bir nebze de olsa sakinleştirmişti. Yanına gitmek için kendimi zor tuttum, fakat bir türlü yerimden kalkamadım. Hemen yanına gitmek için kalktığımda, Efnan'ımın gözleri bana doğru odaklanmıştı.
Efnan: "Hoş geldin teyze kızı," dedim, içimdeki duygularım biraz karışıktı. Zümra'nın hamileliği, bir yandan mutluluğa işaretken, diğer taraftan da düşündürücü bir hale gelmişti.
Zümra: "Hoş buldum teyze kızı," dedi, gülümseyerek. Sesindeki derinlik, içindeki olgunlukla birleşmişti. Annem araya girip, "Zana teyze mi sordu?" diye sordu. Zümra, sessizce "Geliyorlar," diyerek kapıyı işaret etti. O anda annem, yerinden kalkıp Zümra'nın ablasını karşıladı. Zümra, gözleriyle bir şeyler anlatmak ister gibi, dikkatle annemi izliyordu. Hayat Zana teyzem gülümsemişti, yıllarca geçen zaman, acılar, kayıplar onu değiştirip olgunlaştırmıştı. Berdel olsa da, onu seven bir kocası vardı ama altı evladını toprakla buluşturmuştu. Gözlerindeki hüzün, kimseye göstermek istemediği bir derin acıyı taşıyordu. Zümra o sırada birkaç adım atıp, yavaşça etrafı izlerken, duygularımı daha derin hissettim.
Düğün yavaş yavaş sona ererken, ablamla Fırat abiye kilolarca altın takıldı ve para toplandı. Düğün, sadece bir kutlama değil, aynı zamanda iki ailenin zenginliklerini, itibarlarını gösterme zamanıydı. Zümra, kendine yakışanı yaptı bütün akrabalara yıllık dedikodu malzemesi vermişti. Çünkü Fırat abiye bir dağ evi hediye etmiş, ablama ise yirmi kilo altın ve bir araba vermişti. Gerçek bir hanım ağasıydı. Herkes, saygı göstermek için ona yaklaşırken, o da her birine soğukkanlı bir şekilde tepki veriyordu. Herkesin gözünde o, hem bir dost hem de bir otoriteydi. Herkesin dikkatini üzerinde toplamak istemiyordu ama kimseyi de fazlasıyla kırmıyordu.
Düğün tamamlandıktan sonra, herkes birbiriyle sohbet etmeye başladı, ancak ben bir kenarda Murat abimi arıyordum. Ortalıkta yoktu. Sadece Zümra'nın varlığı, ortamı biraz dengeleyebiliyordu. Konağa geldiğimizde, Hüseyin abim babamın yanına gelmişti.
Hüseyin: "Baba, Murat rojinikaçırmış ve abisi Ahrat'ı vurmuş," dediğinde, ortam bir anda dondu. Herkesin ruhu buz kesmişti. Birdenbire ortamda bir sessizlik yayıldı.
Ahmet: "Hangi Ahrat?" diye sordu babam, sesinde şaşkınlık vardı. Ama bu şaşkınlık, bir endişe ile karışmıştı.
Hüseyin: "Ahrat Kuzgun," dedi. O an, yıllardır düşman olduğumuz Kuzgun ailesi aklıma geldi. Ahrat, Kuzgun aşiretinin bir parçasıydı ve yıllardır kan davası gütüyorduk. Yıllardır düşman olduğumuz ailenin kızını mı kaçırmıştı ve ortalıktan kaybolmuştu? Bizi nasıl bir ateşe atmıştı? Bunu yaparken gerçekten ne kadar düşünmüştü? Bedenim buz gibi olmuştu, kalbim hızla çarpmaya başladı. Bu işin sonu ya ölüm ya da kan dökülmesiydi. O an hissettiğim, bir şeylerin başladığı ve bu durumun sonsuza kadar süremeyeceği bir andı.
Berdel ve abim, beni ateşe atmıştı. Geçmişin gölgesindeki bu çatışma, bizleri içine çekmeye başlamıştı.
******
İnsan oğlu, yaptığı hatanın bedelini kimin ödeyeceğini hiç düşünmüyordu. Murat, rojon için kız kardeşini yakmayı göze almıştı; gözünden sakındığı, en değerli varlığını, Efnan'ı ateşe atmıştı. Yaman, tüm olanları öğrendiğinde kalbi öyle bir acı içinde patladı ki, yıllardır duyduğu öfke, yerini derin bir boşluğa bıraktı. Abisi, Murat tarafından vurulmuştu, kazara olsa da bir kere kan dökülmüştü ve bunun cezası belliydi. Üstelik rojin, Kuzgun'u kaçırmıştı. Yıllardır birbirlerine düşman olan aileydiler .
Aşk, gurur, intikam ve nefret arasında sıkışmış bir savaşın tam ortasına düşmüştü bu aileler. Hiçbir şeyin öneminin kalmadığı, acının hükmettiği bir ortama dönüşmüştü her şey.
Yaman konağa girdiğinde, ilk gözüne çarpan kırmızı elbise içindeki Efnan oldu. O kırmızı elbise, kanla kirlenmeyecek miydi? Yaman, birkaç gün önce canını kurtardığı kadını, şimdi düşmanı olarak karşısında buldu. Canını kurtarmak uğruna geçirdiği o zor anları hatırladı ama şimdi Efnan, onun karşısında, kendisi için ne yapacağını bilemez şekilde duruyordu. Yaman, Efnan'a bakarken, bir an içindeki acıyı hissetti; aynı zamanda bir tür korku da vardı. Ne yapacağını, nasıl bir adım atacağını bilemiyordu.
Ahmet: "Sen kimsin de benim kapıma destursuz giriyorsun?" dedi. Sesinde otoriter bir ton vardı, her kelimesi duvar gibi sertti. O anda, Yaman'ın içindeki bütün öfke bir patlama noktasına ulaşmıştı. Ahmet'in sözleri, sadece bir tehdit değil, aynı zamanda geçmişten gelen bir hesaplaşma gibiydi.
Kemal: "Senin oğlun namusuma el uzattı, oğlumun kanını döktü," dedi. Ahrat kolundan yaralanmıştı ama bu dava, sadece bir yaralanma değil, kan davasıydı. Kemal'in gözlerinde, yıllardır içini kemiren o acı vardı. Kan, hiçbir zaman unutulmaz bir iz bırakıyordu. Her şeyin bedeli vardı ve bu bedel, bir daha ödenmeyecek şekilde ağır olacaktı.
Yaman, öfkeyle silahını çıkardı ve bağırdı:
Yaman: "O itleri bana vereceksiniz! Kana kan alacağım, onunla birlikte kaçan bacımın da canını alacağım!" Sözleri, tüm konağı saran bir yankı gibi havada çınladı. Yaman'ın içindeki öfke, gözlerindeki hırs, onu bir anda canavara dönüştürmüştü.
Ama tam o anda, Azad Ağa araya girdi:
Azad Ağa: "Bu iş böyle olmaz, Kemal Ağa. Kan davası uzar gider, gençlere yazık. Berdel yapalım, konuyu kapatalım," dedi. Söylediği her kelime, bir çözüm önerisi gibi gelse de Yaman için, o çözüm sadece bir kaçıştı. Bir şekilde, bu yolun sonu yoktu. Efnan'ın kanı çekilmişti; abileri ve babası buna karşı çıkmış olsa da, tek çare buydu. Ama yine de kabul etmediler. Yaman, silahını Kadir'e doğrultup, koluna doğru ateş ettiğinde, avluda kan kokusu ve silahın sesi yankılandı. O an, Efnan ne hissetti? Acı, korku, teslimiyet... Tek çarenin berdel olduğunu anlamıştı.
Efnan, abisinin yanına koştu ve kolundaki kuşun yarasına bakarak ayağa kalktı. Her şeyin ne kadar hızlı geliştiğini görmek, içini parçalayan bir gerçekti. Efnan, yalnızca bir adım atmak zorunda kalmıştı; ama bu adım, kaderini değiştirecekti.
Efnan: "Ben Efnan Köksüz, yarım bırakılan kadın, abimin canı için seninle berdeli kabul ediyorum," dedi. Bu, sadece bir kabul değildi; aynı zamanda bir teslimiyet, bir kaderi kabullenişti.
Yaman: "Ben Yaman Kuzgun, abinin canını bağışlayıp seni nikahıma alıyorum," dedi. Bu sözler, Efnan'ın kalbini bir kez daha kırdı ama başka seçeneği yoktu.
Efnan, abisi için berdeli kabul etmişti ama bilemzdiki evlendiği adam şuan yandığından daha çok canını yakacağını, taramaya kıyamadığı saçlarını keseceğini. Efnan güzel ve naif demekti ama kaderi güzel olamayandı.
Kimse, bu evliliğin ona ne getireceğini bilmiyordu. Yaman, şu an yandığından çok daha fazlasını alacağının farkındaydı. Canını yakacağı, hatta taramaya kıyamadığı saçlarını keseceği bir evlilikti bu. Efnan güzel ve naif bir kadındı ama kaderi ne yazık ki ona güzel bir yaşam sunmayacaktı.
Yaman, Efnan'ı kolundan tutup arabasına doğru sürükledi. Efnan'ın gözlerinden süzülen yaşlar, onun içindeki son umudu simgeliyordu. Ahmet Ağa, kalp krizi geçirirken, Efnan son kez ailesine bakıp, bir daha onları yıllarca göremeyeceğini bilerek, gözlerini kapadı. Ahmet Ağa'nın yaşadığı kriz, Efnan'ın hayatındaki son noktayı koymuştu. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Köksüz Konağı'nda bugün bir düğün vardı. Gelinler konaktan ya mutluluğa ya da mecburiyete giderdi. Bugün biri mutluluğa, diğeri ise ateşe yürüyordu. Leyla, sevdiği adamla hayatını birleştirirken, Efnan ise kaderin en acımasız hükmüyle yüzleşiyordu. Konağın avlusunda, rengini kanın kıyısından alan kırmızı elbisesiyle dimdik duruyordu. O elbise, artık onun kefeni gibiydi. Ailesi karşı çıkıyor ama Efnan'ın içinde fırtınalar kopuyordu. Bu yol, onu kendi mezarına götürecekti.
Efnan, ardında çocukluğunu, ailesini, sevdiklerini bırakırken gözleri doldu. O, babasının nazlı kızı, abilerinin göz bebeğiydi. Ama şimdi o, bir canı kurtarmak için başka bir canını kurban ediyordu. Üzerindeki kırmızı elbise, onun sessiz çığlığıydı. Her adımında ayakları yere daha da ağır basıyor, yüreği biraz daha paramparça oluyordu. Yaman ise onu bekliyordu. Yüzünde öfkenin, intikamın donuk izleri vardı. Efnan'ı bu eve getirmek, onun için bir zafer gibiydi. Ama bilmediği bir şey vardı: Zafer sandığı bu evlilik, onun da sonunu hazırlayacaktı.
Yaman, Efnan'ı sadece bir bedel olarak görüyordu. Onunla evlenmek, namusu temizlemekti gözünde. Ama Efnan, öyle kolay yıkılacak bir kadın değildi. Kalbini acıyla taşlaştırıp, gözyaşlarını içine akıtarak bu yola girmişti. Yaman, onu yakacağını sanırken, aslında kendi ateşini harlıyordu. Çünkü insan bazen sevdiğiyle, bazen de nefret ettiğiyle sınanırdı. Yaman, Efnan'ı köşeye sıkıştırdıkça, onun dik duruşuna, güzelliğine ve kalbindeki o inatçı güce yenilecekti.
Efnan ise bu evliliğin aşk değil, intikam üzerine kurulu olduğunu hiç unutmamıştı. Her sabah Yaman'ın konağında gözlerini açarken, kendine bir kez daha hatırlatıyordu: "Bu evlilik, benim özgürlüğüm değil, mahkumiyetim. Ama ben, bu mahkumiyeti Yaman'a pranga edeceğim." Yaman, onu sahiplenmeye kalktıkça, Efnan ondan daha da uzaklaşacak, soğuk bakışlarıyla Yaman'ın içini lime lime edecekti.
Evlilik yemini edilmişti belki ama bu yemin, iki kırık kalbi iyileştirmek için değil, iki ruhu birbirine zincirlemek içindi. Yaman, her gece başını yastığa koyduğunda, kazandığını sandığı zaferin aslında en büyük yenilgisi olduğunu fark edecekti. Çünkü Efnan, onun hayatına girdikçe, Yaman'ın kalbinde eski yangınların küllerinden yeni alevler doğacaktı.
Köksüz konağından çıkan bu gelin, sadece bir evliliğe değil, bir savaşa adım atmıştı. Ve bu savaşta kazanan da, kaybeden de yanacaktı. Kırmızı elbise, ateşi temsil ediyordu. Ama o ateş sadece Efnan'ı değil, Yaman'ı da küle çevirecekti. Çünkü bu, artık aşkın değil, intikamın gölgesinde başlayan bir hikayeydi.