Bölüm 3 / 5
Evde kalan sessizlik
Kapının kapanışı yankılandı evin içinde.
Önce duvarlar işitti bu sesi, sonra sandalyeler, sonra mutfağın soğuk fayansları...
Ve en son, sessizlik.
Müjgan gitmişti.Yüzüne haykırarak söylemişti ne zamandır yutkunduğu gerçeği.
Şimdi geriye, bu gerçekle baş başa kalan üç kişi kalmıştı evde.
Özkan, ellerini birbirine kenetleyip masanın kenarına koydu. Gözlerini Serhat’a çevirdi.
Serhat hâlâ aynı pozisyonda, sessiz, gözlerini tabağına dikmiş oturuyordu. Ne bir mimik, ne bir nefes alış.
Sanki taş kesilmişti.
“Serhat…” dedi Özkan, sesi tok ama kararsız.
“Müjgan neyi ima ediyor?”
Sorunun ağırlığı masaya bir taş gibi düştü.
Cevap beklenirken geçen üç saniye, saat gibi hissettirdi.
Serhat başını kaldırmadı.
Ne cevap verdi, ne de yalanladı.
Bu suskunluk, Özkan’ın yüzünde görünmez bir çatlak açtı.
Tam o anda, Filiz oturduğu yerden bir anda doğruldu.
Elindeki çay bardağını öyle sert masaya bıraktı ki, içinden birkaç damla çay masa örtüsüne sıçradı.
“İftira!” diye bağırdı. “Açık açık iftira atıyor o kız!”
Özkan gözlerini Filiz’e çevirdi.
Kadının yüzü kızarmıştı, elleri titriyordu ama sesi hâlâ buyurgandı.
Özkan biliyordu: Filiz ne zaman köşeye sıkışsa, en sert sesi çıkarırdı.
“Yalan söylüyor. Geçen sene de evi terk etmedi mi? Neymiş efendim, boğuluyormuş... O zaman da bir bahaneyle çıktı kapıdan. Her seferinde yeni bir hikâye uydurur, dönüp dolaşır, bizi suçlar. Şimdi de oğlumu lekelemeye çalışıyor!”
Özkan, bir an Filiz’e baktı, sonra tekrar Serhat’a.
“Serhat...?”Yine sessizlik.
Bir çift göz hâlâ boşluğa sabitlenmişti.
Filiz devam etti.Sanki susarsa her şey çöküp dağılacakmış gibi, sözcüklerle savaşıyordu.
“Bu çocuk senin oğlun değil mi Özkan? Tanımıyorsan tanı! Ne karı kız ayağı var, ne bir kötü alışkanlığı. Mahallede parmakla gösterilen bir çocuk. Terbiyeli, çalışkan, sessiz... Herkes sever. Şimdi kalkmış bu kızcağız, onun üzerine çamur atıyor. Neden? Çünkü biz yetmiyoruz ya ona! Çünkü hayat onun canını sıkıyor!”
Özkan yutkundu.
Serhat’ın yüzüne dikkatlice baktı.
“Ama Filiz…” dedi, sesi bu kez daha düşük. “Taciz lafı kolay bir laf değil. Böyle bir şey bu kadar rahat söylenmez. Hele ki aynı evde büyüdüğü biri için.”
Filiz’in sesi çatladı.
Ama öfkesinden değil, gururundan.
“Ben oğlumu tanımıyor muyum Özkan? Serhat ne zaman kötü bir şey yaptı? Müjgan’a kaç kere ceketini verdi, okuldan kaç kere aldı. Abilik yaptı ona. Baktı, kolladı. O kız kıymet bilmiyor. Kendini ne sanıyorsa artık... Hep bir üst perdeden bakar, hep şikâyet eder.”
“Ben Müjgan’dan bunu beklemezdim,” dedi Özkan, düşünceli.
“Dün gibi hatırlıyorum, nasıl titreyerek ilk gün bu eve gelmişti. Küçücüktü. Zor konuşurdu. Ama yalan söyleyecek biri gibi gelmez bana.”
Filiz gözlerini devirdi, eliyle sinirle havayı ikiye böldü.
“Ağlaması onu haklı yapmaz Özkan. Bu devirde herkes kurban, herkes mağdur. Ama gerçekler öyle değil. Serhat’ımın alnı açık. O konuşmaz böyle şeylere. İftiranın seviyesine düşmez.”
Serhat, o an başını hafifçe kaldırdı.Ama yine de konuşmadı.Gözleri duvardaki saate takıldı.
Sadece tik-tak sesi duyuldu bir an.Bir mahkemenin karar anı gibiydi o sessizlik.
Ve o an, Özkan neye inanacağına karar veremediğini fark etti.Yüzüne bir ağırlık oturdu.
Ayağa kalktı.Yavaşça konuştu:
“Ben bu konunun üstünü öyle kolayca kapatamam. Müjgan’ın gözlerinde yalan yoktu.”
Filiz ayağa fırladı.“O zaman al git kızını! Ama oğlumun adını diline bir daha alma. Bu evi onun alnındaki lekeyle kirletemezsin!”Özkan durdu.
Serhat’a bir kez daha baktı.Bir baba olarak, içini kemiren o tuhaf his…İçten içe, bir şeylerin eksik olduğunu duyumsuyordu.
Ama ne olursa olsun…Serhat konuşmamıştı.Ve bazen susmak, en büyük savunma gibi görünürdü.
Oysa bazen en keskin suçluluğun da işaretiydi.
Serhat sandalyesinden kalktı, hiçbir şey demeden odasına doğru yürüdü.Ayak sesleri boşlukta yankılandı.Ve kapısını usulca kapattı.
Kapatılan sadece bir kapı değildi.Bir sır, bir vicdan, bir karanlık daha kilit altına alınmıştı.
Ama Müjgan’ın sözleri…O evde bir daha asla yok olmayacak kadar derin bir iz bırakmıştı.
---
Müjgan, okulun demir kapısından çıktığında hava daha bir kararmıştı.Güneş yorgun bir ihtiyar gibi batıya yaslanmış, gökyüzü ağır ağır grileşiyordu.
Hafif bir rüzgar saçlarını geriye savururken, içinde dalga dalga büyüyen o tanıdık baskı, boğazında yumruya dönmüştü.Biliyordu.Onu biri bekliyordu.
Gözlerini yola çevirdiğinde, kenarda park etmiş koyu renkli sedanı gördü.
Camı açıktı. Direksiyonda Özkan vardı.
Ceketinin yakasını düzeltmişti, elleri direksiyonu sıkıyordu.Onu görünce başını eğdi, ama sonra hemen toparlandı.
Müjgan yaklaşmadı.Arabanın yanından geçip gitmek ister gibi yürüdü.
Ama Özkan inmişti arabadan.
“Müjgan…”
Kız istemsizce durdu.Sırtı dönüktü ama gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.Sesindeki ton yabancıydı.Ne emir veriyordu, ne de hesap soruyordu.Sadece… kırılmış bir adam gibi konuşuyordu.Yavaşça döndü.“Evet?”
Özkan birkaç adım attı, aralarında artık yalnızca bir buçuk metre kalmıştı.Ama o mesafe, yılların yanlış anlaşılmalarını, suskunluklarını ve geç kalan fark edişleri içine alacak kadar büyüktü.
“Dünden beri düşünüyorum,” dedi Özkan.
“O sabah sen o kelimeyi söylediğinde, masada soğuyan ekmeğin kokusu bile değişti.”
Müjgan gözlerini kaçırmadı.Sertti.Alışmıştı.Yaralı ama dimdikti.
“Benim için sadece bir kelime değildi.”
dedi.“
Taciz.
Utanmadım, sıkılmadım söylerken. Çünkü yıllardır utanan ben oldum. Şimdi biraz da onlar utansın istedim.”
Özkan elini cebine sokup çıkardı.
Gözlerinin altı morarmıştı.Uykusuzdu.
“Serhat… benim oğlum. Etle tırnak gibiyiz sandım. Ama belki de ben sadece görmek istediklerimi gördüm. Sen konuşana kadar... hiç dikkat etmedim.”
“İşte tam da bu yüzden konuşmadım yıllarca. Çünkü siz hep onu dinlediniz. Ben ne zaman anlatmaya kalksam, annem hep susturdu. ‘Serhat abindir’ dedi. ‘Sen abine öyle söyleyemezsin’ dedi. Ben de zamanla kabullendim. Sessizliği kabullenmeyi öğrendim.”
Özkan sustu.Bu sözler bir babaya ağırdı.
Ama daha ağır olan, bir çocuğun hak ettiği sevgiden yıllarca mahrum bırakılmış olmasıydı.
“Ben sana baba olmadım, değil mi?”
diye sordu, sesi neredeyse fısıltıydı.
Müjgan cevap vermedi.Bir adım attı.Şimdi aralarında sadece bir karış vardı.
“Serhat’ın bakışlarını fark ettin mi hiç Özkan Bey?”
dedi, sesi ilk defa çatladı.
“Bazen gece su içmeye kalktığımda, karanlık koridorda sessizce beni izlediğini gördüm. Duştan çıktığımda kapının önünde ayak seslerini duydum. Söylediği o iğrenç cümleleri... yıllardır kulağımda çınlıyor. Ama anneme söylediğimde, bana inanmaktansa 'bu kız yine uyduruyor' dedi. Ya siz? Siz hiç şahit olmadınız, değil mi?”
Özkan başını eğdi.“Hayır.”dedi.“Ama görmemek, olmamış saymaz. Ve ben… bunu çok geç anladım.”
Müjgan’ın gözleri doldu ama akmadı yaşlar.
Çünkü artık ağlayarak ikna edemezdi kimseyi.
“Benim o evden gitmeme müsade et. Lütfen.”
Sesi yumuşadı.
“Ne olursa olsun, bir kere bana inanın. Çünkü bir çocuk her şeyi affeder… ama kendisine inanmayanı asla affetmez.”
Özkan, uzun bir nefes verdi.
Gözlerinde oğlunun yüzü, Müjgan’ın sessiz çocukluğu ve Filiz’in yokluğu dolaşıyordu.
“Seni o eve isteğin dışında zorla tutamam.”dedi.
“Bu defa, kendi kanımdan olanı korumak yerine, vicdanımı dinleyeceğim. Serhat her ne yapmışsa... hesabını verecek.”
O cümleyle birlikte Müjgan’ın omzundaki taşlardan biri düşmedi, ama hafifledi.İlk kez…
Biri onu sadece “duymamış”, “anlamıştı”.
---
Ev sessizdi.O kadar sessizdi ki, içeri girerken Özkan’ın bastığı her tahta gıcırdadı.Ayakkabılarını bile çıkarmadı.Üst kat merdiveninin başında duran Filiz, elinde tuttuğu sepetle sessizce aşağı baktı.
“Neden onunla konuştun?” dedi doğrudan.
Sesi ne kırgındı ne yumuşak.Aksine... savunmaya hazır, savaşmaya istekli bir sesle çıkmıştı.
Özkan montunu çıkarmadan salona yöneldi.
Koltuğun kenarına oturup başını ellerinin arasına aldı.Filiz’in adımları salona yaklaştıkça, içerideki hava ağırlaşıyordu.
“Ben kızımın gözlerinde gördüm Filiz.”
“O kız yalan söylemiyor.”
Filiz sepeti yere koydu.
Sertçe, hiç çekinmeden.
“Sen ne dediğinin farkında mısın Özkan?”
“Serhat’tan bahsediyorsun! Senin oğlundan! O kızın neler uydurduğunu hâlâ göremedin mi?”
Özkan başını kaldırdı.“Uydurmak mı?!”
Sesini ilk defa yükseltti.
“12 yaşından beri Serhat’ın ona ne yaptığını bilmiyoruz belki, ama bugün ilk defa konuştu. O sofrada o kelimeyi duyduğum an içime ateş düştü. Senin yüzün bile kıpkırmızı oldu, farkında mısın?”
Filiz elini beline koydu.
“Yeter artık! Her şeyin suçlusu oğlum oldu öyle mi? Bu kız geçen sene de kaçmadı mı evden? Hep bir numarası var. İftiradan başka bildiği bir şey yok!”
Özkan ayağa kalktı.
Ceketini çıkarmadı, elleri yumruk gibi kapalıydı.
Ama sesi bu kez daha soğuktu.
“Bir kez olsun kızına inansaydın Filiz. O çocuk sana anne demeye korkuyor. Yıllardır Serhat’ın gölgesinde, senin susuşunun içinde ezildi. Gözlerinin içine baktığımda, bu evde kaç kişi gerçekten huzurluydu diye düşündüm. Cevap: Hiç kimse.”
Filiz'in yüzü kızardı.Ama hâlâ diretmekteydi.
“Ben Serhat'ı sokaktan mı buldum? O benim oğlum. O iyi bir çocuk. Mahallede herkes onun ne kadar düzgün biri olduğunu bilir. Herkes sever Serhat’ı.”
“Evet, herkes sever.” dedi Özkan alayla.
“Çünkü herkes onun nasıl biri olduğunu bizim kadar yakından görmedi. Ama Müjgan gördü. Ve artık ben de görüyorum.”Filiz gözlerini devirdi.
“Serhat yıllardır bu kıza kol kanat gerdi! Okuluna götürdü, geldiğinde çantasını taşıdı. Daha ne yapsın?”
O sırada bir tıkırtı geldi yukarıdan.İçeride biri vardı.
Konuşmaları dinliyordu.Özkan başını yukarı çevirdi.Göz göze gelmediler ama hissettiler.
Serhat oradaydı.Özkan usulca cümlesini tamamladı:“Artık bir baba gibi davranmam gerekirse... önce kızımı koruyacağım. Ne olursa olsun.”
Filiz şok içindeydi.
“Demek öyle. O zaman sen de öğren, ben de öğreneyim Özkan. Bu evde artık senin dediğin gibi hiçbir şey olmayacak. Kendi oğlunu harcayana baba denmez.”
Tam o sırada üst kata çıkan ayak sesleri hızlandı.
Serhat, konuşmaları duymuştu.Ama inmemişti.
Sessizce odasına çekildi.
Kapıyı kilitleyip pencereye yürüdü.
Karanlık sokakta bir gölge gibi duran Müjgan’ın eve gelişini izledi.Sırtında çantası, boynunu bükmemişti hâlâ.
Serhat dişlerini sıktı.
Yavaşça cebinden bir sigara çıkardı.
Çakmağını çakarken fısıldadı:
“Benim olacaksın Müjgan… bu evden kaçamayacaksın. Kimse seni benden alamayacak.”
Gözleri karardı.
İçindeki karanlık artık saklanmıyordu.
O sadece dışarıda "iyi çocuk"tu.
Ama içeride, kendi şeytanıyla baş başa kalmaya çoktan alışmıştı.
---