MyStoryBölüm 5 / 5

Bölüm 5 / 5

Gölge gibi üstüme çöktün

Evde hâlâ sessizlik hâkimdi.Rüzgâr, aralık pencereden içeri süzülüyor, perdeleri yavaşça titretiyordu.Mutfakta bir sandalyede oturan Serhat, dizlerini hafifçe açmış, ellerini dizine yaslamış, kapıya boş gözlerle bakıyordu.

Saat kaçtı bilmiyordu.Zamanı saymıyordu.

Kafasında tek bir düşünce dönüp duruyordu: “O kız benim…”

Tam o sırada, kapı gıcırdayarak açıldı.

Müjgan, bir elinde ekmek poşeti, diğer elinde anahtarla içeri girdi.Ayakkabılarını çıkarmadan önce çantasını duvara yasladı.İçeriye doğru bir adım atar atmaz… o tanıdık kokuyu aldı.

Parfüm.Bildiği, hatta zaman zaman nefret ettiği o parfüm.Serhat…

Kalbi hızla çarpmaya başladı.Omuzlarını dikleştirdi.Korkusunu göstermemeliydi.Adımlarını yavaşça içeriye attı.Koridordan geçerken, mutfağın kapısında onu oturur hâlde gördü.

“Ne yapıyorsun sen burada?”Sesi sakin ama içinde titreyen bir tel vardı.Serhat sandalyesinden kalktı.Gözleri koyu karanlıktı.Adımlarını ağır ağır attı, Müjgan’ın birkaç adım önünde durdu.“Sana geldim.”Sesi alaycıydı.“Niye, hoşuna gitmedi mi?”

Müjgan bir adım geri çekildi.“Çık dışarı. Hemen.”

Serhat başını hafifçe yana eğdi.Gülümsedi ama o gülümsemede sıcaklık yoktu.Yalnızca hastalıklı bir inat, kör bir takıntı vardı.“Sen evleneceğini mi sandın?”Sesi alaycıydı.“Kimmiş o delikanlı? Hangi adam elini tutacak senin ha? Bırak Müjgan… bırak bu hayalleri. Sen benimle evlenmek zorundasın. Çünkü eğer senin başka biriyle evleneceğini hissedersem…”Yaklaştı.Artık nefesi Müjgan’ın yüzündeydi.

“Seni önce kendime kadın yaparım. Asıl o zaman mecbur kalırsın bana.”

Müjgan’ın yüzü bembeyaz kesildi.Tüm vücudu titremeye başladı ama gözlerini kaçırmadı.

“Sen hastasın. Pis bir sapıksın. Ne söylediğinin farkında mısın?”

Serhat’ın kaşları çatıldı.Bu söz… ona tokat gibi gelmişti.Ama onun tokatlara tepkisi tehlikeliydi.

Aniden kolundan tuttu, Müjgan’ı duvara doğru itti.

Omzu sertçe duvarla çarptı.Kaçmak istedi ama Serhat çok yakındaydı artık.

“Beni küçük düşüremezsin. Beni onların yanında rezil edemezsin. Ne oldu, beni istemiyorsun ama başka biriyle el ele mi gezeceksin? Sen kimin olduğunu unuttun Müjgan!”

Başını eğdi, yüzü Müjgan’ın yüzüne yaklaştı.

Zorla dudaklarına ulaşmak istedi.

Müjgan başını çevirip, serbest olan eliyle göğsünden itti.“Çekil!” diye bağırdı.

Ama Serhat kendini kaybetmişti.

Elleriyle Müjgan’ın bileklerini tuttu.Müjgan mücadele ediyordu, ayaklarını yere vurdu, Serhat’ın bacağına tekme attı ama adam öfke kontrolünü kaybetmiş gibiydi.“Bağır, isterse tüm mahalle duysun! O zaman seni alacak adam da kalmaz!”Gözleri dönmüştü.Ama o anda…

Müjgan alnıyla Serhat’ın burnuna sertçe vurdu.

Serhat sendeledi, geri çekildi.Müjgan hemen aradaki mesafeyi açtı.

“Bana bir daha yaklaşma! O hasta beyninden geçen her şeyi yüzüne haykıracağım. Babana da, mahalleye de!

Seni o karanlığa gömeceğim, yemin ederim!”

Serhat burnunu tutarak yere çömeldi.

Sırtını duvara yasladı.“Sen… senin gidecek yerin yok Müjgan. Benim olmadığım bir hayatın yok!”

Müjgan onu son kez öfkeyle süzdü.Gözlerinde bir korku değil…Artık keskin bir kararlılık vardı.

“Sen… hayatımdaki en karanlık kişisin. Ve seni silmek için elimden ne geliyorsa yapacağım.”

Ardından hızla odasına çıktı.Kapıyı kapattı.

Arkadan kilitledi… sırtını kapıya yaslayıp ilk kez gözyaşlarına izin verdi.Sadece ağlamıyordu.

Kendini değil, bir karanlığı dışarı atıyordu.

Ve bu, onun bitişi değil…

Savaşa giden bir kızın, son gözyaşıydı.

---

Günlerden pazartesiydi.Saat akşam üzerini gösteriyordu.Güneş yavaş yavaş batıya eğilmiş, günün son ışıkları evin pencerelerine vurmaya başlamıştı. Gölgeler uzuyor, evin içine ağır bir sessizlik çöküyordu.Mutfakta kaynayan çayın fokurtusu dışında neredeyse çıt çıkmıyordu.

Filiz mutfak masasının ucuna oturmuş, elindeki çay kaşığını bardağın içinde durmaksızın çeviriyordu. Kaşık her dönüşünde ince camdan tiz bir ses çıkarıyor, o ses evin gergin havasına tedirgin bir tını ekliyordu.

Gözleri saate kaydı.Serhat hâlâ ortalarda yoktu.

Ne bir mesaj, ne bir arama.Sadece cumartesi akşamı attığı o kuru mesaj:"Arkadaşımda kalacağım."

Filiz, içini kemiren bu sessizliği inkâr etmeye çalışıyordu.Ama Serhat'a olan düşkünlüğü.

Oğlunun halinden haber alamamak, ona bir şey olduğu düşüncesi bile kalbine diken gibi batıyordu.

Özkan salonda, sandalyesinde oturuyordu.

İşten erken dönmüştü. Gözlerinin altı morarmış, yorgunluk yüzüne sinmişti.Elinde tuttuğu gazeteye bir kere bile bakmamıştı. Sadece oturuyordu. Sessizce.

Müjgan odasındaydı.Kapısını kapatmış, dışarıyla bağlantısını kesmişti.Telefonu sessizdeydi, perdeyi bile aralamamıştı.Ama içindeki savaş dışarıdan görünmüyordu.

Birkaç gün sonra gelmesi beklenen görücüler...

Aklındaki kaçış planı...Ve Serhat’ın hâlâ eve dönmemesi.

Bir anlığına gözlerini kapadı.

Bir adım atmak istese, hep biri arkasından çekiyordu.Ama bu kez kararlıydı.Bu evden çıkmadan nefes alamayacaktı artık.

Saat altıya yaklaşırken kapı zili çaldı.Filiz irkildi.

Özkan yerinden kıpırdamadı.Kapıya gittiğinde, zile basan kişinin posta dağıtıcısı olduğunu gördü.

Bir zarf uzattı, imza alıp gitti.Zarfın üzerinde Serhat’ın adı yazıyordu.Bir banka evrakıydı belli ki.

Filiz zarfı sehpanın üzerine fırlattı.“Evde yok, alamaz. Oğlum evine gelemiyor, huzuru bozuldu.”

Ardından gözleri Özkan’a döndü.Bir süredir biriktirdiği sözleri sıralamakta gecikmedi.

“Bak hâlâ yok oğlun! Gitmiş arkadaşına, sessizliğe çekilmiş! Peki Müjgan ne yapıyor şu an içeride? Hiçbir şey olmamış gibi...

O evlilik lafını ettiğinden beri bizim huzurumuz kalmadı. İnan bana, bu kız burada durdukça başımıza daha çok iş açılacak.”

Özkan sessizliğini bozmadı.Ama alnını ovuştururken bir derdi olduğu belliydi.

“Sen hiç düşünmüyor musun?” dedi Filiz, sesini yükselterek.“Serhat evden kaçmak zorunda kaldı. Yaşı başı yerinde adam, kendi evinden kaçıyor! Sırf o kız iftira attı diye! Sen olsan ne yapardın Özkan? Ne yapardın?”

Özkan derin bir nefes aldı.Sonunda sessizliğini bozdu.“Belki de... herkesin ne yaşadığını bilmiyoruz Filiz.”

Filiz’in gözleri büyüdü.

“Sana inanamıyorum! O kıza mı inanıyorsun yoksa? Kendi öz oğluna değil de, daha yeni seni baba diye çağıran kıza mı?”

Özkan ayağa kalktı.

“Sadece...

bildiğim hiçbir şeyin tam olmadığını fark ettim. O yüzden, karar vermeden önce hepsini bir kez daha dinleyeceğim.”

Filiz bir an durdu, sonra elini beline koydu.

“Peki. Dinle bakalım. Dinle de gör, sonunda kimin doğru söylediğini.”

O gece Serhat’tan yine haber alınamadı.

Ama o sırada çok uzakta değildi.

Kaldığı yerde telefonunun ekranına uzun uzun bakıyor, Müjgan’ın adını aramamak için kendini zorluyordu.“Ben bu oyunu kaybedemem,” diye mırıldandı.“Onu ya geri alacağım... ya da kendime mecbur bırakacağım.”

---

Günlerden persembeydi.Akşam üzeriydi. Güneş, batmaya yakın turuncuya çalan ışıklarıyla salonun duvarlarına asılmış çerçeveleri tek tek aydınlatıyordu.Evin içinde, uzaktan bakıldığında bir dinginlik hâkimdi ama o sessizlik, derin bir kuyunun üstünü örten ince bir örtü gibiydi.

Mutfaktan gelen kek kokusu, salonu sarmıştı. Filiz, birkaç gündür süren karmaşanın üzerine bir misafir ağırlama telaşındaydı. Elleri tepsiyle meşgul, aklı ise Müjgan’da takılıydı.Üzerinde sade ama şık bir elbise vardı.Saçlarını yarım toplamış, her zamanki gibi inci küpelerini takmıştı.Bu ziyaretin iyi geçmesini istiyordu.Kızından “kurtulma” planı için ilk adım belki de bu olacaktı.

Özkan, koltuğun kenarına oturmuş, hâlâ tam ikna olmamış gözlerle saatin tik taklarını dinliyordu.

Aklı karışıktı.Ne Serhat eve dönmüştü, ne Müjgan konuyu yeniden açmıştı.Ama her ikisinin de suskunluğu ona çok şey söylüyordu.

Kapı zili çaldı.

Filiz hemen toparlandı, dudaklarına hafif bir tebessüm takınarak kapıya yöneldi.

“Hoş geldiniz,” dedi.Sesindeki tını, yılların ev sahibeliğiyle yumuşamıştı.

Gelenler, aracı olan komşunun yakınıydı.

Kadın zarif bir başörtüsüyle, yanında oğluyla birlikte içeri girdi.Oğlan yirmili yaşlarının ortalarında, kısa saçlı, uzun boylu, düzgün yapılı biriydi.Üzerinde lacivert bir gömlek vardı; eli ayağı düzgün, kelimeleri ölçülüydü.

“Buyurun, hoş geldiniz,” dedi Özkan, yerinden kalkarak.

Salonda çaylar içildi, kibar konuşmalar yapıldı.

Kadın, karşısında oturan Filiz’e bakarak söze girdi:

“Sizden iyi bahsettiler. Kızınızdan da... Biz de dedik, görücü usulüyle tanışmakta fayda var. Uygun görürseniz, evladımız bir tanışsın, muhabbet etsin.”

Filiz nazikçe başını salladı.

“Ne demek, hoş gelmişsiniz. Kızım biraz içine kapanıktır, ama saygılı, hanım kızdır.”

Özkan hâlâ susuyordu.Kadının gözleri Müjgan’ı arıyordu.“İsterseniz Müjgan’ı çağırayım,” dedi Filiz, hafifçe yerinden kalkarak.

Merdivenleri çıkarken yüzünde telaşla karışık bir sertlik vardı.Odasının kapısını tıklatarak:

“Müjgan. Gelenler var. Gelip bir selam ver bari.”

İçeriden önce hiçbir ses gelmedi.Sonra kapı açıldı.

Müjgan, siyah salaş bir elbise giymişti. Saçlarını dağınık bir topuzla tutturmuştu. Yüzünde ne makyaj ne de süs vardı. Ama bakışları, kararlıydı.

“Tamam,” dedi sadece. “Geliyorum.”

Aşağıya indiğinde, gözler ona döndü.Özkan hafifçe doğruldu.Filiz gülümsemeye çalıştı.

Müjgan, misafirlere sadece başıyla selam verdi.

Göz ucuyla aileyi süzdü.İlk izlenimi kötü değildi.

Sıradan bir aile gibiydi; ne itici ne de etkileyici.

Kadın hemen atıldı:

“Eğer uygun görürseniz, gençler biraz konuşsun.”

Özkan bu cümleyi duyunca dudaklarını birbirine bastırdı.Müjgan gözlerini ona dikti.“Olur,” dedi sessizce.“Konuşalım.”Genç adamla birlikte mutfağın yanındaki küçük balkona geçtiler.

Kapıyı açık bıraktılar. Ne gizli bir şey vardı ne de saklı bir niyet.Konuşmaları kısa sürdü. Daha önce kısa bir iki kez konusmuşlardı.

Erhan.İstanbul’da yaşıyordu, annesiyle birlikte.Babası vefat etmişti.Elektrik teknikeriydi.Hayatı sade, sözleri ölçülüydü.

Müjgan onu dinlerken, içinde garip bir sakinlik vardı.Aşkla ilgisi yoktu bu konuşmanın.

Ama içinde kendini anlatma çabası da kalmamıştı.

O sadece bu hayattan kaçışın bir kapısını arıyordu.

"Benim hayatım biraz... karmaşık," dedi Müjgan.

Erhan başını salladı."Ben kolay insan değilim, zor biri de değilim. Ama huzursuzlukta boğulmayı istemem."Bu cümle Müjgan’ın hoşuna gitmişti.

O da başka bir şey demedi.Sadece başını salladı.

“Anlıyorum.”

Görüşme tamamlandıktan sonra tekrar salona geçtiler.Misafirler kalktı.Vedalaşmalar yapıldı.

Filiz kapıyı kapatırken, gözlerinde umut ışığı vardı.

Özkan ise hala düşünceliydi.Misafirler gittikten sonra mutfakta yalnız kalan Müjgan, çay bardağını eline aldı. Parmakları cama sıkıca yapıştı.Sonra, sessizce kendi kendine mırıldandı:

> “Ben bir ev kurmak istemiyorum...

Sadece bu evden kurtulmak istiyorum.”

Ve belki de ilk kez...

Gökyüzüne yalnızlıkla değil, umutla baktı.

---

Uygulamada reklamsız oku