MyStoryBölüm 4 / 5

Bölüm 4 / 5

Duvarlar duydu siz duymadınız

Kapının gıcırtısı odaya yayıldığında Müjgan, boğazındaki yutkunamamış cümlelerle içeri adım attı.

Omzundaki çanta bedeninden daha ağır geliyordu.

Okul yolunda yürürken biriktirdiği cesaret, kapının eşiğinde bırakılmış gibiydi.

Ayakkabılarını çıkarmadan içeri girdi, başı dimdikti ama gözlerinin altındaki halkalar o dik duruşa ihanet ediyordu.

O sırada yukarıdan sert adımlar geldi.

Serhat hızla merdivenleri indi.

Yüzü kıpkırmızıydı, gözleri öfkeyle büyümüştü.

Ayağındaki terliği fırlatır gibi bastı her basamağa.

Müjgan daha “merhaba” diyemeden bir tokat yüzüne şimşek gibi indi.

“SEN KİMİSİNDE BENİ BU HALE SOKUYORSUN?”diye bağırdı Serhat.“Taciz mi dedin? TACİZ Mİ?!”

Müjgan sersemledi.Dudak kenarı kanamaya başlamıştı ama başını eğmedi.

“Yaptığın neydi peki? Beni yıllarca bir şey demiyeyim diye susturman mı? Geceleri kapımın önünde beklemelerin mi? Sapık gibi bakışların mı Serhat? Neydi? Söyle, ben mi uydurdum?”

Serhat dişlerini sıktı, öfke göz bebeklerini küçülttü.

“Sen hasta bir kızsın Müjgan. Bunu hepimiz biliyoruz. O pis kafanın içinde her şeyi çarpıtıyorsun. Ben sana abi oldum. Baban sizi terk edip gittikten sonra ben bu evde sana kol kanat gerdim! Ama sen... Sen şimdi beni mahalleye rezil edeceksin öyle mi?”

O sırada Özkan salona adım attı.

Serhat’ın bağırışları evin içini doldurmuş, duvarları titretecek kadar şiddetliydi.

Arkasından Filiz geldi.

Saçlarını savura savura yürüyordu.

“Yeter artık!” diye haykırdı Filiz.

“Serhat'a ne yaptıysan, bıktık senin bu yalanlarından!”

Özkan araya girmek ister gibi bir adım attı, ama elleri havada asılı kaldı.

Ne diyeceğini bilemiyordu.

“Ben yalan söylemedim!” diye bağırdı Müjgan, gözyaşları yanaklarına inmeden önceki son çizgideydi.

“Yemin ederim, ben yıllardır sustum. Utandım, korktum. Ama şimdi susmayacağım. Sen bana abilik yapmadın Serhat. Sen beni yıllarca kendi sessizliğine hapsettin!”

Filiz parmağını havaya kaldırdı.

Ona yaklaştı, bir anne gibi değil, düşman gibi konuştu.

“Senin kanın bozuk Müjgan! Aynı baban gibisin. Pislikten başka bir şey getirmedin bu eve!”

Sessizlik…

Kısa, ama o kadar derin bir sessizlik oldu ki, evin duvarları bile bu sözleri sindiremedi.

Müjgan’ın gözleri kocaman açıldı.

İçine buz gibi bir şey doldu.

Kanı çekilmiş gibiydi.

“Ne… dedin?”

Filiz hiç durmadı.

“Diyorum ki, senin kanın babandan geliyor! O da şerefsizin tekiydi, sen de onun kızı olmaktan öteye gidemedin! Madem abinden bu kadar şikayetçiydin, geçen yıl niye geri geldin? Babana kaçtın da ne oldu? Orada da huzur bulamadın değil mi? Çünkü sorun sende Müjgan, sen nereye gidersen git, karanlık peşini bırakmaz!”

Müjgan’ın sesi çıkmadı.

O anın büyüklüğü boğazına oturmuştu.

İçinden bin parça koptu.

Annesinin ağzından dökülen her kelime, sırtına çiviler gibi battı.

Bunlara verecek bir cevabı yoktu.

Hiçbir kelime, o kadar acıya merhem olamazdı.

Gözlerini annesine dikti.

İlk kez...

Sadece kırılmış değil, yok olmuş gibi baktı.

İnancı kırılmıştı.

Kendi varlığına olan inancı bile.

“Tamam anne…” dedi.

Sesi bir fısıltıydı.

Ama o fısıltı evin içinde yankılandı.

“Ben pis bir iftiracıyım… merak etme. Yakında defolup gideceğim. Hazırla kınanı… kızın gelin oluyor yakında.”

Gözleri dolu dolu, ama tek damla düşmeden arkasını döndü.

Çantasını yere bıraktı.

Odasına yöneldi.

Omuzları titriyordu ama dimdik yürüdü.

Kapıyı kapatmadan önce bir kez daha annesine döndü.

Bakışı, hayal kırıklığının ötesinde bir sessizlikti.

“Sen bana hiç anne olmadın Filiz. Ama ben sana hiçbir zaman düşman da olmadım. Beni sen kaybettin.”

Kapı kapandı.

Odanın içinden gelen tek ses, ağır ağır dökülen gözyaşlarıydı.

Özkan başını önüne eğdi.

Filiz’in gözleri hâlâ öfkeliydi.

Serhat gururla başını kaldırdı.

Ama ev…

O ev ilk defa birinin “gerçekten” acı çektiğine şahit olmuştu.

---

Müjgan kapısını sertçe kapattığında, evin içindeki hava değişti.

Bir rüzgâr geçmiş gibi oldu.

Perdeler kıpırdamadı, lambalar sönmedi ama… kalplerde bir şeyler karardı.

Serhat, olduğu yerde birkaç saniye kıpırdamadan durdu.

Gözleri hâlâ Müjgan’ın odasına çevrilmişti.

İçinde tutamadığı öfkeyle yanak kasları titredi, ama bu kez susmayı seçti.

Yavaşça başını babasına çevirdi.

“Ya baba…” dedi, sesi çatlamıştı ama sahte bir kırgınlıkla yoğrulmuştu.

“Sen öz oğluna inanmadın. Müjgan ne dediyse sorgusuz sualsiz doğru kabul ettin.”

Özkan bakışlarını kaçırdı.

Kalbi sıkışmıştı ama hâlâ tam anlamıyla bir taraf seçememişti.

İçindeki baba tarafı oğlunu korumak istiyor, gördüğü kırık kız çocuğu gerçeği ise boğazına düğüm gibi oturuyordu.

Serhat adımlarını ağır ağır attı, gözleri dolu dolu gibiydi ama içindeki karanlık daha derin bir noktada gizliydi.

Konuşmaya devam etti:

“Ben senin oğlunum baba! Bir baba, oğluna böyle mi bakar? Bu evde hep Müjgan haklı, hep biz suçluyuz. Peki ben? Ben ne yaptım? Bu evde onca yıl o kızı kardeşim gibi gördüm. Şimdi ne oldum? Tacizci mi? Pislik mi?”

Sesi titremeye başlamıştı ama sahici bir utançla değil; incinmiş bir egonun verdiği o bıçak sırtı duyguyla…

“Madem öylesin, madem benim yüzümden o çok sevdiğin kız evleniyor, o zaman ben bu evde durmam. Tez zamanda başımın çaresine bakarım. Siz de rahat edersiniz, o kız da…”

Durdu.

Bir anlık sessizlik.

Sonra başını öne eğip ceketini aldı.

Anahtarlarını avuçladı, tam çıkarken omzunun üzerinden dönüp ekledi:

“Ama unutma baba… sen oğluna değil, bir yalana inandın.”

Kapı sertçe kapanınca içeride yankılandığı gibi, Özkan’ın yüreğine de çarptı.

Filiz gözyaşlarını tutamadı.

Ama bu, oğluna acıyan bir annenin gözyaşından çok, içine işleyen öfkenin taşması gibiydi.

“Görüyor musun?” dedi Özkan’a dönerek.

“Oğlanın yüzünü ne hale soktunuz! Serhat ne yaşadıysa sizin yüzünüzden yaşadı. Hadi kız iftira attı diyelim, sen nasıl inanırsın? Nasıl o kıza gözün dolar, oğluna sırtını dönersin?”

Özkan sessizdi.

Yutkunmakla yetindi.

Kimi zaman bir adamın içindeki tüm sesler, bir kararsızlıkta boğulur.

Ve o gece Özkan için tam da öyleydi.

---

Gece ilerledikçe, evin içi daha da sessizleşti.

Filiz hıçkırıklarını bastırarak mutfağa çekilmişti.

Özkan koltukta oturuyor, parmaklarını birbirine kenetleyip bacaklarını titretiyordu.

Beyni zonkluyordu.

Ne yapması gerektiğini bilmiyor, ama hiçbir şey yapmamanın da bedelini iliklerine kadar hissediyordu.

Dışarısı soğuktu.

Gökyüzü açık ama griydi.

Serhat sokağın köşesinde sigarasını içiyor, bir kaldırıma oturmuş, boş boş karşıya bakıyordu.

Geceyi yutmuş gibiydi.

Ama içinde tek bir düşünce vardı:

“Müjgan… evlenmeyecek. O benim. Bunu anlaması için daha neler yapmam gerek bilmiyorum ama… onu elimden alamayacaklar.”

Sigaranın dumanı gibi yayılan düşünceler, gözlerini kararttı.

Yüzü sükûnetliydi ama içinde deli bir fırtına vardı.

Açık bir tehdit gibi duruyordu o karanlık bakışlarında.

Ve gece... onunla beraber derinleşti.

---

Saat gece yarısını geçtikten sonra kapı yavaşça açıldı.

Serhat eve döndü.

Ayakkabılarını çıkarmadan merdivenlerden yukarı çıktı.

Adımları yavaştı ama her basamakta yankı bıraktı.

Müjgan’ın kapısının önünde durdu bir an.

Sol elini kapıya koydu.

Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.

Ardından gülümsedi.

İnce, sinsice...

“Yakında vazgeçeceksin Müjgan. O saçma evlilik fikrinden… o adamdan… ve en sonunda bu evden gitmekten.”

Kendi odasına geçip kapısını kapattığında, evin koridorları bile huzursuzdu.

Çünkü içerde bir yalan, dışarda bir karanlık ve odasında ağlayan bir kız çocuğu vardı.

Ve hiçbir ev… bu kadar sessizken bu kadar çok şey anlatamazdı.

---

Günlerden Cumartesiydi.

Kasabanın sabahı, hafta içinin koşuşturmasına nispeten daha ağır, daha miskin ilerliyordu.

Ama bu sessizliğin içinde birilerinin uykusu çoktan kaçmış, kafalarında dönen düşünceler sabah güneşiyle birlikte ağırlaşmıştı.

Özkan Bey, geceyi uykusuz geçirmişti.

Koltukta, ayaklarını uzatıp sırtına battaniye almıştı ama göz kapakları bir kez olsun kapanmamıştı.

Saat sabah altıyı gösterdiğinde, kimse uyanmadan giyinmiş, çantasını alıp evden sessizce çıkmıştı.

Arabasına binerken, bir an durdu.

Başını kaldırıp evin pencerelerine baktı.

Müjgan’ın odasının perdesi sımsıkı kapalıydı.

Göz ucuyla bile bir bakış alamadan, kontağı çevirdi.

Arabanın motoru çalışırken, içinde büyüyen ikilemin sesini bastırmaya çalıştı.

---

Filiz, Özkan’ın evden çıkışını yarı uykulu bir hâlde fark etmişti.

Başına bastırdığı yastık yetmemiş, gece boyu beyninin içinde yankılanan sesler sızıyı dindirememişti.

Sabah saat on biri gösterdiğinde nihayet yataktan çıktı.

Göz altları mor, kaşlarının arasında derin bir çizgi…

Banyo aynasında kendine şöyle bir bakıp iç geçirdi.

“Bugün altın günü, yüzünü toplaman lazım Filiz,” dedi kendi kendine.

Saat on ikiye doğru, saçları kabartılmış, dudaklarına sürülmüş açık renk bir rujla salona indi.

Giydiği lacivert takım elbise, onu olduğundan daha dik gösteriyordu.

Ancak içinde taşıdığı karmaşayla kıyafetler ters düşüyordu.

Çantasını koluna takıp, çabuk adımlarla evden çıktı.

Her Cumartesi olduğu gibi komşularla dedikodu yapılacak, gülünüp geçilecek ama ne konuşulursa konuşulsun aklı hep evdeki kıza, Müjgan’a kayacaktı.

Yine de bunu bastırmakta ustaydı.

Kapıyı hızla çekti, kilitledi.

Kaldırımda yürürken, kimse onun geceden kalan öfkesini okuyamazdı yüzünden.

---

Serhat sabah erkenden işe gitmişti.

Görevli olduğu iş yerinde her zamanki gibi ciddi ve sessizdi.

Ama gözleri sürekli saate kayıyordu.

Bugün Cumartesiydi.

Ve o bu günü iyi biliyordu.

Annesi öğlene doğru çıkar, akşam üstü döner.

Öğle molasına yakın, patronuna yanaşıp “Abi, bir müşterinin evine uğramam gerekiyor. Ölçü alacağım, yirmi dakikaya dönerim,” deyip çıktı.

Kimse şüphelenmedi.

Oysa adımları, uzun zamandır planlanan bir oyunun içinde ilerliyordu.

Arabayı, evin arka sokağına park etti.

Mahalleye görünmek istemiyordu.

Camları karartılmıştı.

Evin köşesinden dolaşarak, arka bahçeye geçti.

Oradan mutfağın yan penceresine yöneldi.

Önce perdeyi hafifçe araladı, içeriyi kolaçan etti.

Ses yoktu.

Sonra pencereyi dikkatle açtı.

Zaten gevşekti, hafifçe bastırınca tıklamadan aralandı.

Bir gölge gibi içeri süzüldü.

Ayak seslerini neredeyse duymak imkânsızdı.

Evde ölüm sessizliği hâkimdi.

Mutfaktan geçip koridora ilerledi.

Müjgan’ın odasının kapısının önünde bir an durdu.

Parmaklarını kapının yüzeyine dokundurdu, sonra çekti.

Henüz kapıyı çalmayacaktı.

Önce üst kata çıktı.

Üzerini değiştirdi.

Evde biri varmış gibi davranmak istemiyordu.

Sonra sessizce alt kata indi.

İçerideki hava serindi.

Ama içindeki niyet, kanını fokur fokur kaynatıyordu.

Müjgan’ın o evlilik planı… onun zihninde hâlâ yankılanıyordu.

“O adamla olmayacaksın Müjgan…”

“Sen benim…”

Devamını getiremedi.

Kendi içinde yankılanan sesler, kalbine sığmaz olmuştu.

Yavaşça mutfaktaki sandalyeye oturdu.

Beklemeye başladı.

Saat ilerliyordu.

Oysa onun için zaman durmuş gibiydi.

Bir kez daha Müjgan’ın karşısına çıkacaktı.

Ama bu sefer… bu sefer her şey farklı olacaktı.

---

Uygulamada reklamsız oku