Bölüm 5 / 5
BİLMEDİĞİM BİR ÇAĞ
Zamansız sorulan sorular...
Mahidevran Sultan'ın sorusuyla odanın içindeki sessizlik daha da ağırlaştı. Herkes benim cevabımı bekliyor gibiydi.
Bir an boğazım düğümlendi. Gelecekten geldim desem kesin benim deli olduğumu düşünürlerdi.
"Ben..." Derin bir nefes aldım. "Hekimim."
Başka hiçbir şey söylemedim. Ne diyebilirdim ki. Bir isim versem diye düşündüm ama ne odanın içindeki herkes cevabın devamını bekliyordu.
Mahidevran Sultan'ın bakışları üzerimdeydi. Dikkatle beni süzüyordu. Parmağında gösterişli bir yüzük varken bacağına vurmaya başladı.
Nigar Kalfa bile merakla bana bakıyordu.Tam yeniden konuşacakken sağ taraftan yumuşak bir ses yükseldi.
"Allah razı ola Hekim Hatun." Bakışlarım karnı belirgin genç kadına döndü. Yüzünde zarif bir tebessümle bana bakıyordu. Yanlış görmüyordum değil mi?
"Şehzademizin canını kurtarıverdi. Şehzademiz dahi karşılık vere ola Sultanım."
Sözleri hürmet doluydu. Lakin gözlerinin derininde çözemediğim başka bir his saklıydı. Ama bir bakıma konunun sorudan uzaklaşmasına sevindim.
Mahidevran Sultan tam cevap verecekti ki kapının ardından tok bir ses duyuldu.
"Destur! Şehzade Mustafa Hazretleri." Duyulan sesle odanın içindeki karnı belirgin hatun ayağa kalktı. Diğer bulunanlar kenara çekilirken eğildiler. Behram Ağa gözleriyle bana işaret ederken yanına çekilip hafiften başımı eğdim.
Bu neydi ya? Eğil eğil dur. Bu saygı mı oluyordu? Ama yine de derin bir nefes aldım. Şehzade Mustafa buradaydı. Güvencem.
Sahi ne ara bu kadar güvenir olmuştum ki.
Kapının iki kanadı ağır ağır açıldı. Şehzade Mustafa ağır adımlarla içeri girdi. Üzerinde lacivert işlemeli kaftanı vardı. Omzundaki sargı görünmüyordu fakat yürüyüşündeki hafif tutukluk hâlâ belliydi.
Yanımdan geçerken bir anlığına göz göze geldik. Sadece bir nefeslik ne gülümsedi ne de yüzünü çevirdi. Sanki birbirimizi görmüş ama bunu kimseye belli etmek istememiş gibiydik.
"Şehzadem." Nigar Kalfa ve Behram Ağa reverans yaparken Şehzade Mustafa doğruca Mahidevran Sultan'ın yanına vardı. Eğilerek annesinin elini öptü. "Hayır duanı alasım geldi Sultanım."
Şehzade Mustafa Mahidevran Sultan'ın yanına otururken eli annesinin elinin içindeydi. Mahidevran Sultan şefkatle oğlunun elini okşadı. "Allah yolunu açık eyleye oğul. Düşmanını sana mağlup eyleye. Devletini daim kıla."
Dikkatlice ona bakıyordum. Mustafa annesinin ellerine bir öpücük daha bıraktı. "Amin Validem."
Bize doğru dönerken gözleri ilk bana değdi. Tam o sırada karnı burnunda hatun yumuşak bir sesle seslendi. "Şehzadem!" demesiyle ona baktı.
Mahidevranın elini bırakıp ayağa kalkan Şehzade Mustafa birkaç adım yaklaşıp elini usulca belirginleşen karnın üzerine koydu.
"Evladım nasıl ola Rümeysa Hatun!" Demek adı Rümeysa'ydı.
Rümeysa'nın yüzü aydınlandı. Elini Şehzadenin elinin üstüne koydu. "Şükür iyidir Şehzadem. Bugün pek hareketlidir."
Mutlu bir aile tablosu demek doğru olur muydu? Etrafa baktım. Acaba başka gözdesi var mıydı? Yani belki başka çocuğu bilemiyorum. Sonuç olarak sancakta olan bir Şehzadeydi.
Mustafa'nın yüzünde belli belirsiz bir yumuşama oluştu. "Kudretli ola inşallah."
"Amin." dedi Rümeysa Hatun gülümseyerek. Mahidevran Sultan da tebessüm ederek onlara bakıyordu. "Rabbim hayırlısıyla kucağa almayı nasip eyleye."
Şehzade Mustafa elini çekip Mahidevran Sultan'a döndü. "Amin Validem." deyip Mahidevran Sultan'ın yanına geri oturdu.
Eliyle bir süzülme hareketi yaparken Rümeysa Hatun geri yerine oturdu. Bu nasıl bir düzendi be. Adamın el hareketi bile emirdi.
Kafasını kaldırınca bir an göz göze geldik hemen başımı eğdim. Nedense gözlerine bakamamıştım. Çok derindi gözleri beni içine çeken bir derinlik.
Sonra yeniden Mahidevran Sultan'a döndü. "Hekim Hatun'a sualler sorulduğunu işittim."
Ne ara duymuştu? Yoksa onun için mi buradaydı? Mahidevran başını salladı."Merak ettim, Şehzademin canını kurtara kim ola diye."
Mustafa'nın sesi her zamanki kadar sakindi. "Hekim Hatun uçurumdan düştüğünde hafızasını kaybediverdi."
Odanın içinde küçük bir uğultu yayıldı. Ben bile başımı kaldırıp ona baktım. Bunu ne ara düşünmüştü.
Mustafa hiçbir şey olmamış gibi devam etti. "Nereden geldiğini dahi hatırlamaz. Hatırladıkları yalnızca hekimliğidir."
Mahidevran Sultan'ın bakışları bana döndü. Yüzündeki merak biraz olsun dinmiş gibiydi.
"Demek öyle, sen öyle dersen." deyip Şehzade Mustafa'ya inandı. Mustafa hafifçe başını eğdi. "İzin buyurursan divana yetişesim vardır Sultanım."
Mahidevran Sultan elini kaldırdı. "Allah utandırmaya."
"Amin." deyip bir anda Behram Ağa'ya döndü. "Behram Ağa." Sesi yeniden sertleşmişti. "Buyurunuz Şehzadem." Hemen bir adım öne çıkmıştı.
"Hekim Hatun çekile."
"Emredersiniz." demesiyle Behram Ağa bana kapıyı işaret ederken ona ayak uydurup ilk defa bir kaç adım geri geri gidip dönüp çıktım.
Buna bile tamam mı demiştim ben ya. Kapı usulca kapanırken elimi kalbime götürüp derin bir nefes aldım. Buradan bir an önce gitmeliydim.
"Ah hatun ah! Yine paçayı kurtardın!" Aynen öyle Allah'a şükürler olsun kazasız belasız bunu da atlatmıştım.
Gitmek istememle Behram Ağa engel oldu. "Bekleyesin." Sormadım ama dediğini yaptım.
Koridorda sessizce beklemeye başladım. İçeriden boğuk konuşmalar geliyordu. Belki de kapıda adamlar olmasa kulağımı dayabilirdim.
Birkaç dakika sonra kapı yeniden açıldı. İlk çıkan Nigar Kalfa oldu. Ardından Şehzade Mustafa göründü.
Behram Ağa hemen kolumu dürterken başımı eğdim. Yani eğmiş gibi durdum demek daha doğru olurdu. Şehzade Mustafa beni görünce adımlarını yavaşlattı. "Öğreniverirsin."
Şaşkınca baktım. Ne kastettiğini anlamıştım. Dudaklarımda küçük bir tebessüm oluştu. Başımı kaldırıp gözlerine baktım. "Malum selametim için, Şehzadem."
Yine vurgulu söylemiştim son cümleyi. Mustafa'nın bakışlarında çok kısa süren belli belirsiz bir memnuniyet geçti. Benim tam yanımda duran Behram Ağa'ya döndü.
"Yarama ikindi vakti yeniden bakılaverile."
"Emredersiniz Şehzadem."
Şehzade Mustafa bunları söyleyip arkasını dönüp ağır adımlarla uzaklaşırken arkasından baktım. Bu adam emir veriyor gibiydi. Ama her cümlesinin altında başka bir anlam gizliydi.
"Haydi hatun bakakaldın." Behram Ağa yola düşerken peşine takıldım. Nigar Kalfa ile Behram Ağa önden atışa atışa giderken kafam başka yerlerdeydi.
Hafızasını kaybetmiş bir hekimdim. Mükemmel.
Evet iyi olmuştu ama off bilemiyorum. Ne zamana kadar buna ayak uyduracaktım. İkindi vakti hemen kitabı sormalıydım.
Tamam bitkileri öğrenirim demiştim ama şartlar için aynısı geçerli değildi. Behram Ağa taşlıktan sonrası gidiver dediği için etrafa baka baka yavaşça geldim.
Müştelimatın yakınında Gülnihal varken beni görünce koşarak geldi. "Nasıldı? Sultanımız çok kızdı mı?"
Ayakkabılarımı çıkarırken gülümsedim. "Hayır." deyip sedire doğru ilerledim. Biraz uzanmalıydım. "Yalnızca birkaç soru sordular. Sonra Şehzade Mustafa geldi zaten."
Gülnihal derin bir nefes verdi."Ben korkudan bekleyemedim. Ah keşke dursaydım Şehzade Mustafa'yı görüverirdim."
Bu kız Şehzade Mustafa'yı mı seviyordu? Sormak istesem bile vazgeçtim. Bu dönemi düşünce Şehzadenin gözdesi olmak bu dönemde konumdu. Hatta tahtın varisi olan birisiyle dememle yutkundum.
Şehzade Mustafa... Hiç bir zaman bir hükümdar olamamıştı ki. Kanuni Sultan Süleyman tarafından idam edilmişti. Beynim o kadar meşguldü ki bunu atlamıştım.
"Hekim Hatun rengin soluverdi iyi misin?" Koluma dokunurken geri çektim. "Biraz dinlesem iyi olacak Gülnihal." dememle ayağa kalktı. "Ben çok soru verdim. Sen dinleniver Hekim Hatun. Bir istediğin olursa ben burdayım."
Gülnihal dışarı çıkarken gözlerimim önüne muhteşem yüzyıl sahnesi geldi. Kafamı iki yana salladım. Tarihti ben ne yapabilirdim ki. Hem hem tarih tekerrür etmeliydi.
Suçsuzdu derken ayağa kalktım. Nereden bilebilirsin ki Yağmur o dönemde mi yaşadın? Dememle dudağımı dişledim ah işte yaşıyorsun.
1541 yılı demişti değil mi? Ne zaman hangi tarihte idam edilmişti ki. Düşün Yağmur düşün. Odanın içinde fır dönüyordum. Sanki bütün dertlerim bitmiş gibi.
Bir konuşma aklıma geldi. 40 yaşına kadar beklemiş bir Şehzade neden o yaştan sonra isyan etsin ki. 40 yaşında mıydı yani? Bir reels videosunda görmüş olmalıydım.
Tam o sırada dışarıdan ezan sesi yükseldi. Pencereye doğru yaklaştım. Kulağa daha farklı daha bir dokunaklı geliyordu.
Avluda çalışan cariyeler işlerini bırakıp ağır ağır dağılmaya başladılar. Taş yoldan buraya doğru gelen Gülnihal'i gördüm.
Beni camda görünce kocaman tebessüm etti. Çok cana yakın bir kızdı ve gençti. Acaba kaç yaşındaydı ki.
Kapıyı açıp içeri girdi. "İkindi yaklaşır Hekim Hatun. Şehzademizin yarasına bakılacak imiş Behram Ağa seni bekleye."
Gözleri heyecanla bana bakıyordu. "Ben de seninle gelem mi?"
O kadar çok düşünmüştüm ki elimle başıma bastırdım. "Olur gel." dememle heyecanla bana sarıldı. Kollarım iki yanımda kalırken geri hızla çekildi. "Kusura bakmayasın Hekim Hatun."
"Sorun yok. Haydi gidelim." Bu sefer önce ben davranırken hamamda verilen sandığın içini açıp krem aldım. Sandık benden önce odama getirilmişti.
Gülnihal benim için kapıyı açarken çıktım. Acaba Gülnihal biliyor muydu?
"Şehzade Mustafa kaç yaşındadır bilir misin?" Dudaklarını büzdü. "Bilmem ki."
"Sahi sen kaç yaşındasın?" Sorduğum soru onu heyecanlandırdı. "19. Dört senedir de buradayım."
"Nereden gelirsin ki?" diye sormuştum ki Behram Ağa'nın sesi duyuldu. "Hadi bre hatunlar çene çalmayın yürüyün."
Taşlığın tam ortasına dikilmiş bekliyordu. "Vakit gele. Şehzademiz namazını eya ede ondan sonra huzura çıkacağız."
Behram Ağa'nın bu cümlesiyle içimde garip bir heyecan oluştu sanki pansumana değil de sözlü sınava gidiyordum.
Gülnihal merakla bana yaklaştı. "Beni de sorsana." Yanımdaki kıza bakıp derin bir nefes aldım. "Behram Ağa..." dememle bir anda sustum.
Ona ilk defa sesleniyordum. Bana baktı. Alışıyor muydum daha ilk günden?
"Gülnihal de bizimle gelsin." Gözlerini kısıp bir bana bir Gülnihal'e baktı sonra bir anda elindekini yere vurmasıyla sıçradım. Böyle bir hamle beklemiyordum.
"Şehzadenin dairesine lüzumsuz kimse girmez." derken Gülnihal dudak büktü. Ve benden önce cevap verdi. "Sen nasıl dersen Ağam."
Behram Ağa bu cümleyle yürümeye başlarken ben Gülnihal'le baktım. Üzülmüştüm birisini görmek için izin almak ne bileyim. "Sen gelince anlatırsın."
İstemsizce gülümsedim. "Anlatırım." Yine de mutluydu.
Koridorlar bu vakitte sabahkinden daha sessizdi. Açık revaklardan içeri giren akşam rüzgârı güllerin kokusunu taşıyordu.
Yolu bir gün içinde öğrenmiştim aslında. Hiç konuşmadan yürürken ben yine dayanamadım. "Behram Ağa!"
Hiç dönmeden hatta durmadan yoluna devam etti. "Söyle Hatun."
"Şehzade hep böyle mi?" dememle omzunun üstünden bana baktı. "Nasıl ki?"
Bir an düşündüm. "Otoriter."
"Bilhassa lakin bugün sana yumuşak davrandı."
Olduğum yerde kaldım. "Bu yumuşak hali miydi?"
Behram Ağa yola devam ederken homurdandı. "Öfkelenseydi şimdi burada yürümez idin."
Yutkundum. Adalet bir kişinin dudakları arasında mıydı?
Tamam...Bundan sonra biraz daha dikkatli olmalıydım. Çünkü ben evime dönmek kocaman yumuşak karyolama yatıp, pineklemeyi özlemiştim.
Şehzadenin dairesinin önüne vardığımızda iki bostancı nöbet tutuyordu. Behram Ağa kapıyı hafifçe tıklattı. İçeriden Atmaca'nın sesi geldi.
"Giresiniz." Kapı açıldı. Bizim geleceğimizden bu kadar emin miydiler? Belki bizden önce başka birisi gelebilirdi.
Odaya girdiğimde sabahki telaş gitmişti. Perdeler yarıya kadar çekilmişti. İçeriyi gün batımının turuncu ışıkları dolduruyordu.
Şehzade Mustafa pencerenin önünde durmuş bahçeye bakıyordu. Arkası bize dönüktü.
Atmaca hafifçe eğildi. "Hekim Hatun geldi Şehzadem."
Mustafa yavaşça döndü. "Gelesin."
Bana mı demişti? Gözleri bana baktığına göre öyleydi. Sonra sesi yeniden odayı doldurdu. "Kapı önünde bekleyiver Behram Ağa."
"Baş üstüne Şehzadem." deyip geri çekilip çıkınca odada yalnızca üç kişi kaldık.
Ben, Şehzade Mustafa ve Atmaca...
Şehzade Mustafa'ya doğru bir kaç adım attım. Hafiften dizlerimi büküp başımı eğip geri doğruldum. Umarım memnundur. Usullere uyuyordum nasıl olsa.
Atmaca bize bakıyordu. Şehzadenin Mustafa sağ tarafındaydı. "Bohçayı bulabildiniz mi?"
Bir soruyu sormamla çok kısa bana bakarken Mustafa'ya döndü. "Sen de çekil Atmaca."
Atmaca hiç tereddüt etmedi. "Başüstüne."
Tekrardan kapı açılıp kapanınca odanın içindeki sessizlik daha da büyüdü. Yine yanlış bir şey mi yapmıştım soru sormak da mı yasaktı.
"Sadece merak etmiştim." diye bir açıklama yaparken Şehzade ağır adımlarla sedire doğru ilerledi.
Burası çalışma odası gibi bir yerdi. Yattığı yer neresiydi ki düşünmemle gözlerimi açıp kapadım bana neydi ki.
Şehzade Mustafa bana bakıyordu. Kesin meczup düşüncesi halen devam ediyordu. Yine sabahki gibi kaftanını arkaya atıp sedire oturdu.
Ona doğru iyice yaklaştım. Sedirin yanına temiz bez, su ve bazı malzemeler vardı. "Şifahaneden getirildi. Bakasın diye."
Kremi de yanları koyup ellerimi yıkayıp Şehzade Mustafa'ya döndüm. Garipti.
"Oturayım mı?" diye sormamla kaşlarından biri hafifçe kalktı. Gerçekten bu soruyu sorduğuma bende inanamıyordum.
"Ben mi izin vereceğim?" Bir an afalladım. Sabah öyle olmamış mıydı? Sonra dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrım oluştu. Genellikle sert bir yüze sahip olduğundan emin olamıyordum.
"Baktığın gibi durmayasın. Yarama bakasın." demesiyle kendime geldim. Ona bakarken dalmıştım. Bu adam dengemi altüst ediyordu.
İçimden "Tamam Yağmur, odaklan." deyip yanına yaklaştım ama oturmadım. Omzundaki kaftanı dikkatlice kenara alıp sargıyı çözmeye başladım.
Saçlarım uzunken onun göğsüne doğru iniyordu. Bakışları bendeyken yaraya odaklandım.
Sessizlik yeniden çöktü. Bir süre sadece bezin hışırtısı duyuldu. Yarayı görünce istemsizce gülümsedim. "İyi. İltihap yok. Bu çok güzel."
Bütün söylediğim cümleleri tartar gibiydi. Yaradan aldığım bezleri başka bir kenara koyarken yeni bezleri hazırlamaya başladım.
"Bir iki güne toparlar." deyip ona döndüm. Şehzade Mustafa'nın bakışlarını üzerimden ayırmıyordu. "Her yarayı böyle mi iyileştirirsin?"
Başımı salladım. "Elimden geldiğince." dedim ama ne demek istediğini tam anlamamıştım. Yaranın etrafını temizlerken sessizlik vardı.
Sonra beklemediğim bir soru geldi. "Dün gece..." demesiyle elim durdu Şehzade Mustafa'ya baktım. "Neden kaçıvermedin? Bana seslenmek yerine gidiverebilirdin."
Safi merakla bakıyordu. Gözlerindeki ifadeyi bu kadar net görmek beni gerdi. "Bir insanın ölümüne göz yumamazdım. Hem onun yaptığı tam bir hainlikti arkadan ok atmak nedir ya!"
Bunu sanki o anı tekrar yaşar gibi söylerken sesim biraz gür çıkmıştı. Şehzade Mustafa kaşlarını kaldırdı. Sesimin voltunu hemen düşürdüm. "Hem ben bir hekimim. Yaralı birini bırakıp gidemezdim."
Bir de benim önüme atlayan bir kişiyse... Elbette bunu içimden söylemiştim.
Kahveleri ve mavilerim kesişirken yine bakışlarını kaçıran bendim. Elime kremi alıp yaraya döndüm. "Yine az bir şey merhem süreceğim iyi gelecektir."
Kremi sürüp bezi düzgünce sarıp kaftanı geri üstüne örttüm. "Tamamdır, bir kaç gün dikkat et, ani hareketten kaçın."
Ben böyle emirlerimi sıralarken elimi kremi alıp dönmemle göz göze geldik. "Garip bir lisansın var. Merak uyandırası."
Gülümsedim. "Ağrın olursa haber edersin diyeceğim de sen okla vurulduktan sonra kılıç kullanmış adamsın."
Bana öyle bir baktı ki. Birazdan gözlerinden bir ateş çıkacak beni kül edecek zannettim. "Fazla konuşursun Hekim Hatun." deyip ayağa kalktı.
Hafiften omzunu oynattı. Ben ise bir tık geri çekildim. Eskisine göre daha rahat hareket ediyordu. "Ama maharetin var."
Gözlerim büyüdü. Bu onun ağzından duyulabilecek en büyük övgüydü herhalde. Ben tam teşekkür edecekken kapı sertçe vuruldu. Tok! Tok!
Şehzade Mustafa ellerini arkaya koydu. "Gelesin."
İçeri giren Atmaca'ydı. Başı eğikti. "Affola Şehzadem. Rümeysa Hatun ve Nergisşah Sultan huzurunuza gelmek ister."
Ama ben daha yaşını bile soramamıştım. Zaten garip bir durumdu öleceğini bildiğin bir kişiye pansuman yapmak.
Ona böyle bir durumu söylemek ise aklından bile geçirme Yağmur. Zaten seni meczup zannediyor.
"Alasın." demesiyle birkaç nefes sonra Rümeysa Hatun ve yanında küçük bir kız çocuğu ağır adımlarla içeri girdi.
Karnını korur gibi bir eliyle kaftanını tutuyordu. İçeri girer girmez zarifçe eğildi. "Şehzadem."
Mustafa başıyla karşılık verip eğilip küçük kızı kucağına almasıyla ben konuştum. "Dikkat et omzunu zorlama."
Rümeysa Hatun'un bakışları önce Mustafa'nın omzuna, sonra bana kaydı. Şehzade Mustafa ise sadece bakıp dudaklarını küçük kızın alnına değdirdi. "Güzel Sultanım benim."
Kız da minik kollarını boynuna doladı ve o kelimeyi fısıldadı. "Baba."
Şaşırmamıştım aslında ama içimde tarif edemediğim...
Şehzade Mustafa kızını da kucağına alıp sedire oturdu. "Hayrola Rümeysa Hatun."
Küçük kızla oturunca az da otoritesi birazcık azalmış mıydı? Rümeysa Hatun'a benzemiyordu.
"Yaranızı merak ettim." Sesinde yumuşaklık vardı. Ama gözleri beni dikkatle inceliyordu.
Şehzade Mustafa'nın sağ tarafında o sol tarafında ben vardım. Mustafa sakin bir sesle cevap verdi. "Hekim Hatun baktı."
Rümeysa tebessüm etti. "Elhamdülillah."
Sonra bana döndü. "Şehzademizin yarası emanetindir Hekim Hatun."
Sözleri övgü gibiydi. Ama nedense içimde garip bir his uyandı. Sanki bana teşekkür etmiyor bana bir sorumluluk yüklüyordu.
"Elimden geldiğince ilgileniyorum." dememle Rümeysa Hatun Mustafa'ya birkaç adım daha yaklaşıp omzundaki sargıya baktı. Az önce benim dokunduğum kaftana dokundu.
"İnşallah tez vakitte şifa bulur."
Mustafa cevap vermedi. Ama bana baktı. "Çekilebilirsin Hekim Hatun."
Elimdeki kremi sıktım. Başımı hafifçe eğip arkamı döndüğüm gibi kapıya ilerledim. Zaten bende duracak değildim ya. Sadece Behram Ağa huzurdan istediğim zaman ayrılamazsın dediği için halen buradaydım.
Kapıya vurdum. Kapılar açılırken son duyduğum cümle şuydu. "Akşam aşını beraber yiyelim mi Şehzadem?"
Kapılar kapanmasıyla dönüp Behram Ağa'ya baktım. Beni bekliyordu. "Nerede kalıverdin Hatun?"
Hemen beni görür görmez yürümeye başlamıştı. "Sen demedin mi huzurdan ayrılmazsın diye Şehzade yeni dedi."
"Her şeye bir cevap, dil pabuç mübarek."
Bende tekrar cevap vermezken yürüdük. Koridorlardan döndüğümüzde güneş neredeyse ufka dayanmıştı. Gün boyunca sıcağı içine çeken taş duvarlar artık serinlemeye başlamıştı.
Müştemilatın önüne geldiğimizde Behram Ağa durdu. "Hekim Hatun."
"Buyur Behram Ağa."
"Her an yine haber salınır. Hazır olasın." demesiyle bana dediği cümle aklıma geldi. Başımı salladım. "Başüstüne."
Bu cevabımı duyunca ilk defa yüzünde belli belirsiz bir memnuniyet oluştu. "Öğrenesin işte."
Ben de istemsizce gülümsedim. Kurallara uymalıydım. Şimdilik. Behram Ağa ağır adımlarla uzaklaşırken Gülnihal hemen yanıma geldi. "Nasılmış Şehzademiz?" Omzumu silktim. "İyi."
"Başka?" demesiyle kaşlarımı kaldırıp ona baktım. "Başka ne?"
Gülnihal dudağını büktü. "Hiç mi bir şey demedi?" Bir an düşündüm. "Fazla konuşursun dedi."
Kız iki elini birbirine vurdu. "Vallahi bana dese ömrümce anlatır dururdum."
İçimden güldüm. "Senin derdin başka." dememle Gülnihal mahcup mahcup gülümsedi.
Beraber odama girdik. İçerisi sabaha göre daha loştu. Pencereden süzülen kızıllık sedirin üzerine vuruyor, odanın içine bal rengi bir aydınlık yayıyordu.
Elimdeki kremi diğerlerinin yanına koydum. Telefonum da yanlarıyda işlevsiz bir şekilde.
Sedire doğru giderken gerindim. Omuzlarım ağrıyordu. "Merhemlerin yanında duran ne şey ne ola ki Hekim Hatun."
Nasıl açıklayacaktım ki? "Hiç bir şey," dedim. Bu dönem için fazla teknolojikti. "İşe yaramıyor gari."
Kafamı aşağı yukarı salladım. O ise hala karşımda ayakta dikiliyordu. Verdiğim cevapla hemen hareket etti. "Ben sana aş getirem."
Hızlıca çıkarken bir şey demedim. Sedire uzanıp ahşap tavana baktım. Üstümdeki elbise bile bana ağırlık yapar gibiydi. Genellikle pantolon giyen birisi olarak alışkın değildim.
Hem bizim zamanın kumaşlarına bakarak daha kalite olsa bile kendine has bir ağırlığı vardı.
Kısa süre sonra kapı çalmadan açılırken doğruldum. "Elim doluydu Hekim Hatun." derken sabahki gibi sofrayı yere kurdu. "Buyurasın."
Bu kez sofrada sabahkinden farklı yemekler vardı. Bakır tasın içinde mercimek çorbası, yanında tereyağında pişirilmiş pirinç pilavı, küçük bir tabakta kuzu yahni, bir kasede yoğurt ve kokan ekmek, en kenarda ise birkaç dilim kavun ve üzüm.
Yine dolu dolu bir sofraydı. Burnuma gelen kokuyla midem yeniden guruldadı. "Yine mi acıktım ben?"
Gülnihal güldü. "İlk günün ola. Yoruldun."
Haklıydı. Sabah ölüm korkusu, Şehzade, Mahidevran Sultan, yeni insanlar, yeni kurallar...
Hepsi tek güne sığmıştı. Sessizce sofraya oturdum. İlk kaşık çorbayı içmemle gözlerim kapandı. "Gerçekten güzel yemek yapıyorlar."
Gülnihal gururlandı. "Saray mutfağı çok maharetlidir."
İçimden "Henüz başlangıç." diye geçirdim. Yemek boyunca Gülnihal durmadan konuştu. Taşlıktaki kediden, bugün kırılan testiden, Nigar Kalfa'nın ne kadar titiz olduğundan...
Ben ise sadece dinledim. Belki de uzun zamandır ilk kez hiçbir şey düşünmeden birini dinliyordum. Yemek bittikten sonra Gülnihal bakır tabakları topladı.
Ailem zengindi böyle şeylere alışkıntım ama bu dönemde de böyle bir statüde olmak ne bileyim.
Gülnihal Hatun'un tam çıkacağını sanırken odanın köşesindeki büyük ceviz sandığı açtı.
İçinden kat kat katlanmış yorganlar, işlemeli yastıklar ve ince pamuk döşek çıkardı. Şaşkınlıkla izledim. "Ne yapıyorsun?"
"Bilmiyor musun?" Başımı iki yana salladım.
"Sedir gündüz oturmak içindir." Döşeği sedirin üzerine serdi. Ardından yorganı açtı. İşlemeli yastıkları tek tek dizdi.
Birkaç dakika içinde gündüz oturduğum sedir rahat bir yatağa dönüşmüştü. "Vay canına."
Gülnihal gururla yatağa baktı. "Güzel oldu." deyip yine sandığa ilerledi. İçinden sade bembeyaz bir şey çıkardı. "Bunu yatarken üstüne geçiriverirsin Hekim Hatun."
Kıyafetleri de yatağın üstüne bırakıp tepsiyi alıp kapıya yöneldi. Ben arkasından seslendim. "Sen nerede kalırsın?"
Kapıda durdu. "Ben yan odadayım." Demek ki müştemilatın içinde birkaç küçük oda vardı "Bir isteğin olursa duvara üç kere vur yeter."
Duvara baktım. "Duvara mı?" Başını salladı. "Ben duyuveririm. Hadi Allah rahatlık vere."
Gülümsedim. "Sana da." Kapıyı usulca kapatıp çıktı. Odanın içinde ilk kez tamamen yalnız kalmıştım.
Sessizlik. Sadece bahçeden gelen cırcır böceklerinin sesi, şadırvandan akan su sesleri...
Pencerenin önüne yürüdüm. Gökyüzü laciverte dönmüştü. Bir hizmetkar uzun sırıkla avludaki kandilleri tek tek yakıyor, bir başkası işi biten odaların mumlarını söndürüyordu. Alevler birer birer küçülüyor, titriyor...
Sonra karanlığın içine karışıyordu. İlk defa elektriğin olmadığı bir geceye hazırlanıyordum.
Telefon yoktu. İnternet yoktu. Şehrin uğultusu yoktu. Sadece sessizlik...
Derin bir nefes aldım. Bugün gerçekten zamanda yolculuk yaptığıma ilk kez bütün kalbimle inandım.
Üstümdeki kıyafeti çıkarıp sedirin üstündekini giyinip yatağa uzandım. Saat tam kaçtı onu bile bilmiyordum.
Pamuk döşek beklediğimden çok daha rahattı. Yorganı üzerime çektim. Gözlerimi tavandaki ahşap kirişlere diktim.
Şehzade Mustafa... Gerçekti. Bu saray da öyleydi.
Umarım Atmaca kitabı bulurdu. Başka çare aklıma gelmiyordu. Acaba o son sayfada ne yazıyordu ki?
Dışarıda akşam iyice çökerken göz kapaklarım ağırlaştı. Yoğun geçen ilk gün, düşüncelerimi birer birer susturdu.
Ve ben bilmediğim bir çağın ilk gecesinde, derin bir uykuya daldım.