Bölüm 2 / 50
Duvarların Arkasındaki Nefes
Eve dönüş yolculuğu sessizdi ama arabanın içi dokunulsa patlayacak bir elektrikle doluydu. Yanımda oturan adam, benim Arthur'um değildi. Bunu biliyordum ama beynim bu mantıksızlığı reddediyordu. Yüzü aynıydı. Çene hattı, saçlarının rengi, hatta ellerindeki o hafif kemikli yapı... Her şey kocamın kusursuz bir kopyasıydı.
Ama aurası, nefes alışı, oturuşu bile tamamen farklıydı.
Malikanenin devasa demir kapılarından içeri girdiğimizde, arabadan inmesine yardım etmek için uzandım. Normalde Arthur böyle bir zayıflık anında kibrinden deliye döner, yardımımı iterdi. Oysa bu adam, elimi tuttu ve inerken bilerek bedenini bedenime yasladı. Kaslı, sıcak gövdesinin ağırlığı bir anlığına nefesimi kesti.
"Beni özledin mi, Valerie?" diye fısıldadı kulağıma. Sesi boynumdaki tüyleri diken diken etmişti.
"Sen hastanedeydin," diye yanıtladım, sesimin titremesini gizlemeye çalışarak. "Sadece üç gün ayrı kaldık."
Bana doğru eğildi, dudakları kulak mememe teğet geçti. "Bana üç asır gibi geldi."
Onu yatak odasına çıkardım. Üstünü değiştirmesine yardım etmek için gömleğinin düğmelerine uzandığımda ellerim titriyordu. Göğsündeki morluklar ve sargılar kazanın şiddetini kanıtlıyordu. Düğmeleri birer birer açarken, bakışlarının üzerimde bir alev gibi dolaştığını hissediyordum. Boynumdan göğüs çatalıma, oradan titreyen ellerime inen bir ateş hattı...
Bir anda elimi tuttu. Düğmelerin üzerinde duran parmaklarımı kendi kalbinin üzerine bastırdı. "Ne kadar hızlı attığını hissediyor musun?" Gözleri dudaklarıma kilitlenmişti. "Senin de öyle atıyor."
"Yorulmuş olmalısın. İlaçlarını alıp uyuman gerekiyor," diyerek geri çekilmek istedim.
Belimden kavradığı gibi beni kendine çekti. Aramızdaki o son birkaç santimi kapattığında, dudakları dudaklarıma sert, vahşi bir açlıkla kapandı. Şokla gözlerim irileşti. Bu bir kocanın öpücüğü değildi; bu, yıllarca susuz kalmış bir adamın suyu yudumlaması, dünyayı yakıp küllerinden taç yapacak türden bir hırstı. Oyun oynamıyordu, hamleleri bir yerlere çarpıp yön değiştirmiyordu; sektirmeden, doğrudan hedefe, kalbime nişan alıyordu. Ve ben, o buz gibi evlilikten sonra bu cehennem ateşine öyle açtım ki, kendime engel olamayarak dudaklarımı araladım ve inleyerek karşılık verdim.
Aynı anda, odanın tam karşısındaki devasa boy aynasının arkasında, karanlık bir odada bir ekran parladı.
Ekranda, benim yabancı bir adama nasıl tutkuyla teslim olduğum saniye saniye kaydedilirken, karanlığın içinden tatmin olmuş, iğrenç bir kıkırtı yükseldi.