MyStoryBölüm 2 / 11

Bölüm 2 / 11

Berfin 2

2. Bölüm

Babam kahvaltı sofrasına oturur oturmaz çayını karıştırmayı bıraktı ve tabağını kenara itti. Otuz beş yıldır bu adamın yemeğini yarım bırakmasını yalnızca iki kez görmüştüm. Biri dedemi toprağa verdiğimiz sabahtı, diğeri Dicle kıyısındaki arazi davasını kaybettiğimiz gündü. Konağın uzun sofrasında annem peynir tabağını Dilşah'a doğru uzatırken bir an duraksadı. Babamın bakışlarından ne söyleyeceğini daha o an anlamış gibiydi.

"Serhan, bugün sana bir şey söyleyeceğim ve sözümü kesmeden dinleyeceksin," dedi babam. Sesi yüksek değildi ama Şahoğlu konağında Cemal Ağa'nın sesinin yükselmesine hiç gerek olmazdı. "Dilşah'la evleneli sekiz yıl oldu. Sekiz yılda tedavi görmediği doktor, gitmediği türbe kalmadı. Allah'ın takdiri böyle imiş, kimseyi suçlamıyorum. Ama bu konağın bir varisi olmalı. Ben seksen yaşıma gelmeden torunumun yüzünü görmek istiyorum."

Dilşah'ın elindeki çay bardağı tabağın kenarına hafifçe çarptı. Yüzüne baktığımda gözlerinin bir noktaya sabitlendiğini ve rengin yanaklarından çekildiğini gördüm. Sekiz yıldır karım olan kadının bu sofrada ağlamadığını, bağırmadığını ve tek bir kelime etmediğini fark ettim. Bardağı iki eliyle tutuyor, sanki içindeki sıvı onu ayakta tutan son şeymiş gibi bırakmıyordu.

"Bu ne demek oluyor baba?" diye sordum, cevabını bildiğim hâlde.

"Sana ikinci bir eş alacağız. Kız bulunacak, nikâhı kıyılacak, çocuğu doğunca da konağın hesabı kapanacak. Bu iş bu kadar basit."

"Cemal Ağa," dedi Dilşah ve sesi kendi sesine hiç benzemiyordu. "Ben mi yetmedim size?"

Babam kaşlarını çatıp ona döndü ama bakışında öfke yoktu, rahatsızlık vardı. Bir kadının gözlerinin içine bakıp bu soruya cevap vermek zorunda kalmak, onun gibi bir adamın en çok kaçındığı şeydi. "Kızım, burada mesele sen değilsin. Mesele bu evin soyu. Sen bana hep evladım gibi oldun, bunu bilirsin."

"Evladınız gibi olan biri, evladınızın evine başka bir kadın girmesine razı olmak zorunda mı?" Dilşah bardağı sonunda yavaşça tabağın üzerine bıraktı. "Ben razı değilim. Bunu bilmenizi isterim. Sonra bana kimse sormadı demeyin."

Annem Nermin Hanım yeğeninin koluna dokundu. "Dilşah kızım, sofrada olmaz. Sonra konuşuruz, ben sana anlatırım."

Dilşah teyzesinin elini yavaşça kolundan çekti. Hiçbir şey söylemeden sandalyesini geri itip ayağa kalktı, önünde duran peçeteyi düzgünce katlayıp tabağın yanına koydu ve yavaş adımlarla merdivenlere yürüdü. Onu böyle sessiz gördükçe içimde bir şey sıkıştı. Sekiz yıllık evliliğimizde bir şeye çok kızdığında bağırmak yerine bu şekilde düzgün ve kontrollü davrandığını biliyordum. Bu hâlini hiç sevmezdim, çünkü ardından ne geleceğini bir türlü kestiremezdim.

Babamla ikimiz sofrada baş başa kaldığımızda annem de ayağa kalkmış, peşinden gitmeye hazırlanıyordu. Babama baktım. "Kimse Dilşah'a bunu bu şekilde söylemez baba. Bir kere bana danışsaydınız, ben onu hazırlardım."

"Sana danışsaydım ne olacaktı? Sen de başını eğip bir şey söylemeyecektin." Babamın sesinde tehdit yoktu ama alay da yoktu, yalnızca yorgun bir kesinlik vardı. "Bu işi sen de istiyorsun oğlum, yalnızca söylemeye cesaret edemiyorsun."

Cevap vermedim. Çünkü haklı olup olmadığını bilmiyordum.

Annem sofradan kalkmadan önce kolumdan tuttu ve beni kapının önüne çekti. Parmakları ince ve soğuktu. Yüzüne baktığımda gözlerinin kenarında koyu halkalar gördüm, bu sabah uyuyamamış olduğunu anladım. "Serhan, babanla konuş ama kırma onu. Bu kararı ben de biliyordum, geceden beri konuşuyoruz. Kimse Dilşah'ı bu evden atmıyor, o benim öz kız kardeşimin kızı. Ama soy da önemli oğlum, sen de biliyorsun."

"Dilşah da biliyor mu bunu?"

"Biliyor tabii ki." Annemin gözü kapıya, oradan da yukarı kata kaydı. "Ben onunla konuşacağım. Sen şimdilik rahat bırak. Gün içinde yanına çıkar, bir şey söyleme, yalnızca yanında dur."

Yanında durmanın ne anlama geldiğini düşündüm. Sekiz yıl boyunca yanında durmuş, her yeni doktor randevusunda onu götürmüş, her başarısız sonuçtan sonra arabada sessizce beklemiştim. O sessizlik bir gün karşılık görmüş müydü, onu bile bilmiyordum.

Öğleden önce Fırat'la birlikte avlunun arka tarafındaki at ahırına indik. Fırat benim on beş yıllık adamım, aynı zamanda konağın bütün işlerini yürüten, kimin ne zaman nereye gittiğini bilen biriydi. Bir şey sormadan yanıma gelip çayımı yeniden doldurdu ve ben ona yarım ağızla, kısaca, babamın dediklerini anlattım. Fırat bir süre sustu. Eli çay demliğinin üzerinde, gözleri yerdeydi.

"Ağam, bu konuyu zaten bir süredir konuşuyorlar. Muhtar Halil dün gece babanla uzun uzun oturdu. Ben de çay getirdim, kapıdan duydum." Çenesini sıvazlayıp devam etti. "Ama babanın bulmaya çalıştığı kız kolay bulunmaz. Konağın kızı olacak, bir de Dilşah Hanım var."

"Ne demek istiyorsun?"

"Demek istediğim, Mardin'de herkes Dilşah Hanım'ı tanır ağam. Kimse bu hanımın yanına kızını göndermek istemez. Bu iş kesin yürümez diye konuşuyorlar."

Haklı çıktı. Gün boyunca babam bütün tanıdıklarını telefonla aradı. Savur'daki Yıldız ailesi, kızlarının başka bir yere söz verildiğini söyleyerek kibarca geri çevirdi. Midyat'taki Karaca ailesi, kızın bu yıl okuyacağını bahane etti. Derik'te Tuncer ailesinin reisi, babamla uzun bir telefon konuşması yaptıktan sonra yalnızca şunu söyledi, "Cemal Ağa, kusura bakma ama kızımı hanımın yanına koymam. Sizin hanımın nasıl biri olduğunu duymayan yok." Telefonu kapattığında babamın yüzü kıpkırmızıydı.

Bu sözün ne anlama geldiğini bilmiyor değildim. Konağın dışında Dilşah'ın bir hanımefendi olarak tanındığını ama kapalı kapılar ardında çalışanlara, komşulara, hatta akrabalara karşı ne kadar sert olabildiğini herkes bilirdi. Bir kez konağa yeni gelen bir hizmetçi kızın aynı hafta işten çıkarıldığını, bir komşu kadının onunla ters düştükten sonra evinden hiç çıkmadığını duymuştum. Bunların hiçbirinin kanıtı yoktu ama hepsi insanların ağzında dolaşırdı. Ben onlara hiç inanmak istemedim çünkü sekiz yıldır yatağımda uyuyan kadını bu hikâyelerle bağdaştıramıyordum.

Akşama doğru Muhtar Halil konağa geldi. Babamla uzun süre baş başa konuştular. Ben bahçeden geçerken pencerenin altında durdum, belki de bilerek durdum. Muhtar'ın sesi alçak ve ağırdı.

"Cemal Ağa, bir yolu var ama çok sevinmeyeceksin. Mahallenin alt tarafında Şerif diye bir adam var, kumaş dükkânı vardı, iflas etti. Bir kızı var, doğuştan görmüyor. Adam iki yıldır kızı evlendirmeye çalışıyor ama kimse istemedi. Şimdi Hacı Mahmut'a vermek üzere anlaşmış, hem de borçları yüzünden. Hacı'nın üç karısı ölmüş, adamın hâli bu yani."

Babam bir süre cevap vermedi. Sonra şunu dedi. "Kör mü? Mahmut'a verilecek diyorsun."

"Verilecek ama daha nikâh olmadı. Şerif'in eli sıkışık, altını almış ama gerisi nikâhta verilecek. Siz derseniz mesele çözülür. Kız yetim sayılır, kimsesi yok, Dilşah Hanım'a da kimse bir şey diyemez zaten. Doğuracak, hepsi bu."

Doğuracak, hepsi bu. Bu cümleyi dinlerken içimde kötü bir his kabardı. Bir kadının hayatının, doğuracak olmasına indirgenmesi bana ilk kez bu kadar çıplak geliyordu ve bunun sıradanlığı beni asıl rahatsız ediyordu.

Babamın sesi pencereden net duyuldu. "Fırat'ı gönder, ev nasıl bir yer, kız nasıl biri öğrensin. Kimse bilmeden. Mahmut'un adamlarının gözü olabilir."

O akşam Fırat'ı mutfak kapısında yakaladım. Sırtına bir ceket geçirmiş, ayağındaki ayakkabıları bağlıyordu. Yüzü sakindi ama gözlerinde baba emrinin ağırlığı vardı. "Gidiyor musun?"

"Gidiyorum ağam. Gece vakti sokakta biraz dolaşırım, evi uzaktan gözlerim. Kimse bir şey anlamaz."

"Kıza dokunma, kimseye bir şey söyleme, yalnız bak ve gel."

Fırat başını salladı ve karanlığa karıştı. Arkasından bakarken kendimi kötü hissettim. Henüz yüzünü bile görmediğim bir kızın hayatını, Fırat'ın gece yürüyüşüne ve babamın telefon konuşmalarına bırakıyordum. Bu işin içinde ben de vardım ve bundan kaçamazdım.

Yukarı çıktığımda koridorun sonundaki odanın kapısı aralıktı. Dilşah pencerenin önünde, sırtı bana dönük oturuyordu. Üzerinde sabahki elbisesi vardı, saçları dağılmamıştı. Annemin gün boyu onunla konuştuğunu biliyordum ve gözlerinin kenarındaki kızarıklıktan ağladığını da çıkarabiliyordum. Adımı duyunca arkasını dönmedi.

"Sabahtan beri bir şey demedin," dedi alçak sesle. "Babanın karşısında bir kez bile benim adımı ağzına almadın Serhan."

"Ne diyecektim Dilşah? Babam karar vermiş. Ben de senin kadar şaşırdım."

"Şaşırmadın. Şaşırsaydın sofradan kalkardın." Başını çevirip bana baktığında yüzünde öfke yoktu, yalnızca derin bir yorgunluk vardı. Bu hâliyle insanı en çok yaralayan kadındı. "Boşanamam biliyorsun. Babam beni bir hafta misafir eder, sonra komşunun bir tanıdığına verir. Çocuklu bir adam ya da dul biri olur. Kısır bir kadına kimse genç damat bulmaz, bunu en iyi sen bilirsin. Ben bu evden çıkarsam gidecek yerim yok."

"Seni kimse bu evden çıkarmayacak."

"Şimdi öyle diyorsun." Gözlerini yeniden pencereye çevirdi. "Berfin diye biri çıkar, bir de oğlan doğurur, sen bana kim olduğumu sorarsın."

"Berfin mi? Nereden duydun bu ismi?"

Dilşah bir an tereddüt etti, ardından hafifçe omuz silkti. "Hizmetçiler konuşuyor. Muhtar geldiğinde Asiye duymuş. Mahalledeki bir kızmış, kör olan. Konakta herkes biliyor artık."

Bu kadar hızlı yayılan bir haberin altında bir sır olmadığını düşünmeye çalıştım ama konakta duvarların kulak sahibi olduğunu çok iyi biliyordum. Dilşah'ın yanına gidip omzuna elimi koymak istedim ama o, yüzünü iyice pencereye çevirdi. Dokunmamı istemediğini hissettim ve elimi geri çektim.

Gece yatak odamıza girdiğimde Dilşah kendi odasında kalmıştı. Üzerimi değiştirip yatağa oturdum, yastığı düzeltmek için elimi uzattığımda altında sert bir şeye çarptım. Küçük, bez bir kese. Ağzı kırmızı bir iple sıkıca bağlanmıştı. Açtığımda içinde kendi saçımdan bir tutam, kuru bir yaprak ve üzerinde Arapça harflerle yazılmış küçük bir kâğıt parçası vardı. İpin ucundaki düğüm tanıdık bir düğümdü, annemin dikiş sepetinden gelen kırmızı iplikti bu.

Muskayı elimde döndürürken kapı vuruldu. Dilşah içeri girdi, elimdeki keseyi görünce olduğu yerde durdu. Yüzünün rengi bir anda attı ve gözleri keseyle yüzüm arasında gidip geldi. Sonra hiçbir şey söylemeden yatağın kenarına oturdu, ellerini dizlerinde birleştirdi ve gözleri yavaşça doldu.

"Ben koydum," dedi sesi çatlayarak. "Hacı Hanım'dan getirdim, yuvam bağlansın, kocamın gönlü başkasına kaymasın diye. Biliyorum yanlış, günah, ama ne yapacaktım Serhan? Sen yanımda değilsin, teyzem tarafını tutuyor, babam kapısını kapatmış. Elimden gelen bu kadardı."

Bir şey diyemedim. Yıllardır bu kadının ağladığını yalnızca iki kez görmüştüm ve ikisinde de kendimi suçlu hissetmiştim. Keseyi bırakıp başını omzuma yasladığında kolumu çekmeye cesaret edemedim. Saçlarının kokusu ağırdı, gül yağı ve hafif bir tütsü kokusu karışmıştı.

"Bir daha olmasın," dedim. Sesim beklediğimden yumuşak çıktı.

Dilşah başını salladı ve gözyaşlarını elinin tersiyle sildi. "Bir daha olmaz. Söz veriyorum."

Kesenin ağzındaki kırmızı ipi bir kez daha gözüm ilişti ve aklıma annemin dikiş sepeti geldi. Dilşah Hacı Hanım'dan getirdiğini söylemişti ama bu ip aylardır annemin kullandığı iplikti. Annem bunu biliyor muydu? Dilşah'ı korumak için mi, yoksa bu işe kendisi de bulaştığı için mi sormuyordu bana bu soruyu?

Tam soracaktım ki cebimdeki telefon titredi. Ekranda Fırat'ın adı yanıp sönüyordu. Dilşah'a bir bakış atıp aramayı yanıtladım. Karşıdaki nefes nefese kalmış, arkadan ise bir erkeğin bağırdığı, bir şeylerin devrildiği duyuluyordu.

"Ağam, kızı gördüm. Gece kapıdan kaçarken yakaladım, sesi çıkmasın diye ağzını kapattım ama Şerif uyandı. Avluda bağırıyor ağam, kızı kolundan tutmuş, elinde bir şey var. Ne yapayım, içeri mi girsem?"

Fırat'ın sözünün ortasında hattın öbür ucundan sert bir tokat sesi geldi, hemen ardından genç bir kadının boğuk bir çığlığı.

Uygulamada reklamsız oku