Bölüm 1 / 25
Berfin 1
1. Bölüm O akşam evin kokusu her zamankinden farklıydı. Annem mutfakta kavurmaya başlamıştı ve tavadan yükselen yağın kokusu, bayramlarda ya da misafir geleceği zamanlarda evi saran o ağır tatlılık gibi değil, tedirgin bir telaş gibi geliyordu bana. Tezgâhın yanında durup ellerimi tahta kaşığa uzattığımda annem kaşığı usulca elimden aldı ve "Sen otur kızım, ben hallederim," dedi. Sesi o kadar yumuşaktı ki içim daha da sıkıştı, çünkü annem bana ancak kötü bir haber vermeden önce bu kadar özenle konuşurdu.
Yirmi iki yıldır bu evin her köşesini ellerimle ve ayak seslerimle ezberlemiştim. Mutfak kapısından ocağa yedi adım, ocaktan tuz kavanozunun durduğu rafa üç adım, avluya açılan kapıya on bir adım atardım. Evin her tahtasının nerede gıcırdadığını, hangi kapının menteşesinin yağa ihtiyaç duyduğunu, babamın sedirde oturduğu zaman yayların nasıl inlediğini bilirdim. Bu yüzden annemin tezgâhın başında iki kez tabak düşürmeye yaklaştığını ve ardından derin bir nefes alarak kendini toparladığını da duydum.
"Misafir mi gelecek, ana?" diye sordum.
"Babanın bir arkadaşı uğrayacakmış. Çay isterler, bir de şu tatlıdan koyarız," dedi annem. Bir süre sustu ve tavanın altındaki kaşığı çevirmeyi sürdürdü. "Sen de salona çay getirirsin ama fazla durma, tamam mı? Tepsiyi bırakıp çıkarsın."
Bunu daha önce hiç söylememişti. Misafir geldiğinde beni genellikle içeriye hiç sokmaz, babam da iyi bir şey olmadığını bildiğinden sesini çıkarmazdı. Şimdi ise tepsiyi benim getirmemi istiyordu ve bunu isterken sesindeki titremeyi saklamaya çalışıyordu. Kimsenin bana bir şey söylemeyeceğini bilsem de, o evde bir şeylerin benim hesabıma kararlaştırıldığını anlamam için aptal olmam gerekirdi.
Akşam ezanına yakın sokak kapısı çalındı. Babamın kapıya yürürken ıslık çaldığını duydum. Şerif Efendi ıslığı yalnızca para konuşacağı zaman çalardı ve bu huyunu annemle ben yıllar önce fark etmiştik. Misafirin ayakkabılarını çıkarırken yere bıraktığı iki ağır sesi, ardından halının üzerinde sürüyen bir ayakkabı tabanını ve babamın alışılmadık derecede neşeli sesini işittim. "Buyur Salih Ağabey, buyur, hoş geldin, evin yine senin evin."
Salih adını daha önce duymamıştım ama sesinden orta yaşlı, tok sesli, bol bol oturup kalkmış bir adam olduğunu çıkarabiliyordum. Çay tepsisini annemden aldım. Tepsinin ağırlığını ve dengesini elimde ölçerek mutfaktan salona on beş adımda geçtim, kapıya geldiğimde sırtımla itip içeri girdim. Yanıma yaklaşan babamın nefesi tütün ve kolonya kokuyordu. Tepsiyi alçak masaya bıraktığımda onun parmaklarının sıkıca koluma dolandığını ve beni bir an için durdurduğunu hissettim.
"Kızım Berfin, Salih Ağabey'e merhaba de."
"Hoş geldiniz Salih Amca," dedim.
Adam cevap vermedi. Sadece birkaç saniye boyunca bana baktığını, gözlerini üzerimde gezdirdiğini hissettim. İnsan görmeyince bakışları duyuyordu. Bir bakışın sevgiyle mi, acımayla mı yoksa pazar yerinde bir kumaşı yoklayan eller gibi mi dolaştığını sezmek için gözlere ihtiyaç yoktu. O gün salonda, yanık bir kokunun peşinden gelen soğuk bir sessizlik gibi bu bakış üzerimde dolaştı.
"Maşallah," dedi sonunda Salih. "Sağlam kız. Hacı Bey bunu duyunca sevinir. Kolu bacağı yerinde, yüzü de temiz. Hacı Bey eskisi gibi değil artık, dikkatli bir adam oldu. Üç evlilikten sonra insan seçici oluyor."
Babam kısa bir kahkaha attı ama gülüşü gergindi. "Biz de evladımızı iyi yetiştirdik. Gözünden başka eksiği yok."
"Gözü eksik ama beli sağlam, o yeter," dedi Salih ve çayından yudumladığı sesi duyuldu.
Tepsiyi bıraktığım yerde kalakalmıştım. Kulaklarım uğulduyordu ve ellerim, çayların kenarındaki sıcaklığa rağmen buz gibi olmuştu. O cümleyi duymamış olmayı istedim ama duymuştum. Babam, annem ve bu evin hemen hemen her duvarı benim hakkımda konuşmaktan çekinmezdi çünkü benim görmediğim şeyleri duymayacağımı sanırlardı. Hâlbuki bir insanın gözü kapandığında kulağı iki katına açılıyordu.
"Hadi kızım, sen çık, büyükler konuşacak," dedi babam. Tonu yine yumuşaktı ve bu yumuşaklık, tokat atmadan hemen önceki sesini hatırlatıyordu bana.
Kapıyı çekip mutfağa dönmedim. Koridorun köşesine çekildim ve duvara yaslanarak onların konuşmasını dinledim. Yanlış bir şey yaptığımı biliyordum ama bu evde kendi geleceğimi öğrenmenin tek yolu, duvarların arkasında dikilip dinlemekti.
Salih, babama Hacı Mahmut'un sözünü iletti. Altınların ikinci kısmı salı günü getirilecek, geri kalanı nikâhtan sonra verilecekti. Babam bunun üzerine uzun uzun teşekkür etti ve ardından daha önceden iki bilezik aldığını, onlar sayesinde dükkânın kirasını ödeyebildiğini söyledi. Salih ise bunun bir minnet meselesi olmadığını, Hacı Bey'in sözünü tutan bir adam olduğunu anlattı. Konuşmanın ortasında bir ara babam, çok alçak bir sesle, "Kız ne der ne demez, o konuda sıkıntı çıkmaz," dedi. Salih'in güldüğünü duydum. "Kimse kör kıza fikrini sormaz kardeşim, bu işi kadınlar bozar. Sen sağlam dur."
Mutfağa döndüğümde annem lavabonun başında bulaşık yıkıyordu ama su sesi, ağlayan bir insanın hıçkırığını bastıramıyordu. Yanına gidip elimi omzuna koydum. Annem omzunu çekmedi ama kıpırdamadan durdu ve bir süre sonra yüzünü bana çevirmeden "Hiçbir şey yok kızım, soğan doğradım," dedi.
Mutfakta soğan kokusu yoktu. Bunu ona söylemedim. Sadece kolunu okşadım ve elimdeki havluyla yanındaki tabakları kurulamaya başladım. İkimiz de çok uzun süre tek kelime etmedik ve bu sessizlik, ağır bir battaniye gibi mutfağın üzerine çöktü.
Akşam yemeği boyunca babam hiçbir şey söylemedi. Salih gittikten sonra bir kez bile gözüme bakmaya çalışmadığını, ya da daha doğrusu bakışını bana çevirmeye cesaret edemediğini anladım. Çünkü yemeğe başladığımızda yalnızca kaşık ve çatal sesleri duyuluyordu. Annem tabağıma ikinci kez ekmek koydu, sonra üçüncü kez uzandı ama ben hiçbirini yiyemedim. Boğazıma bir şey tıkanmış gibiydi. Babam sofradan kalkarken sedirin yaylarının inlediğini duydum ve ardından televizyonu açtığını. Haber spikerinin sesi tüm evi doldurduktan sonra bile kendi içimde sessizlik vardı.
O gece yatağıma uzandığımda gözlerimi kapatmama gerek yoktu, çünkü kapalıydılar zaten. Yine de yorganı yüzüme kadar çektim, sanki karanlığın içinde bir de başka bir karanlığa saklanabilirmişim gibi. Annemle babamın odası benimkinin hemen yanındaydı ve aramızdaki duvar eski, ince bir duvardı. Çocukluğumdan beri o duvarın öbür tarafından geçen her sesi, her fısıltıyı ve her sessizliği ayırt edebilirdim.
Önce babamın ayakkabılarını çıkardığını ve ardından yatağın kenarına oturduğunu duydum. Annem ışığı kapatmıştı herhalde, çünkü düğmenin tıkırtısı geldi. Uzun bir süre kimse konuşmadı. Sonra annemin sesi, kendi evinin içinde bile fısıltıyla konuşmaya alışmış bir kadının temkinli tonuyla yükseldi.
"Şerif, Mahmut Efendi'nin üç karısı toprağa girdi. İnsanlar ne konuşuyor, sen duymuyor musun? Kızım orada nasıl yaşar?"
"İnsanlar konuşur, karnım doyuyor mu onların lafıyla?" dedi babam, sesini çok kısmadan. "Üç karısı ölmüş diye bu adam kötü olmuyor. Bunlar hastaymış, kader diyorlar. Adamın parası var, konağı var, dükkânları var. Senin kızın orada rahat eder."
"Rahat etmek mi? Mahmut'un torunları Berfin'den büyük, Şerif. Kızımızı yaşlı bir adama veriyoruz."
"Yaşlı olacak, ne olacak? Genç bir adam kör kıza bakar mı? Sen benim yerime olsan ne yapardın? Kızı her gün evde bekletip yaşlandıkça yük olmasını mı beklerdin? Kimse ister mi Havva, kimse ister mi, söyle bana?"
Annemin cevabı çok kısık geldi ve ne dediğini anlayamadım. Sadece yatağın hafifçe sarsıldığını ve bir şeyin, belki bir yastığın, hışırdadığını duydum. Babam bir süre sustu. Sonra sesi, daha önce sokakta tanımadığı biriyle konuşurken kullandığı kadar soğuk ve düzgün çıktı.
"Dükkânın borcu üç aya yetmez. Faiz o kadar işledi ki bu ay kirayı ödeyemeseydik bizi atacaklardı. Salih'in getirdiği altın borcun yarısını kapatıyor. Gerisini nikâhta alacağım. Bunu sana ya da kıza açıklamak zorunda değilim ama bil ki bu evlilik hepimizi kurtaracak."
"Kızımızı satıyorsun."
"Satmıyorum, evlendiriyorum." Yatak yeniden gıcırdadı, babam herhalde sırtını annemden yana dönmüştü. "Kör kızı kim ister, kapıdan gönderebildiğimize şükretsin."
Bunu duyduğumda ne ağladım ne de bağırdım. İnsanın canı çok yandığında tepki vermesi için bile enerji gerekiyormuş, bunu o gece öğrendim. Yorganın kenarını iki elimle sıkıca tutup sadece tavana baktım, tavanın nerede olduğunu bilmeden. Aklımda babamın cümlesi bir kez daha, bir kez daha ve bir kez daha dönüp durdu. "Kapıdan gönderebildiğimize şükretsin."
Yedi yaşındayken babam beni Diyarbakır'da bir doktora götürmüştü. Hastanenin koridorunda beklerken yan odadan gelen bir sesin "Bu çocuk bir daha görmez," dediğini ve babamın o gün tek kelime etmeden eve döndüğünü hatırlıyordum. O günden sonra bir daha hiçbir doktora gitmedik. Annem, babam duymadığı zamanlar bana bazen "Allah'ın bir bildiği vardır kızım," derdi ama babam o günden sonra bana adımı hiç söylemeden yıllarca "şu kız" diye hitap etti. Okula yalnızca üç yıl gidebildim ve eve gelen eski bir öğretmen bana parmak uçlarıyla okumayı öğretti ama babam kitap parası ödemekten vazgeçince o da bıraktı. Mahalledeki kadınlar annemi görünce hep aynı cümleyi kurardı. "Allah kolaylık versin Havva, böyle bir kızla zor senin işin."
Bunları o gece, karanlığın ortasında yeniden yaşadım. Hiç kimsenin bana bir şey sormadığını, hiçbir kararda adımın geçmediğini ve nasıl yaşamam gerektiğinin benden başka herkes tarafından belirlendiğini düşündüm. Mahmut denen adamı hiç görmemiştim ama onun gibi adamları tanıyordum. Parayla her şeyi alabileceğini sanan, karısını ya da kızını bir eşya gibi gören, sesinin tonuyla odadaki herkesi susturan adamlardı bunlar. Üç karısı ölmüştü ve ben dördüncüsü olacaktım. Bunun bir tesadüf olduğuna inanmıyordum.
Geceyi ikiye bölen saat sesinin kaç kez çaldığını saymadım. Bir ara annemin kendi odasında hâlâ uyanık olduğunu, sessizce dua ettiğini duydum. Babam ise horlamaya başlamıştı. Onun uyuduğunu bilmek içimde tuhaf bir cesaret uyandırdı. Düşündüğüm şey kaçıp başka bir yere gitmek değildi aslında, çünkü nereye gidebileceğimi bilmiyordum. Sadece bu evin dışında, kimsenin beni pazarlık masasına koyamayacağı bir yerde bir süre yürümek istiyordum. Belki yalnızca nefes almak, belki de bir kez olsun kendi adımlarımı kendi yönüme atmak.
Yataktan sessizce kalktım. Terliklerimi giymeyip elime aldım çünkü gıcırdamalarını biliyordum. Odamın kapısını ancak bir parmak aralık açacak kadar çektim ve menteşenin sesini önceden tahmin ettiğim gibi dişlerimi sıkarak bekledim. Kapı hiç ses çıkarmadan açıldı. Koridorun zemini soğuktu ve çıplak ayaklarımın altında taş gibi sertti. Babamın odasının önünden geçerken nefesimi tuttum, her adımı saydım. Bir, iki, üç, dört. Hiçbir ses, hiçbir kıpırtı yoktu. Beşinci adımda durdum, ahşap döşemenin gıcırdadığı yerin hemen önündeydim ve sol ayağımı bilerek bir karış öteye bastım.
Mutfağa girdiğimde şeker kutusunun yerini ellerimle aradım. Annemin birikmiş bozuk paralarını sakladığı teneke kutuydu bu ve içinde belki yüz elli, belki iki yüz lira vardı. Parayı almak içimi sızlattı ama başka çarem yoktu. Avuçlarımın içinde buruşuk kâğıtları ve soğuk madeni paraları sıkıca tutup poşet çantama koydum. Annem bunun bir hırsızlık değil, bir çocuğun çaresizliği olduğunu anlardı, buna inanmak istiyordum.
Avluya açılan kapıyı iki eliyle tutup ağır ağır çektim. Dışarıdaki hava ciğerlerime doldu. Mardin'in gece havası, kurumuş taşın ve yaz boyunca ısınıp soğumuş toprağın kokusuyla yüklüydü. İncir ağacının yapraklarının hışırtısı sağ tarafımdan geliyordu, bu da kapıdan on iki adım ötede olduğumu söylüyordu bana. Bir ara uzaklarda bir köpeğin havladığını ve ardından bir başkasının ona cevap verdiğini duydum. Bu evin dışında bir dünya vardı ve ben ilk kez o dünyaya bu kadar yaklaşmıştım.
Avlunun ortasındaki kuyunun taş kenarına dokundum, soğuk ve nemliydi. Oradan sokak kapısına kadar yirmi iki adım vardı. Çocukken annem beni her sabah buradan pazara götürürdü ve o zamanlardan kalma yol, ayaklarımın altında hâlâ bir harita gibi duruyordu. On bir adım sonra incir ağacının dalları omzuma çarptı, onu bir yana ittim. On sekizinci adımda ayağım kapı eşiğindeki oyuğa takıldı ve neredeyse düşüyordum ama kendimi duvara tutunarak dengeledim. Kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu.
Eski demir sürgüye uzandığımda parmaklarım pasın pürüzlü yüzeyini hissetti. Sürgünün yerinde olmadığını fark ettim. Genelde akşamları babam kapıyı sürgülerdi ama bu gece sürgü çekilmemişti. Belki Salih'i geç uğurlamıştı, belki de unutmuştu. Ellerimi sürgünün çıktığı çukura götürdüm ve kapının kolunu kavradım. Demir kol buz gibiydi ve parmaklarımın altında kıpırdamadı.
Tam o sırada kapının dışından, sokakta, taş zemini ezen ağır bir ayakkabı sesi geldi. Adım sesi yavaşladı ve kapının önünde durdu. Kolu tutan elim kasıldı, nefesimi tuttum. Dışarıdaki kişi de kıpırdamıyor, sanki o da kapının ardındaki sesi dinliyordu. Kapının altındaki aralıktan içeriye bir tütün kokusu sızdı, ağır ve eski bir koku.
Demir kol yavaşça aşağı indi, ben tutmadığım hâlde. Kapı kendi kendine, kasıtlı bir sabırla içeriye doğru aralandı ve soğuk gece havası yüzüme çarptı. Geri çekilmeye çalıştım ama topuğum eşikteki taşa takıldı ve dengemi kaybedince boşluğa uzanan elimi bir başkası yakaladı. Bileğimi kavrayan parmaklar kaba ve sıcaktı, canımı yakacak kadar sertti. Bağırmak için ağzımı açtığımda diğer elinin ağzıma kapandığını hissettim ve kulağımın dibinde, çatlak ve boğuk bir fısıltı belirdi.
"Sakın bağırma."
