Bölüm 5 / 11
Berfin 5
5. Bölüm
Berfin
Tüfeğin horozunun çekildiği ince ve soğuk ses, odadaki bütün sesleri bir anda sildi. Mutfaktan gelen tabak şıngırtısı kesildi, babamın hızlı hızlı aldığı nefes durdu, Hacı Mahmut'un bastonu havada asılı kaldı. Görmediğim şeyleri duymaya o kadar alışmıştım ki bu sessizliğin bir erkeğin göğsüne doğrultulmuş namlunun sessizliği olduğunu hiç yanılmadan anladım.
Serhan'ın ayak seslerini işittim. Geri çekilmedi, tam tersine iki adım atıp pencereyle benim aramdaki boşluğa girdi. Kolonyasının ve deri ceketinin kokusu bir an yüzüme çarptı. Bunu beni korumak için mi yoksa kendi gururu için mi yaptığını bilmiyordum ama namlunun ucuyla aramda artık bir insan bedeni vardı.
"İndirsin şunu," dedi Serhan. Sesi yüksek değildi ama titremiyordu da. "Bu evde kadınlar var, bir de sizin yaşınızda iki adam. Ne yapmaya çalıştığınızı siz de bilmiyorsunuz Hacı Bey."
"Ben ne yaptığımı çok iyi biliyorum evladım." Mahmut'un sesi kısıktı ama içinde bir hesap vardı. "Kapımdan kız alıp götüren adamın silahtan korkmasını beklerim."
"Ben kapınızdan kız almadım, Şerif'in kapısından aldım. Kendi evinin kapısı da kendi kararı." Serhan bir an durdu. "Üstelik o tüfeği kaldıran adamınız bir Şahoğlu'nun göğsüne nişan almış durumda. Bunun ne anlama geldiğini bu şehirde çocuklar bile bilir."
Cemal Ağa'nın bastonunun ucu taşa bir kez, çok yavaş vurdu. "Mahmut," dedi, her kelimeyi ayrı ayrı bırakarak. "Benim oğluma doğrultulan silah benim konağıma doğrultulmuş sayılır. Bu işin kanla biteceğini bilirsin. Sen bu yaştan sonra Mardin'de düşman mı biriktirmek istiyorsun?"
Salih'in birden öksürdüğünü ve Hacı Mahmut'a yaklaşıp kulağına bir şeyler fısıldadığını duydum. Ne dediğini anlayamadım ama Mahmut'un nefesinin yavaşladığını, bastonunu sıkıca kavradığı elinin gevşediğini fark ettim. Bu adamın öfkesinden çok hesabının olduğunu, öfkeyi ancak hesabı tuttuğunda kullandığını o an anladım.
"İndir," dedi sonunda pencerenin dışındaki adama. Metalin hafifçe kayışı ve dipçiğin yeniden taşa değişi duyuldu. "Aman ha, burada kimse kan dökmeyecek. Benim yaşımda adam sözünü tutar, sözünü alıp götürenden de hesap sorar."
"Altınınızı da, Şerif'e verdiklerinizi de bugün öderim," dedi Serhan. "Salih Efendi'nin hesabını söylesin, kuruşu kuruşuna ödenir. Ayrıca bu işte kimsenin onurunu kırmak istemiyoruz."
"Onur kırılmadı mı sanıyorsun?" Mahmut'un sesi yeniden sertleşti. "Üç yıl bekledim bu işi. Dedikodu çıksın istemem ama Şerif benimle konuştu, söz verdi. Ben de ona güvendim. Şerif, bana bak."
Babamın ayaklarının yerde kıpırdadığını duydum. Bir şey söylemeye çalıştı ama cümlesi boğazında takıldı. Mahmut devam etti. "Sen benim sözümü çiğnedin Şerif. Bunu unutmayacağım. Bir gün yolun benim yoluma düşerse, o gün de bugünü hatırlayacaksın."
"Hacı Bey, ben..." dedi babam ve sustu. Daha önce bu kadar küçük bir sesle konuştuğunu hiç duymamıştım.
Mahmut bastonunun sesiyle odayı terk etmeden önce bir kez daha durdu. Gözleri olmayan biri için bile bu duruşun benim üzerimde olduğunu anlamak güç değildi. "Kız da kendi tarafını seçsin, ağzı laf yapıyor madem. Üç kadını gömmüş bir adamın evi mi daha kötü, yoksa karısı olan bir adamın evi mi? Düşünsün bakalım."
Adımları uzaklaştı. Salih peşinden gitti, ardından kapıda bekleyenlerin sesi ve dışarıdaki motorların öksürmesi duyuldu. Evin içindeki sessizlik bu kez farklıydı, bir fırtınanın ardından kalan toz gibi ağırdı. Bir süre kimse konuşmadı. Annem mutfaktan çıkmış, koridorun eşiğinde duruyordu, ağır ağır soluyan nefesinden bunu anlıyordum.
"Berfin," dedi Cemal Ağa. Sesi bu kez gerçek bir yaşlı adam sesiydi, yorgundu. "Mahmut'un son sözünü duydun. İşin içinde hiç kimse seni zorlamayacak, ben de zorlamayacağım. Ama bu iş bugün karara bağlanmalı, yarın başka bir şey olabilir. Söyle bakalım kızım, hangi kapıdan çıkacaksın?"
Avuçlarım terlemişti. Yanağım hâlâ zonkluyordu ve hemen yanımda duran Serhan'ın nefesini işitiyordum. Önümde iki yol vardı ve ikisini de ben çizmemiştim. Ama bu odada ilk defa biri benden bir şey beklemişti ve bu bile, o güne kadar yaşadığım her şeyden farklıydı.
"Hacı Mahmut'un evinde üç mezar var," dedim yavaşça. "Sizin konağınızda ise hayatta olan bir kadın var, bu doğru mu ağam?"
"Doğru."
"O hâlde yaşayanların olduğu kapıyı seçerim. Ama bir şartım var." Başımı Serhan'ın sesinin geldiği yana çevirdim. "Siz bana bir daha yalan söylemeyeceksiniz. Hoşuma gitmeyecek bir şey olsa bile doğrusunu söyleyeceksiniz. Bunu bana söz verir misiniz?"
"Söz veririm." Serhan'ın cevabı gecikmedi ama sesinin tonundaki ağırlığı hissettim. Bu cümleyi daha önce hiç kimseye bu kadar ciddiyetle söylememiş gibiydi.
Babam o sırada ilk kez yaklaşıp bir şey söyledi. "Kızım, Allah razı olsun senden. Hepimiz için hayırlı olacak."
Ona cevap vermedim. Elini öpmem için uzattığını sezdim ama ben kollarımı yanımdan ayırmadım. Annem bunun üzerine hızla yanıma geldi ve bileklerimden tutup beni odama doğru çekti. Yatağımın altından çıkardığı eski bir bohçaya iki elbisemi, yün çoraplarımı, annemin kendi çeyizinden kalan beyaz yazmayı ve parmak uçlarımla okuduğum dört kitabı koydu. Bohçayı bağlarken sesi titredi.
"Ben seni sık sık yoklayamam, baban izin vermez. Ama bir yolunu bulurum." Parmaklarını alnıma götürüp saçımı düzeltti. "O konakta herkesin yüzü bir değil kızım. Kim sana tatlı konuşursa dikkat et. Yine de dik dur, sakın ağlama onların önünde."
"Sen de dik dur ana."
Annem cevap vermek yerine bana sıkıca sarıldı. Omzumun üzerinden hıçkırığını bastırmaya çalıştığını, nefesinin parçalandığını duydum ve onun saçlarında dün geceden kalma soğan kokusu yoktu, yalnızca korku vardı. Sokak kapısına yürürken babamın kapının önünde durduğunu hissettim. Başımı ona çevirip "Sağlıcakla kal baba," dedim. Yanıt vermedi.
Konağa giderken arabanın arka koltuğunda Cemal Ağa'nın yanında oturdum, Serhan ise ön tarafta kendi şoförünün yanındaydı. Yol boyunca kimse konuşmadı. Mardin'in dar sokaklarından geçerken arabanın tekerlekleri bazen eski taşların üstünde sarsılıyor, bazen asfaltta düzgünce kayıyordu. Bir ara yan camdan içeri bir simit satıcısının sesi girdi, hemen ardından çocukların koşuşturduğu, birinin adını bağırdığı bir cadde. O sesler arasında kendimi tuhaf bir biçimde hem fazla hem eksik hissettim.
Konağın kapısında araba durduğunda ilk önce çakıl taşlarının sesini duydum. Ardından uzun ve ağır bir ahşap kapının açılışını, sonra da Cemal Ağa'nın "Hoş geldin kızım," deyişini. Arabadan indiğimde bir elin koluma yapışıp bana yardım ettiğini ama benim bunu istemeden geri çekildiğimi hatırlıyorum. Serhan'ın eliydi ve çekildiğimi hissetti, bir şey demedi.
Avlunun içine girdiğimizde havada başka bir koku vardı. Ağır, tatlı ve fazlasıyla yoğun bir gül yağı kokusuydu bu. Konağın taş duvarlarına, halılarına, hatta nefes aldığım havanın kendisine sinmişti. Bu kokunun sahibi çok uzak olmasa gerekti, çünkü ayak sesleri avlunun diğer ucundan bize doğru yaklaşıyordu. Adımları kararlı ve yumuşaktı. Topuklu terliklerin taşta bıraktığı hafif tıkırtılar duyuluyordu.
"Hoş geldiniz," dedi bir kadın sesi. Sesi tatlı, tok ve çok ölçülüydü. "Berfin, değil mi? Ben Dilşah."
Elimi tutmak için uzandığında ilk fark ettiğim şey parmaklarının soğukluğu oldu. Yumuşak ve bakımlıydı, sanki hiç iş görmemiş eller gibi. Beni baştan aşağı süzdüğünü hissettim ama bu bakış Salih'inkine ya da Cemal Ağa'nınkine hiç benzemiyordu, çok nazikti.
"Yoldan yorgun gelmişsindir. Odanı hazırlattım, bu evin odaları serindir ama yatağın kuru. Sabahtan beri sana en iyisini hazırlamaya çalışıyorum." Elimi bırakmadan konuşmaya devam etti. "Bak, bunu baştan söylemek isterim. Ben bu işe sevinmedim, yalan söylemem. Ama sen de benim gibi başkalarının kararıyla buraya getirildin. Seni suçlamıyorum. Bu evde kimse sana kötü davranmayacak, ben de dahil. İhtiyacın olursa bana söylersin."
Boğazımda bir şey düğümlendi. Bu kadar açık sözlü ve yumuşak bir kabul beklememiştim. Babamın evinde bile bana kimse bu kadar anlayışla konuşmamıştı. Ama annemin yarım saat önce söylediği cümle kulağımda hâlâ çınlıyordu. Kim tatlı konuşursa dikkat et.
"Teşekkür ederim," dedim. "Size zahmet verdiğim için üzgünüm."
"Zahmet değil." Dilşah hafifçe güldü, sonra sesini çok alçalttı. "Biz kadınız Berfin. Bu evde erkeklerin kararlarını birbirimizin sırtından geçirmemeliyiz."
Nermin Hanım'ın sesi ardından geldi. Sert ve soğuk değildi ama mesafeli, tartarak konuşan bir sesti. Beni görünce "Hoş geldin kızım, Allah hayırlı etsin," dedi ve bunun dışında hiçbir şey söylemedi. Konuşurken aklımın bir köşesi onun elini nerede tuttuğunu merak ediyordu. Elim ona uzanmamıştı, ama onun elinin Dilşah'ın koluna yerleştiğini ve hafifçe sıktığını duydum.
Beni üst kattaki bir odaya götürdüler. Merdivenin kaç basamak olduğunu saydım, yirmi iki. Koridor uzundu, duvarlar soğuk taştı ve her kapının önünden geçerken farklı bir koku vardı. Biri tütsü, biri eski ahşap, bir diğeri nemli kumaş. Dilşah'ın gül kokusu ise koridorun bütün uzunluğu boyunca, sanki onun ardından değil önünden gelirmiş gibi bana eşlik etti.
Nikâh akşam ezanından sonra, konağın alt kat salonunda kıyıldı. İki şahidin yanı sıra imam, Cemal Ağa ve Muhtar Halil de oradaydı. Kadınlar yan odada beklemişti, bana sadece Nermin Hanım eşlik etti. Dilşah'ın nikâhta olmadığını, başının ağrıdığı için odasına çekildiğini söylediler.
İmamın sorusunu duyduğumda bir an çocukluğuma, annemle dinlediğimiz bir düğünün ardından yüzümü örten yazma kokusuna döndüm. Razı mıydım? Kime ne için razı oluyordum? Bunu kendi içimde bir kez daha tarttım ve sonunda "Razıyım," dedim. Sesim kimseyi inandırmayacak kadar düz çıkmıştı ama imam bunu yeterli buldu.
Şahitlerden birinin ismini söylediği an içimde ürpertici bir şey oldu. Şahit sıfatıyla kâğıda imza atan adam, konuşmaya başladığında sesinin boğuk ve hafifçe çatlak olduğunu fark ettim. Bu sesin kulağımın dibinde, dün gece, "Bağırma, sana zarar vermeyeceğim," diye fısıldadığını hatırlamak zor olmadı. Adı Fırat'tı. Salonun havasında hafif bir tütün kokusu vardı ve o koku, dün gece sokak kapımızın altından sızan kokuyla birebir aynıydı.
Ona bir şey söylemedim. Bunu orada, herkesin önünde söylemenin bana ne getireceğini bilmiyordum. Ama sesinin tonunu, onun da benim fark ettiğimi anladığını sezdiğimi, bir an sonra konuşmasında oluşan duraksamadan çıkardım. Fırat imzasını attıktan sonra salondan ağır adımlarla çıktı.
O gece bana ayrılan oda büyük ve soğuktu. Hizmetçi Asiye çantamı yatağın yanına bırakıp bana duvarların nerede olduğunu, pencerenin ve kapının hangi tarafta olduğunu tarif etti. Kız çok genç bir sese sahipti, hızlı hızlı ve çekingen konuşuyordu. Gittikten sonra odanın içinde tek başıma kaldım. Parmaklarım duvara değdi. Duvar kireçle sıvanmış, pürüzlü ve nemliydi. Yatağın baş ucunda ahşap bir komodin, sol tarafta küçük bir sandalye, pencerenin önünde de saksıdan taşan bir çiçeğin yaprakları vardı. Odanın kapı ile pencere arasındaki mesafesi on dört adımdı. Bunu ezberledim.
Yatağın kenarına oturup ellerimi dizlerime koyduğumda artık dün geceki Berfin olmadığımı fark ettim. O Berfin kaçmak istemişti ve bunun bedelini ağır ödemişti. Bu gece evlenmiş bir kadındım ve gelmemin sebebi, bir çocuk doğurabilmem içindi. Serhan'ın bana dürüstçe söylediği cümle bir bıçak gibi içimde duruyordu, ama aynı zamanda bu kadar açık konuşan başka bir erkek tanımamıştım.
Kapı çalındığında kalbim göğsümde sıçradı. Ardından kapının açılışını ve içeri giren birinin ince bir tepsiyi taşıyışını işittim. Gül yağı kokusu yeniden odayı doldurmuştu.
"Uyumamışsındır diye düşündüm," dedi Dilşah. Yanıma gelip yatağın kenarına oturdu. "İlk geceler zor olur. Sana bir bardak ılık süt getirdim, içine biraz bal ve ıhlamur koydurdum, uyumana yardım eder. Soğuk almış gibisin, yüzün de hâlâ şiş."
"Çok zahmet etmişsiniz."
"Zahmet değil dedim ya." Elime soğuk bir bardak tutuşturdu. Bardağın dışı ılıktı ama içinin sıcaklığı tam kararında değildi. "İç bakalım, ben de yanında oturayım. Konağın ilk gecesinde yalnız kalmaman gerek."
İlk yudumu aldığımda süt dilimde alışılmışın dışında bir tat bıraktı. Balın tatlılığının altında hafif bir acılık, kök ve toprak gibi bir şey vardı. İkinci yudumda bu acılık boğazımda belirginleşti. Ihlamurun tadı böyle olmazdı, bunu biliyordum, çünkü annem her kış ıhlamur kaynatırdı. Ama bardağı ağzımdan çekmedim ve Dilşah'ın beni dinlediğini, tek bir hareketimi bile kaçırmadığını fark ettim.
"Tadı biraz garip değil mi?" dedi. "Hanım teyzenin getirttiği bir bitki karışımı. Rahatlatır, uykunu derinleştirir. Bu evde ilk geceyi kimse uyumadan geçirmesin diye."
"Teşekkür ederim, çok iyi gelecek."
"Hepsini iç. Yarın kendini daha iyi hissedeceksin." Eli saçlarıma dokundu ve gül yağı kokusu yüzüme doğru eğildi. "Sabah görüşürüz, kardeşim."
Kapının kapanışını, ardından uzaklaşan adımları dinledim. Koridorun en sonunda bir kapının açılıp kapandığını duyunca bardağı yatağın yanındaki komodine bıraktım. Dilimin ucunda hâlâ o acılık duruyordu ve boğazım hafifçe yanıyordu. Sütün yarısından fazlasını içmiştim. Dilşah'ın dikkatle beklediğini göz önünde bulundurunca bunun bir iyilik mi yoksa bir tuzak mı olduğunu çözemiyordum.
Ayağa kalkıp pencereye doğru on dört adım attım. Saksının topraklarını ellerimle buldum ve bardağın kalanını sessizce toprağın içine boşalttım. Süt toprağa sızarken yapraklar ellerimi ıslattı. Yatağa döndüğümde başımın hafifçe döndüğünü, göz kapaklarımın ağırlaştığını fark ettim ama kendimi dik tutmak için yatağın demirine tutundum.
Karanlıkta ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Odanın duvarlarının ardından gelen sesler yavaş yavaş silindi. Kulaklarım uğulduyordu ve dilimdeki acılık artık boğazımdan mideme doğru iniyordu. Bir ara uyuyakaldığımı düşündüm ama koridordan gelen bir adım sesiyle gözlerimi, gerçekte hiç kapanmayan gözlerimi, açıverdim.
Adım sesi kapının önünde durdu. Kapı kolunun yavaş yavaş aşağı indiği duyuldu. Kimse "İzin var mı?" demedi. Kapı sessizce açıldı ve içeri sızan hava, yüzüme ağır ve eski bir tütün kokusu getirdi.
"Berfin Hanım," dedi çok alçak bir erkek sesi, boğuk ve çatlaktı. "Sakın bağırma, bu sefer sana zarar vermeye gelmedim. O süt hâlâ elinde mi, içtin mi onu?"