Bölüm 4 / 11
Serhan 4
4. Bölüm
Serhan
Telefonu kulağımdan indirdiğimde Dilşah'ın bana baktığını fark ettim. Yatağın kenarında, ellerini dizlerinde kenetlemiş oturuyordu ve yüzünde az önceki gözyaşlarından eser kalmamıştı. Fırat'ın sesini duymuş olamazdı, ama ahizeden taşan bağırışların bir kısmını işitmiş olması gerekirdi.
"Kim aradı bu saatte?" diye sordu. Sesi sakindi, sorduğu şeyin cevabını önemsemeyen birinin sakinliğiydi bu.
"Fırat. Şerif'in evini gözlüyordu, kız kaçmaya çalışırken yakalamış. Babası uyanmış, ortalık karışmış anlaşılan."
"Kaçmaya mı çalışmış?" Dilşah başını hafifçe yana eğdi. "Demek kız da istemiyor bu işi. Belki de Allah böyle takdir etmiştir Serhan. Kimse zorlanmaz, baban da kendi gönlüyle vazgeçer."
Cevap vermedim, çünkü içimden onun haklı olmasını mı yoksa haksız çıkmasını mı istediğimi bilmiyordum. Fırat'a hemen oradan çekilmesini, kimseye görünmeden konağa dönmesini söyleyip telefonu kapattım. Dilşah ayağa kalktı, yanıma gelip ceketimin yakasını düzeltti ve "Sabah babanla konuşursun, şimdi yat biraz," dedi. Bu davranışı o kadar sıradandı ki aklımdaki kese sorusunu bir kez daha bir kenara bırakmak zorunda kaldım.
Fırat konağa sabaha karşı döndü. Ahırın yanındaki küçük odada çay demlenirken karşıma oturdu ve sol elindeki yarayı bana göstermeden önce bir süre tereddüt etti. Avucunun kenarında iki sıra diş izi vardı, derin değildi ama etin kızardığı yerlerde ince bir kan çizgisi kurumuştu.
"Ağam, kız beni ısırdı," dedi utanmış gibi gülümseyerek. "Çığlık atar diye ağzını kapatmıştım, kusura bakma ama başka çarem yoktu. Hanım kızdır, yüreği de geniş. Bir erkek elinin ağzına kapandığını hissedince korkusundan bile ısırması gerekir, ben de kızmadım."
"Seni gördü mü?"
"Göremez ki ağam, gözleri yok. Sesimi duydu ama yoldan geçiyorum dedim, inandığını sanmıyorum. Sonra Şerif uyanıp avluya çıktı, ben de bırakıp kaçtım. Kızı da döverken duydun zaten."
Fırat'ın sözlerini dinlerken içimde nasıl bir şey kımıldadığını anlayamadım. Yüzünü hiç görmediğim bir kızın bir gece vakti kendi evinden kaçmaya çalıştığını ve bunun bedelini tokatla ödediğini düşünmek, bu işte kendimin de payı olduğunu bana yeniden hatırlatıyordu. Fırat'ı gönderen babamdı ama onu o evin önünde bekleten benim sessizliğimdi.
Güneş henüz tam doğmamışken avluya indiğimde garajın önünde siyah arabalardan ikisinin eksik olduğunu gördüm. Asiye elinde çay tepsisiyle yanıma yaklaştı ve başını eğerek babamın sabah namazından hemen sonra Muhtar Halil'le birlikte çıktığını, giderken de bana bir haber bıraktığını söyledi. Haber kısaydı. Şerif'in evine gelmem gerekiyordu ve acele etmeliydim.
Babamın böyle bir kararı benden önce alıp uygulamaya koyması beni hiç şaşırtmadı ama canımı sıktı. Gömleğimin düğmelerini ilikleyip çıkarken merdivenlerin başında Dilşah'ı gördüm. Sabah elbisesini giymiş, saçlarını toplamıştı ve elinde ne bir fincan ne de başka bir şey vardı. Boş elleriyle öylece duruyordu.
"Gidiyorsun demek," dedi.
"Babam çağırmış. Neler olduğunu görmem lazım."
"Gör tabii." Başını salladı. "Yalnız şunu unutma, o kızın hiçbir kabahati yok. Ben ona kızmıyorum, kızamam da. Sen ona iyi davran, çocuk bedenine zarar görmesin."
Bu cümleyi söylerken sesindeki yumuşaklık o kadar içtendi ki bir an yanlış anladığımı düşündüm. Tam bir şey diyecektim ki teyzemin kapısı açıldı, annem koridora çıktı ve Dilşah'ın koluna girip onu yatak odasına doğru götürdü. Ben de merdivenleri ikişer ikişer inip arabaya bindim.
Şerif'in evi Mardin'in aşağı mahallelerinde, eski taş evlerin arasına sıkışmış, kapısının boyası dökülmüş bir yerdi. Sokağa girdiğimde önce babamın siyah arabasını, onun hemen arkasında ise sıradan görünmeyen iki araç daha gördüm. Biri açık renk bir cipti, diğeri eski bir kamyonet. Kamyonetin kasasında dört adam oturuyordu ve içlerinden biri omzunda bir av tüfeği taşıyordu.
Arabayı kenara çekip indiğimde kapının önünde yaşlı bir adam duruyordu. Ellilerinin sonunda, kısa boylu, ceketinin cebinden zinciri sarkan bir saat taşıyan bu adam beni baştan aşağı süzdü. "Sen Serhan Ağa olmalısın," dedi. "Ben Salih, Hacı Mahmut'un adamıyım. Kusura bakma ama bugün konuşulacak şeyler pek hoş değil."
"Ne oluyor burada?"
"Hacı Bey sabah haberi aldı, Cemal Ağa kızı istemeye gelmiş. Bu işin bir hükmü var diye geldi, ama şimdi içeride konuşuyorlar. Sen yine de ihtiyatlı ol."
Avluya girerken iki kez taşlara takılan bastonların sesi geliyordu. Önce babamın sesini duydum. Her zamanki gibi yüksek değildi ama Salih'in anlattığı sakinliğin çok ötesindeydi. Sonra Hacı Mahmut'un kısık, tehditkâr ve ağır sesini, ardından Şerif'in ikisinin arasında kalmış bir adamın telaşlı mırıltısını duydum.
Salonun kapısında durduğumda içeri girmeden önce bir an olanları görmeye çalıştım. Yaşlı iki adam yüz yüze ayakta duruyordu. Babam elini bastonunun üzerine koymuş, dik bir şekilde bakıyordu. Karşısındaki Hacı Mahmut ise babamdan daha kısa ve daha yaşlı olmasına rağmen, yüzündeki sert çizgilerle odadaki en tehlikeli adamdı. Şerif iki yaşlının arasında, ellerini önünde kavuşturmuş, gözleri sürekli yere kaçarak bekliyordu.
Odanın bir köşesinde alçak bir minderin üzerinde bir kız oturuyordu.
Onu ilk gördüğüm an yüzüne takılıp kaldım. Esmer, ince yüzlü, siyah saçlarını sıkıca örmüş bir kızdı ama bakışını başkalarından ayıran şey gözleriydi. Açık, neredeyse süt rengine çalan gözlerini hiçbir şeye çevirmiyordu, yine de yüzü kapıya doğru dönüktü sanki ayak seslerimi önceden duymuş gibi. Sol yanağının üzerinde parmak izleri hâlâ belliydi, kızarıklık derinin altında koyulaşmıştı. Elleri dizlerinin üzerinde sıkıca birbirine kenetlenmişti ama omuzları dimdikti.
"Serhan," dedi babam, beni görünce. "Gel oğlum. Hacı Mahmut Bey de burada, ikisinin arasında bir yanlış anlaşılma var."
"Yanlış anlaşılma yok Cemal Ağa," dedi Hacı Mahmut yeniden. Bu cümleyi bir kez daha tekrar ediyor, bu yüzden sinirleniyor gibiydi. "Bu kızı ben aldım, altını da ödedim. Senin oğlunun önünde bunu söylemekten çekinmem."
"Altını ödedin, ben de iki katını ödeyeceğim. Bu kadar basit," dedi babam. "Kızı senin yaşındaki bir adama değil, benim oğluma vermek daha hayırlı olur. Sen çocuk beklemiyorsun, biz bekliyoruz."
"Bu bir pazarlık değil Cemal. Söz verilmiş bir kızı kapıdan alıp götürmek, bu şehirde adam gibi adam yapmaz."
"Kız kendisi hakkında konuşabiliyor mu bakalım?" dedi babam birden bana dönerek. "Serhan, sen de dinle. Bu kız bugün bütün bu işin ortasında kendi aklıyla konuşan tek kişi."
O sırada kızın başı hafifçe bana doğru döndü. Odadaki herkesin sustuğu kısa bir an boyunca onun, benden başka birine değil, doğrudan bana baktığı hissine kapıldım. Gözleri bir şeye odaklanmıyordu ama yüzü tam karşımda duruyordu.
"Siz Serhan Ağa mısınız?" diye sordu. Sesi alçaktı ve çok düzgündü. Dün gece yediği tokadın acısını, korkusunu ya da çaresizliğini bu seste bulmak mümkün değildi.
"Evet."
"O hâlde sizden bir şey sormak istiyorum. Bütün bu insanlar benim hakkımda konuşuyor ama kimse bana kendi ağzıyla ne için istendiğimi söylemedi. Babamın söylediklerine güvenmiyorum, Cemal Ağa da kibar bir dille anlatıyor. Siz bana açık söyleyin. Beni neden istiyorsunuz?"
Babamın bana doğru döndüğünü, Şerif'in nefesini tuttuğunu ve Hacı Mahmut'un omuzlarının gevşediğini fark ettim. Odadaki herkes, bu soruya benim vereceğim cevabın bütün işi nasıl bağlayacağını biliyormuş gibi bana bakıyordu. Yalan söylemek için tek bir cümle yeterdi. Ona dürüst bir evlilikten, karşılıklı saygıdan, konaktaki rahat hayattan söz edebilirdim ve bunları söylersem herkes memnun kalırdı.
Dilşah'ın dün akşam pencerenin önünde söylediği cümleleri hatırladım. Kimse ona gerçeği açıkça söylememişti ve bu yüzden bir kadın sekiz yıl boyunca tek bir gün rahat yaşayamamıştı. Şimdi karşımdaki bu kız, hakkında konuşulan herkesten daha cesur bir biçimde benden gerçeği istiyordu.
"Çünkü benim karım çocuk doğuramıyor," dedim. Sesim, hiç beklemediğim kadar düz çıktı. "Babam bu konağın soyunun devam etmesini istiyor ve ben de bu fikre karşı çıkmadım. Seni, bir çocuk doğurabilmen için istiyoruz. Bunun dışında bir sebep sana söyleyemem, çünkü seni daha önce hiç görmedim."
Kimse nefes almadı. Bir süre sonra kızın dudaklarının kenarında acı bir kıvrım belirdi. Gülümseme bile denmezdi buna, bir kadının ağlamamak için ağzını zorla biçimlendirmesiydi.
"Yani damızlık," dedi yavaşça. "Bunu bana söylediğiniz için teşekkür ederim. Babam bile bu kadar açık konuşmadı."
Şerif öne atılıp bir şey söylemek istedi ama babam elini kaldırıp onu durdurdu. Hacı Mahmut'un yüzünde ise ilk kez bir ifade belirdi. Memnuniyet miydi, yoksa kendisine karşı çıkan bir kızı kendi eliyle sindirmek için duyduğu bir hevesin ilk kıpırtısı mıydı, bunu çözemedim. Yaşlı adamın dudakları kıpırdadı.
"Gördün mü Cemal? Oğlun da kız da gerçeği söyledi. Bir kadın, kendisini alet gibi gören bir eve gitmek zorunda değil. Bu kız bana daha çok yakışır, ben ona kimsenin yapmadığı saygıyı gösteririm."
"Sen ona saygı gösterecek adam mısın Mahmut?" Babam bastonunu taşa bir kez vurdu. "Üç karını gömdün, dördüncüsünü de..."
Cümlesini bitiremedi. Hacı Mahmut'un hızla döndüğünü, bastonunu bir silah gibi kaldırdığını gördüm ve araya girmek için bir adım attım. Tam o sırada dışarıdan, avlunun taşlarının üzerinden hızlı adımlarla biri koşarak geldi. Sonra kapıdan başını uzatan genç bir adam Hacı Mahmut'a bakarak bir şey fısıldadı. Yaşlı adam başını salladı ve bana döndü.
"Genç adam, burada senin söz hakkın yok. Babanla aramızdaki bir iş bu."
"Bu iş benim de işim Hacı Bey. Kız bana isteniyor."
"Kız kimsenin değil henüz." Mahmut kapıdaki adama başıyla işaret etti. Avluda bir tüfeğin dipçiği taşa çarptı, hemen ardından metalin hafif ve soğuk sesi duyuldu, horozu çekilen bir tüfeğin sesi. Salondaki herkes aynı anda pencereye döndü.
Pencerenin hemen dışında, parmağı tetiğin üzerinde, namlusu doğrudan benim göğsüme çevrilmiş bir adam duruyordu.