Bölüm 5 / 5
Ateşin Düştüğü Yer
Evdeki ağır sessizliği, Ferhat Erbey’in göğsünden kopup gelen sancılı bir nefes bozdu.
Kızının gözlerinin içine bakmaya cesaret edemiyordu. Başını öne eğmişti. Boğazına düğümlenen kelimeler, dudaklarından güçlükle dökülüyordu.
— Zelal… Karahan Aşireti seni istedi.
Zelal’in kaşları çatıldı.
Babasının sesindeki titrek ton, içinde kötü bir his uyandırmıştı.
Ferhat, söylemek zorunda olduğu cümlenin ağırlığı altında eziliyordu.
— Celal Ağa… Seni oğlu Azad Karahan’a ikinci eş olarak istiyor.
Odanın içi bir anda sessizliğe gömüldü.
Ferhat’ın dili, gerçeğin devamını söylemeye varmıyordu.
Borçlardan bahsedemiyordu.
Merdan’ın başını belaya sokan karanlık tefeci hesaplarını anlatacak cesareti yoktu.
Çünkü kızının gözlerinin içine bakıp,
“Beni para için mi sattın?”
“Oğlun yüzünden beni feda mı ettin?”
diye sormasından korkuyordu.
Bu soruların cevabını ne kendine verebilirdi ne de kızına.
Zelal’in gözleri fal taşı gibi açıldı.
Bir an kulakları uğuldadı.
Sanki odadaki herkes uzaklaşmış, sesler derin bir kuyunun içinden gelmeye başlamıştı.
Babasının hastalandığını söylemişlerdi.
Telaşla çıktığı yol…
Otobüste ettiği dualar…
Yüreğini kemiren korku…
Hepsi…
Hepsi bir yalandan mı ibaretti?
Göğsünü tarifsiz bir acı kapladı.
Onu kandıran yabancılar değildi.
Kendi ailesiydi.
Fakat bu şaşkınlık yalnızca birkaç saniye sürdü.
Yerini, yıllardır içinde biriktirdiği öfkeye bıraktı.
Başını kaldırdı.
Gözleri artık korkudan değil, öfkeden parlıyordu.
— Ne dedin sen?
Sesi titremiyordu.
Aksine, öyle sert çıkmıştı ki odanın duvarlarında yankılandı.
— Bu nasıl bir saçmalık!
Kendi yolunu çizebilmek uğruna Mardin’in tozunu ardında bırakan…
Babasının bütün itirazlarına rağmen üniversite okumak için bu şehirden ayrılan…
Hayatını kendi emeğiyle kuran Zelal…
Şimdi yıllar sonra, Azad Karahan’ın konağında ikinci eş olmak için mi buraya çağrılmıştı?
Hayır…
Bu olamazdı.
Bu bir kâbus olmalıydı.
Bir anda yüzünü Gaffur Efendi’ye çevirdi.
— Git…
Sesi buz gibiydi.
— Celal Ağa’na söyle… Ben kimsenin ikinci eşi olmam!
Bir adım daha attı.
— İkinci eşi değil…
Sözünü öfkeyle tamamladı.
— Tek eşi ol deseniz bile olmam!
Göğsü hızla inip kalkıyordu.
— Benim bir hayatım var!
— O hayatı gece gündüz çalışarak, binbir emekle kurdum.
— Okuyorum…
— Çalışıyorum…
— Kendi ayaklarımın üzerinde duruyorum.
— Kimsenin himayesine ihtiyacım yok!
İşaret parmağını kapıya doğru kaldırdı.
— Celal Ağa’nın hükmü de, töresi de beni bağlamaz!
Derin bir nefes aldı.
Gözlerini Gaffur Efendi’nin gözlerinden ayırmadan konuştu.
— Git.
— Bunların hepsini, tek kelimesini bile değiştirmeden ona söyle.
Ev yeniden derin bir sessizliğe gömüldü.
Gaffur Efendi, hayatı boyunca böyle bir manzaraya şahit olmamıştı.
Karşısındaki genç kız korkmuyor…
Başını eğmiyor…
Celal Ağa’nın adını duyduğu hâlde tek bir adım geri atmıyordu.
Yıllardır nice insanın boyun eğdiği o hükme, ilk kez biri bu kadar açık ve korkusuzca karşı çıkıyordu.
Ferhat Erbey’in göğsü öfke ve çaresizlikle kabardı.
Bir anda ayağa fırladı.
— Zelal!
Zelal yavaşça babasına döndü.
Gözlerindeki hayal kırıklığı, öfkesinden bile ağırdı.
Dudaklarında acı bir tebessüm belirdi.
— Asla…
Sesi alçaktı.
Ama kararlılığı, odadaki herkesi susturacak kadar keskindi.
— Beni buna zorlayamazsınız.
Bakışları tek tek odadakilerin üzerinde dolaştı.
Annesi…
Babası…
Kardeşi…
Hiçbiri konuşamıyordu.
Boğazına oturan düğümü yutarak konuşmaya devam etti.
— Demek beni bunun için çağırdınız.
Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu.
— Babamın hastalığı…
— O telaş…
— Hepsi bir yalandı.
Sesi bu kez kırıldı.
— Bana bunu siz yaptınız…
Bu cümle, Ferhat Erbey’in başını önüne eğmesine yetmişti.
Zelal gözyaşını elinin tersiyle silip valizine uzandı.
— Bu evde bir dakika bile kalmayacağım.
Valizini sertçe kavradı.
Kapıya doğru yürüdü.
Tam kapının koluna uzanmıştı ki önüne bir gölge düştü.
Baran…
İki kolunu iki yana açmış, kapının önünde durmuştu.
Gözleri kıpkırmızıydı.
Yüzünde derin bir korku vardı.
— Ablam…
Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
— Yapma…
Zelal, şaşkınlıkla kardeşine baktı.
— Çekil önümden.
Baran başını iki yana salladı.
— Ne olur…
— Hükme karşı gelemeyiz.
Zelal’in yüzü öfkeyle gerildi.
— Ben böyle bir hükmü tanımıyorum!
Kolunu kurtarmaya çalıştı.
— Çekil!
Baran yerinden kıpırdamadı.
Elleri titriyordu.
Sanki birazdan yapacağı şey, ömrü boyunca sırtında taşıyacağı bir vicdan yükü olacaktı.
Bir an ablasının gözlerinin içine baktı.
Çocuklukları geldi aklına.
Birlikte koştukları sokaklar…
Kavga edip yeniden barıştıkları günler…
Ablasının onu her seferinde koruyuşu…
Gözlerini sımsıkı kapattı.
Yapamıyordu.
Tam geri çekilecekken Gaffur Efendi’nin sert bakışları üzerine çevrildi.
Ardından babasının çaresiz yüzünü gördü.
Başını eğdi.
Dişlerini sıktı.
— Affet beni…
Zelal’in gözleri büyüdü.
— Baran…
— Sakın…
Baran tek kelime etmedi. Bir anda ablasının kolundan sertçe tuttu, onu zorla odasına doğru sürükledi.
— Baran!
Zelal dengesini kaybederek içeri savruldu.
Kapı sert bir gürültüyle kapandı.
Kat!
Ardından anahtar kilitte döndü.
Küt…
Metalik ses, Zelal’in yüreğine inen son darbeydi.
Bir an olduğu yerde donup kaldı.
İnanamıyordu.
Kendi ailesi…
Onu gerçekten odaya kilitlemişti.
Zelal, yaşadığı şoku üzerinden atar atmaz bütün gücüyle kapıya yüklendi.
— Açın kapıyı!
Yumrukları peş peşe tahta kapıya indi.
— Ne yapıyorsunuz siz? Beni burada tutamazsınız! Açın şu kapıyı!
Kapıyı defalarca zorladı.
Kolunu çekti.
Omzuyla yüklendi.
Tekrar denedi.
Ama nafile…
Kapının ardında ölüm sessizliği vardı.
Ne Baran’dan bir ses geliyordu…
Ne Ferhat Erbey’den…
Ne de annesinden.
Sanki evdeki herkes susmaya mahkûm edilmişti.
Zelal’in gözlerinden öfke dolu yaşlar süzüldü.
Hayır…
Buna boyun eğmeyecekti.
Tam o sırada salondaki sessizliği bir telefonun titreşim sesi böldü.
Gaffur Efendi cebinden telefonunu çıkardı.
Ekranda tek bir isim yazıyordu.
Celal Ağa.
Derin bir nefes aldı.
Telefonu kulağına götürdü.
— Buyurun, ağam.
Karşı taraftan gelen tok ses, bulunduğu odayı bile ürpertti.
— Kızı getirmedin mi daha?
— Nerede kaldınız?
Gaffur Efendi istemsizce yutkundu.
— Geldi, ağam…
— Ama…
Celal Ağa’nın sesi sertleşti.
— Ama ne?
— Gevelemeden konuş!
Gaffur Efendi başını önüne eğdi.
— Kız kabul etmiyor, ağam.
— “Asla evlenmem.” diyor.
— “Ben özgür bir kadınım. Kimse beni zorlayamaz.” diye karşı çıktı.
Telefonun diğer ucunda kısa ama ağır bir sessizlik oluştu.
Ardından Celal Ağa konuştu.
Sesi sakindi.
Ama o sakinliğin altında itiraz kabul etmeyen bir hüküm vardı.
— Her insan, kaderinden kaçabileceğini sanır.
Bir an sustu.
— Sonunda kader, onu gelip bulur.
Gaffur Efendi nefesini tuttu.
Celal Ağa son sözünü söyledi.
— Kapıyı açmayın.
— Düşünsün.
— Dirensin.
— Ağlasın.
—— Ama iki gün sonra Karahan Konağı’nın kapısından içeri girecek.
Sesi daha da sertleşti.
— Çünkü Karahan’ın hükmünden kaçış yoktur.
Telefon kapandı.
Salonda derin bir sessizlik hâkim oldu.
Ferhat Erbey gözlerini kapattı.
Baran ise olduğu yerde taş kesilmişti.
Kilitli kapının ardından yükselen her çığlık, evin duvarlarında yankılanıyor; o duvarlara çarpıp yeniden vicdanlarına dönüyordu.
Odanın içindeyse Zelal, kapıya yaslanmış soluk soluğa nefes alıyordu.
Gözyaşlarını öfkeyle sildi.
Sonra başını kaldırdı.
Gözlerinde artık korku yoktu.
Yalnızca öfke vardı.
Kısık ama kararlı bir sesle kendi kendine fısıldadı.
— Ne pahasına olursa olsun…
— Buradan çıkacağım.
O gece yalnızca bir kapı kilitlenmedi.
Bir genç kızın özgürlüğü zincire vuruldu.
Bir babanın vicdanı sustu.
Bir kardeşin omuzlarına ömür boyu taşıyacağı bir yük bırakıldı.
Ve Karahan Aşireti’nin hükmü…
İlk kez, kendisine boyun eğmeyen bir kadınla karşı karşıya kaldı.