Bölüm 2 / 10
Toprağın Altında
“Her dakika dibimde bitmek zorunda mısın?”
“Ne işim olur seninle?”
Öfkeyle arkamı döndüm ve eve doğru yürüdüm.
Şu adamın sürekli bir yerlerden çıkıp bana bakması sinirimi bozuyordu.
Zaten kafam yeterince doluydu.
Sevgilimden ayrılmanın kırkı bile çıkmamıştı. Unutma aşamasına geçmek şöyle dursun, hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Herif bir sabah ansızın çekip gitmişti.
Üstelik işimden de onun yüzünden olmuştum.
Terk edilmenin dibine vurunca üç gün işe gitmemiştim. Patron da üçüncü günün sonunda tekmeyi basmıştı.
Neymiş?
İzinsiz üç gün işe gitmemişim.
Ulan, insan bir kere olsun sormaz mı?
“Bu kadın neden gelmedi? Başına bir şey mi geldi?”
Yok.
Onlar için önemli olan işti.
Benim ne yaşadığım kimsenin umurunda değildi.
Üstüne bir de taşınma işi çıkmıştı. Şimdi elimde ne vardı?
İş yok.
Sevgili yok.
Para desen, son kuruşumu Kaan efendiye kira diye vermiştim.
Kredi kartıyla daha ne kadar idare edebilirdim, onu da bilmiyordum.
Ben bütün bunları düşünüp kendi kendime söylenirken telefonum zırlamaya başladı.
Ekranda Aysun'un adını görünce açtım.
“Duru, seninki o kızla nişanlanacakmış!”
Sesi kulağımı deldi.
“Benimki değil artık. Ne hâli varsa görsün o şıllıkla.”
“Kızım, seni aylardır aldatıyormuş. Haberin olsun diye söylüyorum.”
“Pislik benim koynumdan çıkıp ona mı gidiyormuş?”
Duvarlar bir anda üzerime üzerime gelmeye başladı.
“Şerefsiiiiiz!”
Öyle bir bağırdım ki sesim evin içinde yankılandı.
Tam o sırada bahçeden bir ses geldi.
“Daha sessiz olacaktın.”
Kaan.
Tabii ki Kaan.
Başımı çevirip balkona çıktım.
“İşkence kampına mı geldim ulan? Her şeye karışıyorsun!”
Kaan hiçbir şey söylemedi.
O sinir bozucu sırıtışını yüzüne yerleştirip arkasını döndü ve üst kata doğru yürümeye başladı.
Arkasından söylemediğim küfür kalmadı.
Tam o sırada Aysun'un telefondan gelen cızırtılı sesiyle kendime geldim.
“Kız, ne bu hâlin? Kimle kavga ediyorsun?”
Telefonu tekrar kulağıma götürdüm.
“Pezevenk ev sahibimle.”
“Ne yaptı?”
“Her şeye karışıyor.”
Aysun birkaç saniye sustu.
Sonra merakla sordu:
“Genç ve yakışıklı mı bari?”
“Ne alaka ya?”
“Hoş ve düzgün biri, değil mi? Kaç yaşında?”
Bahçeye baktım.
Kaan çoktan gözden kaybolmuştu.
“Düzgün değil. Gıcığın teki. Birde bu adamın işi gücü yok mu anlamadım, yaklaşık iki haftadır buradayım o da hep evde.”
Aysun güldü.
“Sana ne işinden gücünden, yakışıklı mı değil mi ona bak… Kafayı dağıt gitsin.”.”
“Saçmalama.”
Tam telefonu kapatacaktım ki bahçeden bir ses daha geldi.
Yine Kaan'ın sesiydi.
Aysun’un sorularına son vermek adına alelacele telefonu kapattım ve bahçeye çıktım.
“Beni mi gözetliyorsun sen?”
Şaşkınlıkla döndüm.
“Hayır. Bahçeye bakıyorum.”
“Bahçenin başka tarafı da var.”
“Biliyorum.”
“E o zaman neden benim olduğum tarafa bakıyorsun?”
Kaan elindeki kahveyi gösterircesine kaldırdı, bir yudum çekti.
“Çünkü burada kahve içiyorum.”
“Ne güzel. İç.”
“İçiyorum zaten.”
“Benimle konuşma o zaman.”
“Sen konuşuyorsun.”
Bir an sustum.
“Çok sinir bozucusun.”
“Bunu daha önce söylemiştin.”
“Çünkü değişen bir şey yok.”
Kaan gülümsedi.
“Sen de çok bağırıyorsun.”
“Ben bağırmıyorum.”
“Az önce bütün mahalle eski sevgilinin adını öğrendi.”
“Sen dinlemeseydin öğrenmezdin.”
“Ben dinlemedim. Sen duyurdun.”
Gözlerimi kıstım.
“Bir gün seni öldüreceğim.”
Kaan başını hafifçe yana eğdi.
“Bahçede mi?”
“Niye?”
“Toprak yumuşak.”
Bir an yüzüne baktım.
Sonra istemeden güldüm.
Kaan da gülümsedi.
İkimiz de aynı anda sustuk.
Ben hemen yüzümü toparladım.
“Gülme.”
“Sen güldün.”
“Hayır.”
“Gördüm.”
“Görmedin.”
“Dişlerini gördüm.”
“Dişlerimi mi sayıyordun?”
“İstersen sayabilirim.”
“Allah'ım, sabır ver.”
Kaan kahvesinden bir yudum aldı.
“Onu yukarıdan iste. Benim stoklar bitti.”
Başımı iki yana salladım.
Bu adam gerçekten sinir bozucuydu.
Ama itiraf etmeliydim.
İlk kez, biraz da olsa gülmüştüm.
Kaan da çoktan yukarı çıkmıştı.
Bahçede yalnız kalmıştım.
Bir süre sessizce etrafa baktım.
Sonra gözüm balkonun hemen önündeki toprağa tekrar takıldı.
Kaşlarımı çattım.
Orada bir şey vardı.
Bu kez daha belirgindi.
Yanına gidip çömeldim.
Toprak biraz dağılmıştı.
Elimle üstünü hafifçe yokladım.
Bir şey sertçe parmaklarıma çarptı.
Geri çekildim.
“Ne bu?”
Etrafıma baktım.
Kaan'ın pencereleri kapalıydı.
Eğilip toprağı biraz daha eşeledim.
Kahverengi, eski bir kumaş parçasıydı.
Kalbim hızlanmaya başladı.
Ayağa kalktım.
Belki de hiçbir şey değildi.
Belki eski bir çanta, bir bez parçası ya da bahçede unutulmuş bir şeydi.
Ama içimde garip bir his vardı.
Sanki o toprak bana bir şey söylemeye çalışıyordu.
Eve girip mutfaktaki alet çantamdan keseri aldım.
Tekrar bahçeye çıktım.
Keserin keskin ucuyla toprağı kazmaya çalıştım. Toprak yumuşaktı ben vurdukça açılıyordu.
Biraz daha…
Biraz daha…
Keseri bir kez daha toprağa vurdum.
Tak!
Bu kez çıkan ses farklıydı. Keserin ucu sert bir şeye çarpmıştı sanki.
Bir taş olduğunu düşündüm. Eğilip elimle toprağı temizlemeye başladım. Parmaklarımın altında sert, yuvarlak bir şey hissettim.
Elimi hızla çektim.
Mideme bir ağrı saplandı.
Ama artık geri dönemiyordum.
Keseri kenara bırakıp ellerimle toprağı açmaya başladım.
Önce kumaşın ne olduğunu gördüm.
Sonra bir kol...
Bir el...
Olduğum yerde donup kaldım.
“Allah'ım...”
Geriye doğru sendeledim.
Ama gözlerimi ayıramıyordum.
Toprağın altında bir kadın yatıyordu.
Yüzü bana dönüktü.
Saçlarının arasından yüzünün bir kısmı görünüyordu.
Boğazım düğümlendi.
Çığlık atmak istedim ama sesim çıkmadı.
Az önce Kaan'la bahçede tartışmıştım.
Az önce ona şaka yollu, “Bir gün seni öldüreceğim,” demiştim.
Şimdi ise bahçemde gerçekten bir ölü vardı.
Ve ben, hayatımda ilk kez bir cesedin başında duruyordum.