Bölüm 4 / 5
Küllerden Bir İsim
Telefon elimde kaldı, ekran kararmıştı.
"Cenk?" dedim boşluğa. "Cenk!"
Geri aradım. Çalmadı bile. Doğrudan kapalı sinyali verdi. Bir daha aradım. Bir daha. Her seferinde aynı soğuk ses, aynı boşluk.
Ellerim titriyordu. Üç gündür ulaşamadığım abim, hayatımda ilk kez beni uyarmak için aramış ve cümlesinin ortasında yok olmuştu.
"Borç yok dedi," diye mırıldandım. Kuzey'e döndüm. "Duydun mu? Borç yok dedi. Beni buraya sokması için birileri onu kullanmış. Sen bana borç gerçek demiştin. Demek sen de bilmiyordun. Ya da sen de yalan söyledin."
Kuzey telefonu elimden aldı, ekrana baktı. Çenesi gerildi. O sakin, soğuk yüzünde bir şey değişti, ilk kez gerçek bir endişe gördüm.
"Borç gerçekti," dedi. "Cenk benim adamlarıma battı, bunu kendi gözlerimle gördüm. Ama biri o borcu önceden ayarladıysa..." Cümlesini bitirmedi. Telefonu cebine attı, kapıya yürüdü, dışarıdaki adamlarından birine seslendi. "Cenk Yılmaz'ın son sinyalini bul. Şimdi."
"Ne demek 'önceden ayarladıysa'?" Peşinden gittim, kolundan tuttum. Beni durdurmadı ama durmadı da. "Kuzey, bana bak. Ne oluyor?"
Sonunda durdu. Bana döndü. O kadar yakınımdaydı ki nefesini hissettim.
"Düşün," dedi alçak sesle. "Birisi Cenk'i bilerek bana borçlandırdı. Neden? Para için değil. Çünkü o borcun tek bir sonucu olacağını biliyordu: seni bana getirmek. Birisi seni bu eve sokmak istedi, Eylül. Ya bana ulaşmak için, ya da..."
"Ya da?"
"Ya da sana ulaşmak için. Ve seni en zor ulaşabilecekleri yere, benim evime koyarak bana bir mesaj gönderdiler."
Midem düğümlendi. Bir satranç taşı gibiydim ve oyunu kimin oynadığını bile bilmiyordum.
"Annem," dedim. Sesim çatladı ama vazgeçmedim. "Bu gece bana yalan söylemeyeceğine söz verdin. Annem kimdi? Bir kadının ölümünden on beş yıl sonra bile kızı bir piyon olarak kullanılıyorsa, o kadın sıradan biri değildi. Söyle."
Kuzey uzun uzun bana baktı. Salonun loş ışığında yüzünün hatları sertleşti.
"Annenin adı Nilüfer'di," dedi.
İsim göğsüme oturdu. Nilüfer. Yıllardır sadece "annem" diye düşündüğüm kadının bir adı vardı. Bir hayatı vardı.
"Nilüfer Aydın," diye devam etti Kuzey. "Ve hayır, sıradan biri değildi. Bu dünyada herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle söylemediği bir şeyi biliyordu. Bir defter. İsimler, hesaplar, gömülmüş cesetler. Yanlış ellere geçerse bu şehirdeki yarım düzine güçlü adamı bitirecek kadar tehlikeli bir şey. Onu bu yüzden öldürdüler. Ama defteri bulamadılar."
Kanım dondu. "Ne alakası var benimle?"
"Çünkü Nilüfer o defteri kimseye söylemeden sakladı." Kuzey bir adım daha yaklaştı, sesi neredeyse bir fısıltıya indi. "Ve ölmeden önce dünyada güvendiği tek bir kişi vardı. Sen. Defterin nerede olduğunu bilen tek kişi sen olabilirsin, Eylül. Hatırlamadığın o gecenin bir yerinde."
Başımı iki yana salladım. "Ben hiçbir şey bilmiyorum. Hiçbir şey hatırlamıyorum."
"Biliyorum." Elini kaldırdı, bir an yüzüme dokunacak gibi oldu, sonra durdu. "Sorun da bu. Sen bilmiyorsun, ama seni avlayanlar bildiğini sanıyor. Ve bir insanı, bildiğini sandıkları şey için ölene kadar konuşturmaya çalışırlar."
İkimiz de sustuk. Şöminenin çıtırtısı dışında hiçbir ses yoktu. Onun yüzüne baktım, o tehlikeli, kapalı yüze, ve içimde tuhaf bir şey kıpırdandı. Bu adam beni eve kapatmıştı, hafızamla oynamıştı, beni bir borca alet etmişti. Ama şu an gözlerinde gördüğüm şey, beni kaybetmekten korkan bir adamın bakışıydı.
"Neden bu kadar uğraşıyorsun?" diye sordum. "Bir söz uğruna mı? On beş yıl önce sekiz yaşında bir çocuğa verdiğin bir söz için bu kadar tehlikeye girer misin?"
Bana baktı. Cevap vermek için ağzını açtı.
Tam o anda cebindeki telefon titredi.
Ekrana baktı. Yüzündeki tüm renk çekildi. Bir mafya babasının, korktuğunu sandığım bir adamın yüzünde, gerçek korkuyu o an gördüm.
"Ne oldu?" diye sordum. Telefona uzandım. Beni durdurmadı, bu en kötüsüydü.
Ekranda bir fotoğraf vardı. Cenk. Bir sandalyeye bağlanmış, dudağı patlamış, ama yaşıyordu. Fotoğrafın altında tek bir satır yazıyordu.
Defteri istemiyorum artık. Kızı istiyorum. Yarın gece. Eski yer.
Mesajın geldiği isme baktım. Kayıtlı bir isimdi, demek Kuzey bu numarayı tanıyordu. Onu o kadar iyi tanıyordu ki adını rehberine kaydetmişti.
"Kim bu?" diye fısıldadım. "Kuzey, bu kim?"
Telefonu yavaşça indirdi. Bana baktığında sesi bir mezar kadar sakindi.
"Rıza," dedi. "Anneni öldüren adam. Ve görünüşe göre on beş yıl sonra, hâlâ seni istiyor."