MyStoryBölüm 2 / 7

Bölüm 2 / 7

Maç

Ertesi sabah Mahinur, gözlerini yeni bir güne ve yeni kimliğine açtı. İş bulmak amacıyla erkenden kalkıp hazırlanmaya başladı. Ancak annesi Nebahat Hanım, o daha evden çıkmadan mutfakta yine dertlenmeye, söylenmeye başladı: — Kızım yapma, etme Allah aşkına! Bak bu durum anlaşılırsa rezil oluruz, kimsenin yüzüne bakamayız! Mahinur kasketini düzeltip göğsünü saran bandajları kontrol etti: — Kız olup çirkin denmekten iyidir anne, merak etme sen. Kimse bir şey anlamayacak, deyip kapıdan çıktı. Sokağa adım atar atmaz hemen bıçkın delikanlı pozlarına girdi; omuzlarını genişletti, adımlarını sertleştirdi. Ancak ne mahallede ne de çevredeki dükkanlarda ona kimse iş vermedi. Çünkü herkes onu ergen bir erkek çocuğu zannediyordu. Zayıf, çelimsiz ve tüyü bitmemiş bir genci ağır işlerde çalıştırmaya kimse yanaşmıyordu. Öğlene doğru Mahinur omuzları çökmüş bir halde mahalleye dönerken kendi kendine söyleniyordu: — Ulan kızken iş buluyorduk, millet alay ediyordu. Erkek olduk, adam yerine konulduk ama şimdi de iş bulamıyoruz iyi mi? O tam böyle kendi kendine hayıflanırken, önünde dün tanıştığı yan komşuları Burak belirdi. Burak; uzun boylu, geniş omuzlu, spordan yeni çıktığı belli olan atletik yapılı, esmer ve oldukça karizmatik bir gençti. Mahinur’un sıkıntılı bir şekilde kendi kendine konuştuğunu fark edince duraksadı: — Hayırdır birader, ne derdin var da derviş gibi kendi kendine söyleniyorsun? Mahinur hemen toparlandı, omuzlarını dikleştirip sesini kalınlaştırdı: — Ne olsun birader ya... Sabahtan beri iş bakıyoruz ama bereketsiz bu sabah, bulamadık bir şey. Burak bu halini görünce gülümsedi. Zaten üç gün izinliydi ve bu tüyü bitmemiş gence yardım etmek istedi. Aklına gelen fikirle elini çenesine vurdu: — Bak ne diyeceğim... Bizim Kahveci Mehmet Abi bir süredir çırak arıyordu. Daha iyi bir iş buluncaya kadar gel onun yanında başla. Hem eve de iki adım mesafede, ne dersin? Mahinur bu teklifi duyunca içten gelen büyük bir sevinçle gülümsedi: — Valla çok iyi olur birader ya, ilaç gibi gelir! Fakat Mahinur’un o anki samimi ve tatlı tebessümü Burak’ın duraksamasına neden oldu. Burak bir an için bu "tüysüz" gencin gülüşünü aşırı sevimli buldu. İçinden derin bir "Tövbe tövbe, tövbe yarabbim..." çekip hissettigi duygularla Yaradan'a sığındı. Kendini toparlamaya çalışarak gözlerini Mahinur’un yüzünden kaçırdı: — Hadi... Hadi gel abi gidelim o zaman. Burak biraz daha Mahinur’un yüzüne bakmaktan çekinerek önden yürümeye başladı. Mahinur bu garip halleri fark edip bir an telaşlandı: "Acaba anladı mı?" diye düşündü ama bozuntuya vermeden rolüne devam etti. Kısa sürede kahvehaneye vardılar. Burak durumu Mehmet Abi’ye anlattı. Mehmet Abi bu teklifi neşeyle karşıladı: — Valla çok iyi olur evlat! Normalde tek idare ediyorum ama bu ara kemiklerim sızlıyor, hasta gibiyim. Yardımcı şarttı, hızır gibi yetiştin, dedi ve daha ilk saniyede tepsiyi Mahinur’un eline tutuşturdu. Mahinur için garsonluk hiç yabancı bir iş değildi; zamanında annesinin misafirlerine az çay ikram etmemişti. Hiç sıkıntı etmeden tepsiyi kavradı: — Eyvallah abim! O sırada içeri giren bir müşteri "Mehmet Abi bir çay!" diye seslenince Mahinur hemen atıldı: — Geliyor abim, tavşankanı çayın geliyor! deyip ocağın başına geçti.

Burak ve Mehmet Abi onun bu pratik ve hevesli haline bakıp gülüştüler. Burak hem zaman geçirmek hem de yeni arkadaşına eşlik etmek için bir iki saat kahvede oturdu. Sohbet sırasında kendinden ve mahalleden bahsetti. Burak aslında hem okuyup hem çalışan azimli bir gençti; üniversitede son sınıf mühendislik öğrencisiydi ve yakında mühendis olacaktı. Onlar konuşurken kahveye mahalleden başka gençler de girmeye başladı. İçlerinde iri yarı, biraz tombul olan Mustafa adındaki genç Mahinur’a bakıp laf attı:

— Ya Mahir, dün seni eşya taşırken görünce 'Bu çelimsiz oğlan da nereden çıktı' diye aramızda dalga geçmiştik. Ama dün Burak senin o Ege denen adama ve yanındaki iki ayıya nasıl kafa tuttuğunu anlatınca çok şaşırdık. Valla helal olsun dedik, sonra da utandık kendimizden. Ne demişler; kitabı kapağına göre değerlendirmeyeceksin! Grubun diğer üyesi, uzun ama zayıf olan İsmail de lafa girdi: — Mangal gibi yürek varmış sende koçum! Mahinur bu kadar övgüyü duyunca fena gaza geldi. Göğsünü hindi gibi kabartarak gururla yanıtladı: — Eyvallah kardeş, sağ olasın! Tam o sırada kahveden birinin daha çay istemesiyle sohbetleri yarım kaldı. Ama Mahinur’un keyfine diyecek yoktu; kimse onun kız olduğunu anlamamıştı, üstelik bir de erkek olarak iş bulup mahallenin gözdesi olmuştu. Akşama doğru, kahvehanenin bitmek bilmeyen temposu yüzünden Mahinur’un ayaklarına yavaş yavaş karasular inmeye başladı. Allah’tan mesai saati dolmuş, saat sekiz olmuştu. Evi zaten kahvenin iki adım ötesindeydi. Tek hayali, bir an önce eve gidip ayaklarını uzatarak yatıp dinlenmekti. Tam kahvehanenin kapısından çıkıp eve doğru adımlayacakken, ne yazık ki hevesi kursağında kaldı. Kapıda önde Burak, hemen arkasında öğlen konuştuğu İsmail ve Mustafa belirdi. Yanlarında onlara göre biraz daha kısa boylu ama bakışları hayli sert, çetin ceviz duran başka bir genç daha vardı. Burak elindeki spor çantasını omzuna atarken Mahinur’u görüp gülümsedi: — Ooo Mahir! Mesai bitti galiba? Biz de tam halı sahaya gidiyorduk, haftalık maçımız var. Bir adamımız eksik çıktı. Çok yorgun değilsen sen gelirsin diye düşündük, ne dersin? Mahinur’un o an adeta beyninden vurulmuşa döndü. Birincisi; sabahtan beri tepsi taşımaktan bacakları zaten tutmuyordu. İkincisi ve çok daha hayati olanı; futboldan zerre kadar anlamıyordu! En önemlisi de bir sürü erkeğin arasında korakor top koşturma fikri içini tarifsiz bir korkuyla kapladı. Tam ağzını açıp "Ya ben çok yorgunum, başka zaman..." diyerek tüymeye hazırlanıyordu ki, grubun yeni üyesi olan ve adının sonradan Cem olduğunu öğreneceği o sert bakışlı genç lafa kaynak oldu: — Ne yorgunluğu birader? Erkek adam iş yaptı diye yorulur mu? Hadi abi geç kalıyoruz! Cem lafı gediğine koyup Mahinur’a itiraz etme fırsatı bile tanımadan arkasını dönüp yürümeye başladı. Diğerleri de onu onaylarcasına gülümsedi. İsmail elini Mahinur’un omzuna vurup kahkahayı bastı: — Maç bu abi ya! Erkek adamın ata sporu. Yorgunluk falan dinlemez, koş koçum!

İsmail ile Mustafa da Cem’in peşine takılıp ilerlerken, Mahinur bir arkadan yürüyen Mustafa’ya, bir de durmuş ona dikkatle bakan Burak’a baktı. Boğazı kurumuştu, ne diyeceğini bilemiyordu. Büyük bir ikilemin tam ortasına düşmüştü: "Hayır" dese: Karşısındakiler "Bir maçtan mı kaçıyorsun, kız gibi narin misin?" diye dalga geçeceklerdi. Zaten kıl payı kazandığı o "erkek adam" saygınlığını ve mahallenin güvenini daha ilk günden kaybedebilirdi. "Evet" dese: O kadar adamın içinde ne yapacaktı? Nasıl koşturacaktı? Tamam, göğsünü sabahtan bandajla sıkı sıkı sarmıştı ama halı saha maçıydı bu! Koşarken bandaj kayabilir, biriyle omuz omuza mücadeleye girebilir, ikili mücadelede düşüp yuvarlanabilir ya da biriyle üst üste kapaklanabilirdi. Biri en ufak bir temasta onun bir kız olduğunu şıp diye anlayabilirdi! Burak hâlâ kapının önünde durmuş, kararsızca dikilen Mahinur’un yüzündeki o anlık paniği süzüyordu. Mahinur, "Ben şimdi ne halt yiyeceğim?" der gibi çaresizce yutkundu.

Uygulamada reklamsız oku