Bölüm 4 / 7
TEKLİF
Mahinur, kapıyı hızlıca arkasından kapatıp derin bir nefes aldı ve sokağa doğru bir adım attı. Annesini atlatmanın verdiği rahatlık, karşısındaki devasa gölgeyle karşılaştığı an yerini tekrar hafif bir paniğe bıraktı. Tam karşısında dikilen Ege, sabahın erken saatlerinde bile jön film karakteri gibi Kusursuz görünüyordu.
Mahinur onun yanında iyice ufak tefek kalmıştı. Kendi üzerindeki bol ekose gömlek ve bol pantolon, çelimsizliğini örtmek yerine onu neredeyse bir ergen çocuk gibi gösteriyordu. Oysa karşısındaki Ege... En az 1.90 boyundaydı. Üzerine tam oturan füme rengi keten ceketi, geniş omuzlarını ve kalıplı göğsünü daha da ön plana çıkarıyordu. Dağınık ama özenle şekillendirilmiş koyu kumral saçları, yeni çıkmış hafif kirli sakalları ve hepsinden öte, insana yukarıdan alayla bakan o keskin deniz yeşili gözleri vardı. Yüzündeki dik çene hatları ona asil ama tehlikeli bir hava katıyordu. Duruşunda en ufak bir savunma ya da tehdit algısı bile yoktu; elleri kumaş pantolonunun ceplerinde, son derece rahat ve kendinden emindi.
Mahinur boynu kopacakmış gibi kafasını yukarı kaldırıp o deniz yeşili gözlere baktı. İçinden "Aha kesin dayak yiyeceğiz" diye geçirse de geri adım atmadı, çenesini dikleştirdi: Ama daha bir şey diyecekken. Tam o sırada içeriden annesinin meraklı sesi yükseldi: — Kim o kı... Mahinur panikle gözlerini belertip arkasını döndü ve içeri doğru bağırdı: — Yok bir şey anne, arkadaş! Annesinin kız olduğunu ağzından kaçırma korkusuyla kapıyı tak diye hızla çekti. Zaten zar zor dayandığı korkusunun üstüne bir de bu panik eklenince derin bir nefes alıp arkasını döndü. Ama yine başını dikleştirdi.
"Hayırdır sabahın köründe ne işin var kapımda. kaşıntın tuttu kaşınmaya mı geldin?" dedi ama bir yandan etrafi kolaçan edip bir umut dayak yersem kurtaracak biri var mı diye bakınmaya başladı. Ege sakince derin bir nefes alıp verdi: — Sana da günaydın Mahir Efendi... Mahinur tam ağzını açıp yeni bir laf çakmaya hazırlanıyordu ki Ege eliyle dur işareti yaptı: — Dur iki saniye, motorun soğusun arkadaş. Buraya kavgaya gelmedim, seninle anlaşmaya geldim. Yüzünü hafifçe ekşitip homurdandı: — Gerçi babam zorlamasa buraya anca seni dövmeye gelirdim ya, Ah baba çoluk çocukla uğraştırıyirsun beni. Neyse... Mahinur onun homurdanmasını duyunca bir yandan göz ucuyla yine etrafı kolaçan ederken diğer yandan sesini kalınlaştırıp atarlandı: — Yiyorsa gelsene lan! Ege sabrının son sınırındaymış gibi tavana bakıp bir "Ya sabır" daha çekti: — Tabi tabi, kesin yemez... Neyse ne! Sana buraya anlaşma için geldim diyorum. Dün babam senin yaptığın kahramanlığı anlattı. Seni görmüş; o Burak denen lavuğu nasıl durdurduğunu... Mahinur "lavuk" lafını duyunca şalterleri attı: — Sensin lavuk! Ege’nin tepesi attı: — Bak iki dakika adam ol, beni dinden imandan çıkarma! Mahinur hıhlayarak bıyık altı sırıttı: — Din iman mı? Ulan iblis bile sizden önce secdeye yatıp Müslüman olur be! Pis çakallar, tek derdiniz milletin yuvasını gasp etmek! Ege iyice sinirlendi: — Bilmediğin konular hakkında yorum yapma tüysüz! Mahinur hemen lafı yapıştırdı: — Tüysüz ha! Şöyle adam ol, rol yapma. Derdin neyse açık açık söyle! Ege hiddetle bağırıp elini havada salladı: — Ulan seninle iki dakika adam gibi konuşulmaz mı be! Mahinur tam tekrar laf yetiştirecekti ki Ege hızla araya girdi: — Sus iki dakika gözünü seveyim! Diyeceğimi diyeyim, basıp gideceğim. Sen saağğ kal, ben selamet! "Sen sağ kal" kısmını öyle tehditkar bir vurguyla söyledi ki, Mahinur’un içini anında bir korku kapladı. İstemeden yüzü ekşidi, çenesini kapatıp sustu. Ege derin bir nefes alıp toparlandı: — Babam dün o Burak’ı nasıl durdurduğunu görmüş. Belli ki onun üzerinde bir etkin var. Uzun lafın kısası; bu Burak başından beri bizim önümüzdeki en büyük engel. Mahallenin iyiliğine olacak bu projeye milleti kışkırtıp engel oluyor. Babam diyor ki, eğer Burak’ı ikna edip susmasını sağlarsan, sana asla reddedemeyeceğin şeyler teklif ediyor... O an Mahinur’un tek kaşı merakla havaya kalktı. Asla reddedemeyeceğin şeyler mi? Belli ki küçük bir servet...
Ama zihninden geçen bu düşünceden anında utandı. Kendine gelip gözlerini belertti: — Ne diyorsun lan sen?! Bizde adam satılmaz! Siz o teklifleri baba-oğul kıvırıp döne döne...
Ege hiddetle üzerine doğru bir adım atıp Mahinur’un bol ekose gömleğinin yakasından tuttu ve onu sertçe silkeledi: — Hişşt! Yavaş gel tüysüz!
Mahinur neye uğradığını şaşırdı. Yakasından kavranmanın verdiği refleksle gözleri kocaman açıldı, dudakları ise panik ve korkuyla hafifçe aralandı sonra büzüldü. Tam o an Ege’nin bakışları "çocuğun" pürüzsüz cildine ve aralanmış o şaşırtıcı derecede pembe, dolgun dudaklarına takılıp kaldı. Yakın mesafeden o dudakları incelerken Ege’nin göğsünde tuhaf bir sıcaklık belirdi; erkeklik hormonları aniden, kontrolden çıkarak kıpırdamaya başladı. Bir an için felç geçirmiş gibi kilitlendi. Zihninde şimşekler çakınca kendi tepkisinden dehşete düştü. "Tövbe ya Rabbi, ne oluyoruz lan?!" Fiziksel bir temas ya da kafa karışıklığı yaşanmayayım diye, panikle kavradığı yakayı savururcasına geriye doğru fırlattı. Sahte ve abartılı bir öfkeyle homurdandı: — Git belanı benden bulma tüysüz! Tam Ege kendi kendine kızıp geri çekilmeye çalışırken, yan evden hızla gelen Burak’ın gür sesi sokakta yankılandı: — Hoooppp! Hayırdır lan! Burak sinirle adımlayıp Ege ile Mahinur’un arasına siper gibi girdi. Ege gözlerini sabırsızlıkla devirdi, sesine alaycı bir ton vererek çıkıştı: — Burada yapılacak ucuz kahramanlık yok Burak Efendi, bas git! Mahir’le bir mevzu konuşuyoruz sadece. Burak bu laf üzerine iyice zıvanadan çıktı, göğsünü kabartıp Ege’nin yüzüne dik dik baktı. — Buradan pek öyle görünmüyor simsar efendi! Belli ki bir derdin var, gel kendi boyunda birine anlat! Burak ardından göz ucuyla arkasında büzülen Mahinur’a bakıp endişeyle sordu: — İyi misin Mahir? Bir şey yaptı mı bu zibidi sana? Mahinur hâlâ içten içe tir tir titrese de karizmayı çizdirmemek için hemen duruşunu dikleştirdi. Çenesini kaldırıp: — Yok bir şey abi, ne olabilir ki? Ayıdan korksak ormana girmezdik! Burak onun bu giderli haline genişçe sırıtıp gururla omzuna vurdu: — Aslanım benim be! Ardından çehresi anında sertleşti, yüzünü Ege’ye dönerek tehditkâr bir adımla öne fırladı: — Mahalledeki tüm evler bitti de gözünü bu eve mi diktin lan?! Bas git şuradan! Ege ise ellerini abartılı bir şekilde havaya kaldırıp alaycı bir korkma hareketi yaptı: — Oooo çok korktum! Hemen gitsem iyi olacak galiba... Sonra yüzünü sinirle ekşitip keten ceketinin yakalarını düzeltti: — Zaten daha fazla kalıp burada sizin varoş muhabbetinizi çekmeyeceğim. Tam arkasını dönecekken, kenarda kendisine hâlâ dik dik bakan Mahinur’a takıldı gözleri. O pürüzsüz yüzü ve aralık dudakları zihninde çakıp sönünce hafifçe yutkundu, durumunu belli etmemek için sesini sertleştirdi: — Seninle sonra yine konuşacağız, tüysüz. Burak’a son bir kez hıhlayıp tepeden bakan bir edayla lüks arabasına bindi ve gaza basıp sokaktan uzaklaştı. Burak giden arabanın arkasından "Şerefsiz..." diye söylenip hızla Mahinur’a döndü. Endişeli gözlerle yeniden sordu: — İyi misin gerçekten? Ne istedi bu zibidi senden sabahın köründe? Mahinur, Ege’nin teklifini Burak’ı ikna etmesi karşılığında kendisine servet vaat edildiğini bir bir anlattı. Burak dinledikçe baba oğula kızarken mahire karşı gözlerindeki takdir ifadesi daha da büyüdü. Elini Mahinur’un omzuna atıp sıktı: — Aslanım benim! Biliyordum zaten senin delikanlı, harbi bir çocuk olduğunu. Adamın kralısın Mahir! Tam o sırada karşı evin kapısı açıldı. Üzerlerinde lise forması olan iki genç kız neşeyle sokağa çıktı. Burak’ın yanından geçerken neşeli bir sesle: — Günaydın Burak abi, dediler. Burak gülümseyerek "Günaydın abisi," diye karşılık verdi. Fakat kızlar adımlarını yavaşlatıp gözlerini Mahinur’a diktiler. Biri kıkırdayıp göz süzerek konuştu: — Sana da günaydın Mahir... Mahinur bu bakışları ve süzülüşleri biraz tuhaf bulsa da anında delikanlı moduna girdi. Şapkasının siperine dokunup sesini kalınlaştırdı: — Eyvallah kızlar, hayırlı dersler. Kızlar kıkırdayarak yollarına devam eder etmez Burak dirseğiyle Mahinur’u dürttü: — Ooooo birader! İlk günden mahalledeki genç kızların gözdesi mi oldun sen, ne iş? Mahinur’un içinden o an acı bir kabulleniş geçti: "Ulan kızken 'çirkin' diye yüzümüze bakmadılar, erkek olduk talihimiz açıldı iyi mi..." İçten içe bu duruma biraz üzülüp burkulsa da dışarıya çaktırmadı. Hemen havalı bir tavır takınıp elini havada salladı: — Yok abi ya, ne alakası var... Çoluk çocukla işimiz olmaz bizim!