Bölüm 3 / 7
PANİK
Mahinur, yakaladığı bu saygınlığı ve "erkek adam" imajını daha ilk günden çizdirmemek için çaresizce derin bir nefes alıp başını salladı: — Eyvallah abi, geliriz tabi... Teklifi kabul etmişti ama halı sahaya doğru yürüdükleri yol boyunca içini kaplayan panik tarif edilemezdi. Kara kara ne yapacağını düşünüyordu. Bir ara durumu kurtarmak için aklına gelen ilk bahaneye sarıldı: — Ya beyler, güzel diyorsunuz da... Benim üzerimde ne forma var ne de şort. Bu kılıkla nasıl oynayacağım? İsmail arkasını dönüp genişçe gülümsedi: — O iş bende Mahir! Çantamda yedek takım var. Sana biraz büyük gelir ama idare edersin artık, ne olacak. Mahinur içinden İsmail’e okkalı bir küfür savurdu. Ulan koca forma üzerimden düşerse, bandajlar falan hepsi ortaya çıkarsa ben ne yapacağım?! Dişlerini sıktı, stresi iki katına çıkmıştı. Tam o sırada gözü yerdeki iri bir taşa kaydı. Aklına harika bir fikir geldi. Adımını atarken ayağını taşa takmış gibi yapıp kendini dramatik bir şekilde yere fırlattı: — Ahhh! Ah, bileğim! Valla gitti bileğim, basamıyorum! Yerde yatan Mahinur'un bu aşırı yapmacık ve komik hallerini gören Cem, durup ona dik dik baktı. Hiç etkilenmişe benzemiyordu. Kafasını sallayarak konuştu: — Oğlum bu ucuz numaraları halı sahada hakeme sakla. Kalk hadi, geç kalıyoruz! Mahinur, numarasının tutmadığını anlayınca çaktırmadan yüzünü ekşitti. Üstünü başını silkeleyip isteksizce ayağa kalktı. Acıyor ama neyse...Burak ise kenarda durmuş, dudaklarının kenarındaki o garip ve alaycı gülümsemeyle onu izliyordu. Mahinur, Burak’ın bu bıyık altı gülüşü eşliğinde kuzu kuzu grubun peşine takıldı. Halı sahaya vardıklarında Mahinur’un yüreği ağzına geldi. Sahada ısınan kendi takım arkadaşlarını ve karşı takımı görünce korkusu tavan yaptı. Adamların hepsi kalıplı, iri yarı, tabiri caizse hayvan gibi tiplerdi. Kendi kendine dehşetle fısıldadı: — Ya bunlar benim kız olduğumu anlamasalar bile, kesin maçta beni sakat bırakırlar... Sonra aklından geçenle bir de futboldan çok anlıyorsun ya Mahinur, aferin sana derdin bu... Tam o sırada dibinde biten Burak kulağına doğru eğildi: — Efendim abi? Bir şey mi dedin? Mahinur anında toparlandı, göğsünü kabartıp erkek gibi gerindi. Sahadaki iri yarı adamları çenesiyle işaret ederek havasını attı: — Şey diyorum ya... Maç sıkı olacak belli! Burak kendi de gayet iri ve kalıplı olduğu için kendinden emin bir şekilde sırıttı, elini Mahinur’un omzuna vurup pat patladı: — Merak etme, her türlü yeriz bunları! Hadi gel... Burak önlerindeki kapıyı göstererek kapıdaki tabelaya doğru ilerledi: SOYUNMA ODASI. Mahinur’un gözleri adeta yuvalarından fırladı. İçeride adamların soyunup giyineceği fikri aklına gelince adımları bir anda yere çakıldı. İstemeden yüzü kızarmaya başladı. "Bir şey düşün, bir şey düşün Mahinur! Ayvayı yedim, valla ayvayı yedim!" Mahinur panikle kendi kendini yerken, tam arkasında biten Mustafa sitemle omzuna dokundu: — Hadi abi, ne söylenip duruyorsun kapının önünde? Acele et, maç başlayacak! Mahinur yutkunmaya çalışarak arkasına döndü, sesini toparlamaya çalıştı:
— T-tamam abi ya, giriyoruz işte!
Derin bir nefes alıp hayatının en zor adımını attı ve soyunma odasının eşiğinden içeri adımını bastı. Tam o an, sanki göklerden gelen bir mucize oldu ve saha dışından gürültülü bağrışmalar, korna sesleri yükselmeye başladı! Soyunma odasındaki herkes bir anda duraksadı. İsmail başını dışarı uzatıp "Ne oluyor lan dışarıda?" diye seslenince, içerideki oyuncular üstlerini giymeyi falan bırakıp hızla kapıya doğru fırladı. Burak da "Gel bir bakalım" diyerek grubun önüne geçti. Herkes dışarı koşuştururken Mahinur ne olduğunu anlamasa da elini göğsüne koyup derin, kocaman bir "Ooooh!" çekti. — Kurtulduk valla... oh şükür, kurtulduk! Üstünü değiştirme belasını şimdilik atlatmanın rahatlığıyla o da meraktan milletin peşisıra sahanın dışına doğru yürüdü. Sahanın hemen yanındaki boşlukta üç beş tane lüks, siyah araba duruyordu. Arabaların etrafında siyah takım elbiseli, her an tetikte bekleyen bir sürü iri yarı adam vardı. Ortalarında ise pahalı takımıyla arz-ı endam eden, kır saçlı, karizmatik ama soğuk bakışlı orta yaşlarda bir adam duruyordu. Mahalleli de etrafına toplanmıştı. Mahinur adamlara yaklaştıkça konuşulanları duymaya başladı. Şık giyimli adam mahalleliye pembe tablolar çiziyordu: — Bakın arkadaşlar, buraya muazzam bir proje yapıyoruz. Bu eski, döküntü evlerde oturmak yerine size teklif ettiğimiz dairelerde yada verdiğimiz paralarla daha iyi koşullarda evler alacaksınız. Satarsanız dünya kadar karınız olacak, kabul ederseniz yepyeni daireleriniz olacak...
Mahinur adama biraz daha dikkatli bakınca olayı hemen uyandı. Yüz hatları, o kendinden emin ve kibirli duruşu... Dün gece kahvede olay çıkaran, yeşil gözlü o zibidi mimarın babası olmalı bu adam dedi! Serhat Çakır’ın ta kendisiydi.
Önde duran Burak hırsla adamın üzerine yürüdü: — Lan siz laftan anlamıyor musunuz? Sizden bir şey isteyen yok! Defolun gidin mahallemizden! Serhat Çakır, Burak’a kinle baktı. Mahalleyi kışkırtan tek engel olarak onu görüyordu belli: — Yine mi sen, çakma kahraman? İki süslü lafla milletin aklını çeliyorsun... Sen bu insanların iyiliğini düşündüm mü sanıyorsun. Senin yüzünden sefil hayat sürüyorlar..
Burak Ne saçmalıyorsun sen lan! diye zıvanadan çıkıp öne atılınca diğer gençler de onunla birlikte hamle yaptı. Mahinur kenarda dehşetle kıvranıyordu: "Kavga çıksa kaçsam olmaz, kaçmasam beni kavgada aralarına alıp top gibi oynatırlar!" Sıvışmaya çalışırken İsmail yakaladı: — Hayırdır birader, nereye? Mahinur anında bıçkın pozuna büründü: — Baktım mevzu büyük, emanet almaya gidiyordum abi! İsmail ağzını yaptığı büyük hareketle büktü: — Yok oğlum abartma, kal yanımızda! Kaçış planı yalan olunca Mahinur ağlamaklı bir halde korumalara bakıp "Bittim ben!" diye söylendi. O sırada müteahhit ısrar edince Burak kontrolü tamamen kaybetti ve adamlara saldırmak için öne fırladı. Mahinur sonunda dayak yiyeceğim paniğiyle Burak’ın önüne atladı: — Dur abi! Değmez, sakin ol! Burak gürledi: — Çekil oğlum. Bunlar dayaktan anlıyor! Burak durmayınca Mahirnur baktı millette coşacak kavgayı engelleme telaşıyla iki elini birden Burak’ın geniş göğsüne koyup itmeye çalıştı: — Tamam öyle ama valla şu an yeri değil! Mahinur bu kadar yakın mesafede durup ellerini göğsüne bastırınca, Burak birden afalladı. Bir anda kavgayı unutup Mahinur’un pürüzsüz yüzünü ve korkuyla büyümüş gözlerini derin derin incelemeye başladı.
Mahinur, isw Burak’ın bu garip ve dikkatli bakışlarından rahatsız olup şüphelendiğini düşünerek ellerini panikle geri çekti. Tam arkadaki Cem sinirle "Ne durması Mahir, ne diyorsun lan?!" diye çıkışmıştı, Mahinur da dur demek için mantıklı bir bahane bulamayıp paniklemişti ki... Hızır gibi polis arabasının siren sesleri kulağına geldi!
Mahinur panikle elini uzatıp caddenin başını işaret etti: — Abi arkaya bakın, aynasızlar geliyor! Herkes arkasını döndü. Cem öfkeyle yere tükürdü: — Korkak herif, bu sefer de polis çağırmış! Polis yaklaşırken müteahhit ve korumaları yavaş yavaş arabalarına binip gittiler. O sırada mustafa yanlarına gelip polisi ben çağırdım abi. dedi. Cem öfke ile " Korkak mıyız oğlum biz ne polisi!" Mustafa kaşlarını sinirle çattı. "Abi fark etmediniz mi korumaların belinde emanet vardı? Burak düşünceli bir halde neyse ne dedi. Herkes sakinleşip dağılırken, Mahinur kimseye hissettirmeden derin ve gizli bir "Oh" çekti. Bir belayı daha kazasız belasız atlatmıştı. Ama hala aklımda yapılacak maçtaydı. Polisler olay olmadığını görüp gidince kısık sesle "Maç!" dedi. Burak ise Mahinur’un yüzüne biraz dikkatli bakıp sıkıntıyla "Ne maçı oğlum adamda moral mi bıraktılar. Başka güne artık " dedi. Mahirnur ise sevinç çığlığı atmamak için kendini zor tuttu. Bu gece kazasız belasız atlatmıştı.
Mahalleli, polis sirenlerinin gölgesinde hırsla söylene söylene evlerine doğru dağılırken Mahinur nihayet kendi odasının yolunu tuttu. Kendini yatağa öyle bir attı ki yatak gıcırdadı. Yorganı çenesine kadar çekip tavana baktı, günün ve taşındıklarından beri yaşananların filmini şerit gibi gözünün önünden geçirdi. — Ufuhhh... Ne mahalle be! İki günde aksiyon, racon, polis baskını... Savaş filmi çekiyoruz sanki mübarek! Günün tüm stresi ve tepsi taşımaktan bitap düşmüş bedeninin yorgunluğuyla cümlesini tamamlayamadan mışıl mışıl uykuya daldı. Ertesi sabah telefonun zır zır öten alarmıyla zar zor gözlerini açtı. Annesinin hazırladığı mütevazı kahvaltıyı, Nebahat Hanım’ın "Kızım bak yol yakınken dön bu sevdadan, başımıza bir iş açacaksın" söylenmeleri eşliğinde hızlıca atlattı. Kasketini kafasına geçirip bıçkın Mahir moduna girdi ve kapıyı açtı. Açtı ama... Adımını dışarı atmasıyla donup kalması bir oldu. Tam kapısının eşiğinde, İzmir’e geldiği ilk gün kahvehanede kafa tuttuğu, dün de mahalleyi birbirine katan adamın oğlu o yeşil gözlü Ege denen dev dikiliyordu! En az 1.90 boylarındaydı. Üzerindeki pahalı, üzerine tam oturmuş füme rengi keten ceket geniş omuzlarını ve kalıplı göğsünü daha da belirginleştiriyordu. Dağınık ama özenle şekillendirilmiş koyu kumral saçları, yeni çıkmış hafif kirli sakalı ve en dikkat çekici yanı olan o keskin, deniz yeşili gözleri... Gözleri o kadar berrak ve bir o kadar da alaycı bakıyordu ki, insanın içini okuyormuş hissi veriyordu. Yüzündeki keskin çene hatları ona hem asil hem de tehlikeli bir hava katıyordu. Mahinur’un yüreği ağzına geldi. İçinden panikle feryat etti: Ulan daha dün gece dayaktan ucuz kurtulduk, sabahın köründe ne işin var kapımda be adam! Zorlukla yutkundu ama çaktırmadı. Anında çenesini yukarı kaldırıp omuzlarını genişletti, sesini kalından çıkararak bıçkın raconcu rolüne büründü: — Hayırdır birader? Sabah sabah kaşındın da kaşınmaya mı geldin kapıma?! Lafı ortaya koydu ama bir yandan da göz ucuyla sağa sola bakıyordu: Şimdi bu bana bir tane patlatsa da bassam çığlığı... Biri duyar da kurtarır mı acaba? Adam, aralarındaki boy farkından dolayı başını hafifçe aşağı eğip gözlerini Mahinur’un ceplerindeki elleriyle rahatça durduğu yerden dikti. Duruşunda en ufak bir tehdit algısı yoktu; karşısında mahallenin en bıçkın delikanlısı değil de oyun oynayan çelimsiz bir çocuk varmış gibi son derece kendinden emindi. Sabrını sınıyormuş gibi derin, sıkıntılı bir nefes alıp verdi. Ardından dudaklarının kenarında hafif, yarı alaycı bir gülümsemeyle konuştu: — Sana da günaydın, Mahir efendi.