MyStoryMyStory
ÇİRKİN (Mizah)

ÇİRKİN (Mizah)

Başrol Sensin

5.0 (1) 256 okunma7 bölüm · ~1 saat🌹 Romantik

"O artık kimsenin canını yakamayacağı çirkin bir kız değil, mahallenin en tüyü bitmemiş raconcusu Mahir’di."

Kimse çirkin bir kızla dalga geçemez... Eğer o kız mahallenin en bıçkın delikanlısı "Mahir" ise! Yıllarca görünüşü yüzünden alay edilen, "kız" olmaktan da insanlardan da pes eden Mahinur’un tek bir hayali vardı: Fark edilmemek. İstanbul’daki kırık dökük hayatını geride bırakıp annesiyle İzmir’deki dede yadigarı eve taşındığında, kaderine kendi elleriyle yeni bir yön verdi. Bol ekose gömlekler giyildi, göğüsler bağlandı, adımlar sertleştirildi... Mahinur öldü, sahneye ergen delikanlı Tüysüz Mahir çıktı! Ancak yeni bir kimlik, yeni belaları da beraberinde getirdi. Taşındığı ilk gün kendisini mahalle kahvesinde racon keserken bulan Mahir, mahalleye göz diken o zengin, kibirli ve belalı müteahhit oğluyla kafa kafaya geldi. Kız olduğu anlaşılmasın diye savurduğu sahte tehditler, onu yeşil gözlü bu tehlikeli adamın doğrudan hedefi haline getirdi. Peki ya mahallenin geleceğini kurtarmak için racon kesen bu tüysüz delikanlı, en büyük düşmanına için için çekilmeye başlarsa? Yalanların, mahalle kavgalarının ve gururun ortasında filizlenen; kimlik kargaşalarıyla dolu, bol kahkahalı ve aşırı patırtılı bir aşk macerası! Mahinur, yakalanmadan bu aşkın altından kalkabilecek mi, yoksa racon bu kez kalbine mi sökecek?

#Mahir #romantikkomedi #mizah #macera #tatlı #kavga #komik #espiri

İlk 5 bölüm web'de ücretsiz · toplam 7 bölüm

1. Bölüm

YENİ HAYAT

İstanbul’un gri binaları ve ödenemeyen kira makbuzları geride kaldığında, Mahinur otobüs camından dışarı bakıyordu. İçindeki nefret, doğduğu günden beri peşini bırakmayan o cümleden ibaretti: "Kız dediğin biraz narin olur, güzel olur..." Oysa Mahinur ne narin olabilmişti ne de aynalara baktığında o istenen "güzel kız" olabilmişti. İlkokuldaki Ali’nin "Erkek Fatma" demesiyle başlayan dalgalar, lise son sınıfa kadar büyüyen bir kasırgaya dönüşmüştü.

​Babasının yokluğunda annesiyle ayakta kalmaya çalışırken üstüne yapışan bu "çirkinlik" etiketi, onu sonunda kazağının kollarını uzatmaya, saçlarını kısacık kestirmeye ve adımlarını sertleştirmeye zorlamıştı. Ama bu yetmiyordu. İnsanlar bir kız gördüklerinde yargılamadan duramıyordu. ​Annesi Nebahat Hanım, otobüs muavininin uzattığı keke uzanırken fısıldadı: — Dedenin evi biraz döküntüdür ama olsun Mahinur... En azından tepemizde bir dam olur, kira derdi biter. Sen de orada yeni bir iş bulursun.

​Mahinur otobüsün camındaki yansımasına baktı. Bol ekose gömleği, bol kot pantolonu ve kafasındaki kasketiyle bir kıza benzemiyordu zaten. İçinden bir yemin etti: İzmir’deki o mahallede kimse benimle dalga geçmeyecek. Çünkü kimse benim bir kız olduğumu bilmeyecek.

​Eski Ev, Yeni "Mahir"

​İzmir’in dar, iki katlı müstakil evlerin dizildiği, sokaklarında çamaşırlar asılı olan o mahallesine ayak bastıklarında güneş tepedeydi. Dedesinden kalan müstakil ev, zamana direnmeye çalışan eski bir Ege eviydi. Nakliye kamyonundan eşyalar indirilirken mahallenin gençleri köşedeki bakkalın önünde çıtlatılan çekirdek eşliğinde yeni taşınanları izliyordu.

​Mahinur göğsünü bandajla sıkıca sarmış, adımlarını iki kat daha geniş atarak kamyondan bir koli kaptı. Tam o sırada mahallenin delikanlılarından biri yanaştı: — Kolay gelsin birader! Yük ağır gibi, yardım edelim mi? ​Mahinur duraksadı. Yutkundu, ses telini hafifçe kalınlaştırıp öksürdü. Televizyonda izlediği eski mahalle dizilerindeki o racon kesen jönlerin duruşunu hatırladı:

— Eyvallah birader, saolasın. Hallediyorum ben.

Ince uzun boylu ​,yakışıklı genç çocuk elini uzattı: — Ben Burak. Yan evde oturuyoruz. Sen rahmetli Nebahat Teyze'nin torunusun herhalde? Mahinur uzatılan eli sıktı ve ergen erkeklerin yaptığı gibi hafifçe sertçe sıkarak sarsmayı ihmal etmedi: — Eyvallah... Ben Mahir. ​Burak şöyle bir baktı; Mahir'in pürüzsüz yüzüne, ne zaman çıkacağı belli olmayan sakal izlerine ve henüz bıyığı terlememiş hallerine... — Maşallah Mahir kardeş, sesin de ergenlikten nasibini alamamış daha ama olsun, hallolur. Gel bir çayımızı iç sonra beraber taşırız! ​ Mahinur, duruşunu bozmadan başını hafifçe öne eğdi, sesini iyice kalınlaştırmaya çalışarak yanıtladı: — Tamam kardeş, eyvallah. Bekle iki dakika.

​Arkasını dönüp eve doğru yürürken yüzünde zafer dolu bir tebessüm belirdi. İlk sınavı başarıyla geçmişti. Artık o, yıllardır çirkin diye dalga geçilen, hor görülen o mahzun kız Mahinur değildi. Tüyü bitmemiş ergen bir delikanlıydı işte! ​Eve girdiğinde annesi Nebahat Hanım, elindeki koliyi kenara koyup merakla sordu: — Kimle konuştun kızım? — Anne sus, duyacaklar! ​Mahinur kapıyı alelacele kapatıp annesine doğru fısıldadı: — Daha önce bunu konuştuk. Mahinur değil, Mahir! — Ama kızım, sence bu yaptığın doğru mu? Emin misin Allah aşkına? — Bunları daha önce konuştuk anne. Zamanında nasıl üzüldüğümü, neler çektiğimi biliyorsun. Artık benim için yeni bir sayfa açıldı. Mahinur öldü anne! Mutlu olmamı istiyorsan artık ben Mahir’im, tamam mı?

​Annesi derin bir iç çekip pes etmişçesine başını salladı. Mahinur eşiğe doğru adımladı: — Dışarıda mahalleden bir genç var, beni kahveye çay içmeye çağırdı. Oraya gidiyorum. — Tamam oğlum... Yani kızım... Amannnn Tamam, git hadi. ​Mahinur dışarı çıkıp bakkalın önünde bekleyen Burak’ın yanına vardı. Göğsünü kabartıp geniş adımlarla yaklaştı: — Eyvallah, geldim. Hadi içelim çayını abi! ​Birlikte mahallenin buram buram taze çay ve kentin is kokusu sinmiş emektar kahvehanesine geçtiler. İçeri girdiklerinde Burak köşedeki boş masayı gösterip ocağa doğru seslendi: — Mehmet Abi, bize iki çay! Mehmet Abi ocaktan kafasını uzattı: — Tamam evlat, getiriyorum. ​Tepsisinde iki tavşankanı çayla masaya yanaşan Mehmet Abi, bıyıklarını burarak Mahinur’a şöyle bir baktı. "Bu delikanlı da kim ?" Burak hemen lafa girdi: — Bu yeni taşınan Rahmetli Nebahat Teyze’nin torunu Mahir, Mehmet Abi. Mehmet Abi’nin gözleri parladı: — Oo, hoş geldin evlat! Nebahat Ablamın torunu demek... Rahmetli ananen çok iyi kadındı, deden Necmi 'yi de çok severdim, mekânları cennet olsun. — Eyvallah abim, sağ olasın, dedi Mahinur, sesi hafifçe detone olarak. ​Mehmet Abi kaşlarını hafifçe çatıp Mahinur’un pürüzsüz yüzüne ve incelen ses tonuna tuhaf tuhaf baktı. Burak durur mu, hemen patlattı espriyi: — Mehmet Abi, bizim Mahir abimin ergenlik daha tam oturmamış ya! Kıl tüy desen daha nanay zaten... ​Ardından sandalyesini Mahinur’a doğru yanaştırıp alayla kulağına doğru eğildi: — Bak, benden söylemesi... Yarın bir gün bu mahallede sana "Tüysüz Mahir" derlerse hiç alınmaca, gücenmece yok, anlaştık mı?

​Mahinur içinden "Kızım ben zaten, ne tüyü!" diye çıldırsa da dışarıdan istifini bozmadı. Mahinur hiç bozuntuya vermedi, bacak bacak üstüne atıp çayından bir yudum aldı: — Sen bir de benim rahmetli babamı görseydin abi... Adam 50 yaşına geldi, vücudunda tek bir kıl yoktu! Amcamlar da öyle. Dedem desen, koskoca mahallede 'Köse Abdullah' olarak bilinirdi zaten. Maalesef genetik bizimki! ​Halbuki alakası yoktu. Rahmetli dedesi "Köse Abdullah" değil, pos bıyıklarıyla nam salmış "Pala Abdullah"tı ama yalanın da gidişatı tatlıydı.

​Tam o sırada kahvehanenin kapısı sertçe açıldı. Önde iri yapılı, keskin yeşil gözlü son derece yakışıklı bir genç; arkasında ise iki tane ayı gibi kalıplı adam içeri girdi. Kahvedeki muhabbet bir anda kesildi. ​Burak gelenleri görünce yüzünü ekşitti, dişlerinin arasından homurdandı: — Gene geldi zibidi... ​Mahinur şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı: — Bu da kim hayırdır? Burak sinirle çay bardağını tabağına koydu: — Kim olacak, dayak isteyen vatandaş işte! ​Burak hızla ayağa kalktı. O iri yapılı, yeşil gözlü adamın tam karşısına dikildi: — Hayırdır birader, sen yine niye geldin? Derdin ne senin? Sana demedik mi buradan sana ekmek çıkmaz diye! Burak tam lafını bitirip adamın üzerine yürüyecekken, yeşil gözlü iri yapılı genç sıkıntıyla derin bir nefes verdi. Omuzlarını esnetip ağır ağır gözlerini Burak’a dikti. Yüzünde buram buram ukalalık kokan bir ifadeyle konuştu: — İşte mahallenin çakma delikanlısı da buradaymış... Çekil önümden! Sesindeki o vurdumduymaz ton Burak’ı zıvanadan çıkarmaya yetti: — Ne diyorsun lan sen lavuk?

Burak tam adamın üstüne atılacaktı ki, yeşil gözlünün arkasındaki iki tane devasa adam bir anda öne fırladı. Burak’ı kollarından tuttukları gibi tek hamlede geriye doğru savurup ittiler. Burak masaların arasına doğru sendeleyip dengesini zor topladı. O an Mahinur’un yüreği ağzına geldi. Hayatında ilk defa böyle bir racon kavgasının tam ortasında kalmıştı. İçinden tek bir şey geçiyordu: Kaç! Arkana bile bakmadan koş kızım! Ama bir dakika... Kaçarsa mahalledekiler "Korkak kız gibi kaçtı" diyeceklerdi. Hatta biraz daha üstüne gitseler "Bu çocuk niye böyle narin narin kaçıyor?" deyip kimliğini patlatacaklardı. Kız olduğunun anlaşılması korkusu, dayak yeme korkusunu bir anda bastırdı.

Mahinur, içinde tir tir titrerken sahte bir öfkeyle aniden ayağa fırladı. Dizleri birbirine vuruyordu ama göğsünü (sıkıca sardığı bandajların elverdiği kadar) öne çıkarıp iki adamın arasına atladı: — Ne oluyor lan? Kimsiniz lan siz? Yeşil gözlü genç, önünde bacak kadar boyuyla bitiveren Mahinur’a dik dik baktı. Yukarıdan aşağıya şöyle bir süzdü. Yüzünde çok geçmeden alaycı, komik bir tebessüm belirdi: — Bu tüysüz de kim lan? Mahinur gaza gelmişti bir kere, geri adım atarsa mahvolurdu. Sesini iyice kalından çıkarıp diklendi: — Ne diyorsun lan sen?! Kimsem kimim? Kilimcinin kör oğlu! Ne yapacaksın ha, ne yapacaksın? Adam alaycı bir kahkaha atıp Mahinur’un dibine kadar girdi: — Bana bak velet, çekil önümden hemen! — Çekilmiyorum lan! Ne yapacaksın, he? Gel yap hadi!

Yeşil gözlü genç, bu sefer eğilip Mahinur’u daha dikkatli incelemeye başladı. Çene yapısına, pürüzsüz cildine, o kocaman dökümlü kıyafetlerin içindeki çelimsiz gövdesine tuhaf tuhaf baktı. Adamın bu detaylı incelemesinden acayip rahatsız olan, renk vermekten ödü kopan Mahinur iyice hırçınlaştı:

— Hayırdır birader, ne baktın öyle dik dik! Ekmek var, poğaça var, istersen yarr....k da var... Derdin ne?

Mahinur’un bu abartılı ve ayarsız çıkışı karşısındaki adamı en sonunda tepesi attı. Yeşil gözlü gayet iri olan genç, "Sen kaşındın" der gibi bir hamlede Mahinur’un ekose gömleğinin yakasına yapıştı. Mahinur’u tek eliyle havaya kaldıracak gibi silkeledi. Tam o sırada Kahveci Mehmet Abi elindeki çay tepsisini tezgaha vurup araya atıldı: — Durun gençler! Yapmayın, etmeyin! Burası yeri değil, benim ekmek teknemde kavga istemem! Adam, Mehmet Abi’nin bağırmasıyla duraksadı. Bir elindeki taze tüyü bitmemiş Mahinur’un yakasına baktı, bir de ortamın gerginliğine. Birkaç saniye sonra derin bir nefes alıp Mahinur’u yavaşça yere bıraktı. Ardından mahinurun yakasındaki kırışıklıkları hırsla, ite ite düzeltti: — Tamam... Sakiniz. Kavga etmeye gerek yok. Sonuçta biz buraya adam gibi anlaşmaya geldik degil mi?. Sonra sıkıntılı bir bakışla önce hırsla soluyan Burak’a, sonra da nefes nefese kalmış Mahinur’a baktı: — Belli ki bugün anlaşamayacağız. Sonra gelsem iyi olacak. Arkasını dönüp kapıya doğru birkaç adım attı, tam çıkacakken durup başını hafifçe omzunun üstünden geriye çevirdi. Yeşil gözlerini doğrudan Mahinur’a dikti: — Bu iş burada bitmedi, tüysüz. Görüşeceğiz seninle. Arkasındaki iki devi de alıp kahvehanenin ahşap kapısını sertçe kapatarak çıktılar. Mahinur, adamlar gidince derin bir "Ouuff" çekip sandalyeye adeta çöktü. Bacakları hâlâ titriyordu ama çaktırmamaya çalışarak gömleğinin yakasını düzeltti. İlk maçı ucuz atlatmıştı ama bu yeşil gözlü dev belanın onun peşini kolay kolay bırakmayacağı da belliydi. Daha ilk günden belayı aldık iyi mi? Mahinur sandalyede dikleşip hafifçe öne doğru eğildi: — Kim bu adamlar abi? Derdi ne bunların? ​O sırada masalardaki boş bardakları toplayan Mehmet Abi derin bir iç çekip söze girdi: — İzmir’in ünlü müteahhidi var ya, Serhat Çakır... İşte bu gelen onun oğlu. Mimar mı neymiş güya, mahalleye gözü dikti. ​Burak hırsla lafa atıldı: — Ne mimarı abi ya! Kahverenginin laciverti, aynı bokun soyu desene! ​Sonra yüzünde geniş bir sırıtışla Mahinur’a dönüp omzuna dostça pat pat vurdu: — Ama helal olsun sana Mahir... Tüysüz müysüzsün falan ama mangal gibi yürek var sende valla! ​Mahinur göğsünü kabartıp çenesini dikleştirdi: — Eyvallah birader...

​Dışarıdan racon kesiyordu ama iç sesinin feryadı bambaşkaydı: Ne yüreği Allah aşkına! Az kalsın korkudan altıma kaçırıyordum, dizlerimin bağı çözüldü burada! İri herif çiğ çiğ yiyecekti beni! ​Boğazını temizleyip hafifçe öksürdü: — Neyse, bizim evde işler bekler. Ben ufaktan kaçayım. Burak hemen ayaklandı: — Gelip yardım edeyim iki dakika? — Gerek yok birader, iki parça koli zaten, hallederim ben, deyip hala titreyen bacaklarla hızlı adımlarla kahveden çıktı. ​Sokağa adım atıp derin bir nefes aldığı an ise, motorunun gürültüsüyle mahalleyi inleten siyah, lüks bir araba yanından ağır ağır geçmeye başladı. Arabanın arka camı yavaşça aşağı indi. Arka koltukta oturan o yeşil gözlü adam, Mahinur’a kilitlenmişti. Arabanın içinden, gözlerini bir saniye bile ayırmadan tehditkar ve dik dik bakmaya devam etti. ​Araba caddenin sonundaki virajda kaybolurken Mahinur olduğu yerde çakılı kaldı. Zorlukla yutkundu, kasketini düzeltip kendi kendine fısıldadı: — İzmir’e huzur bulmaya geldik dedik... İlk günden aldık belayı başımıza iyi mi!

Bölümler