Bölüm 3 / 12
3. Kara Gözler
Kamelyaya ulaştığında telefona çoktan üç mesaj düşmüş ve ikinci çağrı da başlamıştı. Vakit kaybetmeden yeşil ışığa dokundu.
"Evet!"
Sesi azarlardan beter çıkmıştı. Bu kadının esamesine bile tahammülü yoktu artık.
"Mahir..."
"Funda abla, arayıp durma diye açtım. Derdin neyse söyle, kapayacağım!"
"Sensin benim derdim, geri zekalı! Hala abla diyorsun bana. Seviyorum seni, neden anlamak istemiyorsun?"
Ağlamaklı sesi Mahir'in şefkatini uyandıracağına sinirini zıplatıyordu.
"Abla, anlasam ne, anlamasam ne? Ben seni sevmiyorum. Kapat artık şu konuyu."
"Kapatamam. Kapanmıyor. Gözümde hayalin, burnumda kokun... Çok aşığım sana, bir dinles..."
Hayır, dinleyemezdi, kesti sözünü.
"Abla, yapma bunu kendine. Ben seni öyle görmüyorum."
"Neden, neyim eksik? Beş yaş büyüğüm diye mi? Beni hor mu görüyorsun? Ben istesem etrafımda kimler pervane olur."
Genç adam gözlerini devirip sabrını yeniledi.
"Abla, rica ediyorum. Ben bu sözleri duymak istemiyorum. Daha fazla küçülmeden çık hayatımdan."
"Olmaz, dinleyeceksin. Bilmen gerek. Senin için neler yapabileceğimi bilmiyorsun. İstersen Esma gibi bile olurum."
"Sen Esma'nın tırnağı bile olamazsın!"
"Beni hor görüyorsun, sevgimi aşağılıyorsun. Ama, ama ben senin için her şeyimi feda etmeye hazırım. Senin toz kondurmadığın kadın kardeşimi parmağında oyna..."
Adam öfkeyle ayağa fırladı. Ablasını diline dolaması son damla olmuştu.
"Yeter artık, seni dinlemek istemiyorum. İnsanlıktan anlayacağın yok senin. Bir daha ne ara ne de yoluma çık!"
Mahir çürük yumurta kokmuş gibi yüzünü buruşturdu. Bir kadın nasıl bu kadar onursuz olabiliyordu ki?
Aşkta ve savaşta her şey mübah diyenler Funda'ya bakıp gurur duyabilirdi. Kadın hiçbir sınırı tanımıyordu.
'Olmaz olsun böyle aşk, böyle sevda.'
İçten söylene söylene odasına yürüdü. Bir zamandır ertelediği şey için telefonunu tekrar eline alıp malum numarayı hızlıca engelledi. Bunun onu durdurmayacağını bilse de mümkün olan her kapıyı suratına kapamakta kararlıydı.
Günler geçip köy ziyareti bitmiş, nihayet herkes kendi evine dönmüştü.
Komşudan aldığı anahtarla kapıyı açarken bu evden son ayrılışı aklına geldi. O kadını Tarık alıp götürdükten sonra üzerini değiştirmek için evine girdiğinde yabancı bir koku burnuna dolunca evi kolaçan etmek istemiş ve pek çok şeyin bıraktığı gibi durmadığını fark etmişti.
Başta yatağı, böyle bırakmadığına adı gibi emindi. Üstelik banyodaki bornozu yatağının ayak ucuna getirilmişti. Özeline namahrem eli değmiş gibi hissedince nefes bile almadan kendini kapı önüne attı. Post-it yapıştırdığı yerde duruyordu. Çanaktaki anahtarı almak için uzandı. Gece çıkarken tam da orada olduğundan emin olduğu anahtar artık yoktu. Öfkesi burnundan aldığı soluklarla dışarı taşmaya zorlarken kapıyı çarpıp çıktı. Üç beş koca adım sonra komşusunun kapısına ulaştı.
Yaşlı kadın, çocuğun atmış rengini hiç beğenmemişti. Üstelik biraz evvel hiç alışık olmadığı sesler bütün merdiveni dolduruyordu. Çocuğu üzmemek için bir şey sormadı.
"Hoş geldin evladım, gelsene içeri."
Genç adam kadının bir şey sormamasına şükrederek hızlıca maruzatını dile getirdi:
"Hamiyet teyze, ben sana anahtarı bırakacaktım. Filiz ablayı arayacağım birazdan. Bugün gelir inşaallah."
"Hayırdır evladım, Filiz bu saatte gelmezdi?"
"Dün bir tanıdığın ablası zor durumda kalınca benim evime gelmiş, o gelince ben çıktım hemen. Şimdi de girmeden temizlensin istedim."
Kadın anlayışla başını salladı. Kulağına çalınan kelimeler çok daha fazlasını haber verse de sormayacaktı.
Kadından aldığı onayla merdivenleri inerken hızlıca Filiz Hanım'ı aradı:
"Abla, sen yanında yardımcı da getir. Dip köşe her yer elden geçsin. Ha bir de yatak örtüsü, nevresim, bornoz, el havlusu el değmiş ne varsa çıkarın evden. İster atın, ister ihtiyaç sahibine verin. Onları bir daha evimde görmek istemiyorum."
O günden bundandır ev kapalıydı. Temizlenmişti ama yine de içi istemiyordu girmeyi. El mecbur girdi yine de. O saçma gecenin kalıntıları üzerine çökecek gibi olunca helalini düşündü. Kim bilir şimdi nerede ne yapıyordu? Bir an önce tanısın, görsün istedi.
Ablasına emanet ettiği konunun bir kez daha açılmamasından oldukça mutsuz olsa da bir şey diyemiyordu. Üstelik ortada bir sorun yokmuş gibi köyden döndüklerinin ertesi günü Halime ablalarla piknik tertip etmişti. Senede en az birkaç kez yaptıkları şeydiyse de şimdi gözüne battı genç adamın. Yılların direnişini bırakıp evlenmeye karar vermişti ama kimse oralı bile olmuyordu. Ne yapsaydı evlenmek için, TV programına mı çıksaydı?
"Estağfurullah" deyip uykuya daldı.
Ertesi sabah her piknikte giydiği aynı kıyafetleri tekrar giyerek hızlıca hazırlandı. Tek bekar o olduğu için içecekleri, meyveleri almak ona düşmüştü. Alışverişi de bitirip kendini bekleyen sürprizden habersiz arabasını ablasının evine sürdü. Kafası her ne kadar dolu olsa da kapı önünde cıvıldaşan yeğenlerini görünce neşesi yerine geldi. İyi ki evlenmeye karar vermişti. Baba olmanın hayali bile şimdiden içini ısıtıyordu.
Kemal abi ve kızları da kapı önündeydi. Geriye beklenen iki hanım kalıyordu tek. O da evlendiğinde çocuğunu alıp çıkacak, eşi rahat hazırlansın diye alan açacaktı öyleyse. Kendini evlenmiş, kucağında evladı ile helalini beklerken düşünmek yüzünü aydınlattı. Ama şimdi elleri boşken gidip ablasına yardım etse iyi olacaktı, çünkü Tarık abisi "Sen çocukların yanında kal, ben ablana yardım edeyim" demişti. Baş başa biraz konuşuruz diye kendi çıktı genç adam.
Esma bir yandan piknik hazırlıklarını sürdürürken öte yandan içinde güçlü bir savaş veriyordu. Halime, "Mahir'e kızdan söz etme, şimdilik kendi akışına bırakalım, gerekirse müdahale ederiz" demişti. Haklıydı aslında, kendi kendilerine birbirlerine ilgi duysalar çok güzel olurdu. Ama işte 25 yıllık kardeşini çok iyi tanıyordu. Eğer konuyu çıtlatmazsa bir yabancıya dönüp bakmazdı bile.
Yaptığı hazırlıklar bir bir sepetin içini doldururken kapı zili çaldı. Kocası sepeti almak için çıkmış ya da çocukların bir ihtiyacı olmuştu belki. Beklediği üzere gelen kocası ya da çocuklar değildi. Rengi atmış pantolonu ve yıpranmış tişörtüyle karşısında bir adet Mahir duruyordu.
Esma ister istemez suratını ekşitti. Kızın beğeneceği varsa da bu kılıkta beğenmezdi galiba. Yüzünün buruşması genç adamın dikkatinden kaçmadı. Ayakkabılarını çıkarıp mutfağa yürürken bir yandan da takıldı:
"Abla, beni gördüğüne sevindiğini bu kadar belli etme istersen."
Esma olduğu yerde iki saniye durakladı. Bu pantolon geçen piknikte giydiğiyle aynıydı ve yer yer çimen lekeleri halihazırda bekliyordu öylece.
"Mahir, bu ne kılık Allah aşkına? Pantolonu yıkamadan tekrar mı giydin?"
Ufak bir kahkaha cevabı olmuştu:
"Gülme de cevap ver, bu ne hal böyle?"
"Abla, abartmasana! İki ay önce giydiğim pantolonu yıkamadan tekrar mı giyeceğim? Yıkadım, çıkmamış. Nasıl olsa bugün tekrar leke olacak, ne fark eder ki?"
Çok fark ederdi. İlk intiba dünyalar kadar önemliydi. Ama işte Mahir görücüye çıktığının farkında değildi. Derin bir nefes aldı. Halime de akış da kusura bakmayacaktı artık.
"Mahir, oraya bu kılıkta gelemezsin. Olmaz yani, bunlar hiç uygun değil."
Genç adam sepetin içindeki kutularda ne var incelerken umursuzca konuştu:
"Abla, bunlar benim piknik üniformam, hep giyiyorum. Neden bu kez rahatsız etti ki seni?"
"Mahir, şey... Şimdilik söylemeyecektim ama bir kız var. Piknikte birbirinizi görürsünüz diye düşünmüştük."
Kız var sözüyle Mahir'in gözleri parladı. Evlenmeye karar verdiğinden beri bekarlığın her şeyi gözüne batar olmuştu. Üstelik bir köşede oturup kısmetini beklemek çok sıkıcıydı. Hevesle sordu:
"Gerçekten mi? Kim, nasıl biri? Ben tanıyor muyum? Abla, beni unuttun sanmaya başlamıştım artık!"
Esma kardeşinin tepkisine sıcacık gülümsedi.
"Sakin ol, daha ortada bir şey yok. Nasıl olsa öğreneceksin kim olduğunu. Az daha sabret."
"Abla, zaten öğrenecekmişim, şimdi söyle işte, çok merak ediyorum ben."
"Kemal abi'nin yeğeni. Biz köydeyken burada yaşamaya başladı. Okulu burada."
Kemal abi sözü geçince az evvel kapılarında gördüğü kız geldi aklına. Gerçekten de o olabilir miydi?
"Ee abla, şey, kız biraz uzunca mı?"
"Evet."
"Ben merdivenleri çıkarken birden kapıyı açtı, sonra da hızla yanımdan geçti."
Yabancı kız kapıdan fırlar gibi çıkınca ister istemez dikkatini çekmiş, hiç başını kaldırmadan rüzgar gibi geçince üzerinde durmadan tırmanmaya devam etmişti.
"Kızı gördün yani, ee ne düşünüyorsun?"
"Abla, ne düşüneyim? Yanımdan geçti gitti. Kapı açılınca Halime abla çıkacak sandım. Kemal abi, çocuklar aşağıdaydı. Sonra uzun biri çıkınca yürüdüm ben, bakmadım ki."
Esma bir an heveslense de yüzü düşmüştü.
"Bu halini çoktan gördü mü yani?"
Mahir tişörtünü çekiştirip biraz inceledi. Hakikaten şantiyedeki işçilerin iş kıyafetinden bir halliceydi. Üzüntüyle soludu, olan olmuştu artık.
"Ne yapayım abla? Beni de beğenen böyle beğensin!" deyip omuzlarını düşürdü.
Beğenilecek hali olmadığının kendi de farkındaydı. Çocuğun mahzun hali ablasının dikkatinden kaçmadı.
"Üzüldün mü sen?"
"Ne bileyim abla? Kız beni pasaklı zannedecek."
Pasaklı değildi. Temizlikçinin gelmediği günlerde bile evi derli topluydu. Esma kardeşinin mahsun haline hiç kıyamadı. Belli ki evlenmeyi gerçekten de istiyordu. Köydeki konuşmadan sonra konuyu "bir aday var mı"ya getirmek için nasıl da kıvrandığını zevkle izlemişti.
İşlerini bitirip sepetin üstünü örttü.
"Sıkma canını, her şey olacağına varır. Nasibinse bir tişört buna mani olamaz zaten."
Mahir buna bütün kalbiyle inanıyordu. İki süt kardeş, önlerindeki günün heyecanıyla oyalanmadan yola koyuldu.