MyStoryBölüm 4 / 12

Bölüm 4 / 12

4. Köşe Kapmaca

​Gidecekleri yere yaklaştıkça Mahir'i daha büyük bir heyecan sarmıştı. Birazdan göreceği kız, belki de hayat arkadaşı olacaktı. ​"Acaba nasıl biri, beni beğenir mi ki..." ​Ablası okulu burada demişti. Heyecandan ne okuyor, soramamıştı bile. ​Yeni başladıysa yaşı çok mu küçüktü? O kadar küçük olsa ablası münasip görmezdi zaten. ​Hem boyu da epey uzundu. Kara gözleri vardı bir de. Ablasına dememişti ama kapı birden açılınca bir anlığına gözleri değmişti birbirine. ​İkisi de başını eğip yürüdüğünde, loş merdiven kapkara gözlerle dolmuştu sanki. ​Çok üstünde durmadan dikkatini toplamıştı genç adam. ​Helalini, gözüne göz bile değmeden beklemek istiyordu. ​Ama şimdi ablası öyle deyince ne zaman gözünü yumsa kara gözler çakmak çakmak bakıyordu kendine. ​Şimdiden kabullenmiş, benimsemiş gibi hissetti. ​Yol akıp giderken sesli bir "Estağfurullah" daha çekti genç adam. ​Daha ortada bir şey yokken böyle kapılmaya meyletmesi hayra alamet değildi. ​Bir bakışa, bir gülüşe aldanıp kurulan yuvalar gün gelip başına yıkılıyordu insanların. ​Mahir böyle olmayacaktı. Önce huyları, karakterleri imtizac etmeliydi. ​Kız dünya güzeli de olsa beklentisi farklıydı genç adamın. ​"Ya nasip" deyip hızını arttırdı. ​Diğerleri önden gidip yerleşsin, kız varlığıyla rahatsız olmasın diye bilerek yavaş gitmişti. Ama artık kendi heyecanı oyalanmasına izin vermiyordu. ​Bir an önce gitsin, tanışsın, yalnızlığına deva olacak mı öğrensin diye hevesle sürdü. ​İki komşu arkadaş, beyler çocuklarla oynarken çarcabuk iki masayı hazır edip kahvaltılıkları serdi. ​Sabah erken olduğu için mangal, semaver keyfini öğleden sonraya bırakmışlardı. ​Esma bir gözü yolda, bir gözü akşam tanıştığı Günay'da, sanki kendi evlenecekmiş gibi heyecanla olacakları beklerken Halime kolunu çimdiriverdi: ​"Bakma artık kıza, utanıyor zaten." ​"Çok güzel, ne yapayım? Bebek gibi maşallah, aşık oldum sanırım." ​Güzelliği kara kaşı, badem gözünde değildi. İçten tebessümü, tevazu sahibi duruşundaydı. ​Akşam kısacık tanıştığı kızı şimdiden kardeşi gibi sevmişti Esma. ​Çocukların boyuna inmek için yerdeki kilime diz çökmüş; dört çocuğu kendine hayran hayran baktırarak oyun oynatıyordu. ​Bir düşünür "Çiçekleri ve çocukları seven insandan zarar gelmez" demişken, Esma da bu hayat dolu kızdan kimseye zarar gelmeyeceğine adı kadar emindi. ​Mahir gelse de bir an önce tanışsalar, iki aya kalmaz düğünü kurarlardı evelallah. ​Aklına gelen şeyle Halime'yi dürttü: ​"Sen konuştun mu Günay'la, biliyor mu durumu?" ​"Çıtlattım azıcık. Oğlanın haberi yok, sen güzelce bakıver, tanımaya çalış dedim. 'Olur dersen açarız konuyu' dedim. Söylemesem hayatta dönüp bakmazdı. Şimdi de bakacağını zannetmiyorum da, işte sezgili olur en azından." ​Esma dudaklarını kemirdi. Elmeçbur söyleyecekti artık: ​"Şeyy, Halime, aslında ben de Mahir'e söylemeyecektim ama sabah üstü başı perişan geldi. Değiştirsin diye söylemek zorunda kaldım ama kapıda karşılaşmışlar, biraz geç oldu." ​Halime'nin gözleri fal taşı gibi açıldı. Günay yol boyu sessiz, dalgın oturmuştu. Acaba Mahir'i mi düşünüyordu? ​Dün akşam konuyu kıza açmak için ecel terleri dökmüştü resmen. ​Adı gibi biliyordu ki kızı rahat bırakmayacaklardı. Babaannesi, kendi akrabasından biri ile başgöz etmeden asla pes etmezdi. ​Bu da kızı altın kafese sokmakla eş değerdi aslında. Solardı, kururdu Günay, öyle bir hayata kök salamazdı. ​Bu nedenle onlardan evvel davranıp kızın kıymetini bilip saygı duyacak, ömür boyu el üstünde tutarken hayallerini kısıtlamayacak biri ile ömrünü bağlamak tek kurtuluşdu. ​Ama işte daha ilk günden varlığından rahatsız olup başından atmaya çalıştığını düşünmesin diye lafı eveleyip gevelemişti konuya giremeden. ​Günay büyük bir olgunlukla, "Ne yapmaya çalıştığını biliyorum yenge, gönül isterdi ki ben de kendi kararlarımı kendim vereyim. Ama olmuyor. Münasip biriyse ben hayır demem" deyip bütün yükü almıştı omuzlarından. Geriye sadece gençlerin birbirini beğenmesi kalıyordu, o da nasipdi artık. ​Çocuklara öğretmencilik oynatan genç kız aslında orada değil gibiydi. Biraz sonra göreceği genç adam nasibi miydi, çok merak ediyordu. ​Evlilikten kaçmak için geldiği şehirde, ikinci günden tekrar aynı mevzu ile karşılaşmıştı. Babaannesinin uygun bulduğu kısmetleri kabul etmesine imkân yoktu. Bir yıldır çalışmış, DGS'yi kazanmıştı. Hiçbiri okumasına izin vermezdi onların. ​Hatta onu altın bir kümese kapatır, orada yumurtlayıp durmasını beklerdi. ​Günay aile hayatına saygı duyuyordu. Evlenip yuvasını kurmayı isterdi hatta. ​İlla çalışacağım gibi hırsları yoktu, kararını kendi versin yeterdi. ​Ama işte o adaylardan hangisini seçse sonu süs bebeği olmaktı. ​Eli kolu altınla, pırlantayla bezeli, en markalı çantalar, ayakkabılarla kocasının yanında onu tamamlayacak bir aksesuar olmak hiç tarzı değildi. ​Bu yüzden yengesinin teklifini tereddütsüz kabul etti. Kimdir, nedir bilmese de yengesi kefildi ya, olur olmaz birini karşısına çıkarmayacağına adı gibi emindi. ​Gezip tozup vakit geçirerek tanımaya çalışsa ne kadar muvaffak olacaktı ki? ​İnternet, evlendikten sonra huyu değişen eşlerden şikayetlenenlerle doluydu. ​Aslında bunu anlayamıyordu genç kız. Sahte maskeler takıp kendini olduğun gibi göstermemek tek kelimeyle zavallıcaydı. ​İstediğini alıp o maske düştüğünde ne olacağını zannediyorlardı ki? ​Allah korusun, üç günde boşanan çiftler, ortada kalan yavrular ve hatta şiddet... ​Yengesi bugün göreceği gençten haber verip odada yalnız bıraktığında, henüz yerleştirdiği dolabı açtı genç kız. ​Bir öfkeyle geldiği için nesi var nesi yoksa bavula tıkmak istemişti. ​Yazın ortasında eli kalın montları almaya gittiğinde aklı yerine gelmişti nihayet. ​Bu yüzden üç kapak dolusu giysi onu bekliyordu. ​Kıyafetleri renklerine göre düzenlice sıralamak işini kolaylaştırdığı için asla vazgeçmiyordu bu adetinden. ​Buğday tenini parlatan maviler, pudra pembeler karşısındaydı. ​Derince bir soluk aldı. Evet, beğenilmek istiyordu da göz boyamaya çalışmak ona göre değildi. ​Okula giderken giyerim diye aldığı en solgun griye uzandı eli. Beğenen onu böyle beğensindi. ​Yine de heyecanla sabahı sabah ettiğinde içi içine sığmıyordu. İki araba mesire alanına vardıklarında ister istemez gözleri etrafı aramış, gelen giden olmayıp işleri de bittiğinde çocukların yanına çöküvermişti. ​Onların masum sevgisi bütün stresini alıyordu insanın. Kendini oyalamanın en zevkli yöntemiydi. ​Kız, beynini meşgul eden düşünceleri kovup çocuklarla eğlenmeye odaklandığında, bulundukları masaların yakınına gelen araba ile bütün bakışlar o yöne çevrildi. ​Mahir dizlerinin titrediğini hissediyordu. Kızın çocuklarla gülerken nasıl da ay gibi parladığını uzaktan da olsa görmüştü çoktan. ​Çocukla çocuk olup riyasız gülen biri asla kötü olmazdı. ​Üstelik Halime ablası uygun bulmuşsa alır başüstüne koyardı Mahir. ​"Bismillah" deyip kapıyı açtı. Nasibinde rengi soluk tişört, lekeli pantolonla görücüye çıkmak vardıysa ona da amenna dedi içinden. ​Usul adımlarını bagaja yöneltip eli kolu dolu arabanın yanından ayrıldı. Yol üstünden dondurma da alıp arabadaki termosa koymuştu ama onu şimdi çıkarmayacaktı. ​Halime ve ablasının olduğu masaya bir selam verip elindekileri yerdeki örtüye bıraktı. ​Halime'den bile utanmıştı şu anda. Üstelik ablası otuz iki diş sırıtarak yüzüne bakıyordu. Kaşlarını indirip çaresizce uyardıysa da gülüşünü arttırıp omzunu çeken kadın işini hiç kolaylaştırmayınca pes ederek arkasını dönüp beylerin masasına adımladı. ​Masadaki boşluk Kemal abinin yanı olunca genç kızı da çaprazdan görür olmuştu. ​Kız, beklenen misafir de gelince Bilal'i kucağına alıp Elif'in elini tuttu. Halime'nin büyük kızı Meryem, Elif'in yaşıtı küçük kızı Rumeysa kendileri ayaklanmıştı. Hep beraber hanımların masasına geçtiler. ​Masada tek oğlan olduğunu fark eden küçük adam, ne zamandır mutlu mutlu oturduğu kucakta huzursuzca kıpırdadı. ​Günay zaten epeyce heyecanlı olduğu için problem ney, anlayamamıştı. ​Bir iki çırpınışta balık gibi kucağından kayan ufak oğlan poposunun üzerine düşünce "Hiiii!" diye ayağa fırladı. Gözlerini yerden kaldırmasa da herkesin ona baktığını hissediyordu. ​Bilal düştüğü çimenden hızlıca kalkıp "Babbaaa" diye koşturunca neyse ki dikkatler dağılmıştı üstünden. ​Usulca masaya geri oturdu. Fakat öyle bir utanmıştı ki ne soğuyan çayı umrundaydı ne de açlığı. ​Bir çocuğa bile sahip çıkamamıştı. ​Kucağında bitiştirdiği parmaklarının etlerini yolarken ellerinin üzerine bembeyaz bir el kapandı. ​Yan tarafında oturan Esma anlayışla tebessüm ederek gözlerine bakıyordu: ​"Ben de zaptedemiyorum artık, üzülme. İki yaş sendromuna girdi küçük bey. Kendi kararlarını kendi veriyor." ​Kadının ipek gibi yumuşacık sesi genç kızın içini okşuyordu. Yüzündeki tebessüm bulaşıcıydı sanki. Günay da ona uyup içtenlikle tebessüm etti. ​Halime kızın atan renginden aslında nasıl da gerildiğini fark ediyordu. Üzerine gitmeden farklı farklı konular açıp rahatlamasını bekledi. ​Gerçekten de Günay, İstanbul'dan ve okulundan söz etmeye bayılıyordu. ​Halime'nin tatlı sohbeti, Esma'nın araya serpiştirdiği sorular ile kahvaltı tamamlanınca sofraları toplamayı beylere bırakıp ufak bir yürüyüşe çıktılar. ​Günay, amcasının buradaki evde yengesine nasıl yardımcı olduğunu hep görüyordu. Ama sofrayı öylece bırakıp yürüyüşe çıktıklarına inanamadı. ​Bildiği tanıdığı hiçbir erkek bunu kabul etmezdi. Amcası da memlekette işe karışmıyordu. "Buranın havasından besbelli" deyip kendince gülümsedi. Aklına gelen şeyle yengesine döndü: ​"Babaannem sofrayı öylece bırakıp yürüdüğümüzü görse ayaklarımızı kırardı değil mi yenge?" ​Halime tatlı tatlı kıkırdadı. Kızın ne demek istediğini çok iyi biliyordu. Esma konuyu anlamamıştı. Kaşlarını indirip merakla sordu: ​"Ne olur ki yürürsek, ben anlamadım?" ​Halime derince bir soludu. Her ne kadar şakaya vursa da içten içe kırgındı: ​"Kemal'in memleketinde erkekler ev işine elini sürmezler canım. Sanki ezilen kendileri değilmiş gibi bütün kadınlar da bu sistemi canla başla koruyor. Kemal sülalede istisna sayılır. Ama memlekete gittiğimizde ona da iş yaptırmıyorum." ​Esma'nın aklı iyice karışmıştı: ​"Neden yaptırmıyorsun?" ​Halime'nin yüzü muzip bir gülüşe bulandı: ​"Refika ablam rica etti, Gülsüm annenin gözü götürmayyymiş." ​Acemice yaptığı şive üçünü de güldürdü. Halime'nin yüzü bu kez hüzünlü bir hal almıştı: ​"On üçüncü yılımızı devirdik, hâlâ yıldızı barışmadı benimle. Oğlunun gurbette oluşuna içerliyor sanırım. Ne yapsam gözüne batıyor." ​Esma bu konuyu ilk kez duyuyordu. Kemal abinin ablası Refika Hanım birkaç kez gelip kalmıştı kardeşinin evinde. Oldukça sevecen, sıcakkanlı bir hanımdı. Ailedeki herkesi onun gibi sanıyordu aslında. Gülsüm babaannenin sadece adını biliyordu. ​Günay yengesini teselli etmek için konuştu: ​"Yenge, babaannemin gözüne Sonay hariç hepimiz batıyoruz, üzerine alınma sen." ​Hakikaten öyleydi. Türlü acılarla sınanmış kadın, yaşı ilerledikçe hepten huysuz olmuştu. Herkes biliyordu ki tek gayesi ailesini korumaktı da bazen kantarın topuzu kaçıyordu iyice. ​Döndüklerinde iki hamak kurulmuş, Rumeysa ve Elif'i birine, Bilal'i diğerine uykuya yatırılmış buldular. ​On bir yaşındaki Meryem, iki hamağın ortasındaki sergiye oturmuş kitap okuyordu. ​Asıl sürpriz ise yerde yuvarlanan Mahir ve Kemal abiydi. Yan taraflarında bir top olsa da onlar daha çok güreş eder gibi duruyorlardı. ​"Ooo abim benim, haydi bastır!" ​"Kardeşim, paslanmışsın sanki." ​Başlarına dikilmiş seyreden Tarık bir ona bir ona tezahürat yaparken, hanımların geldiğini gören Mahir'in dikkati dağılınca Kemal abi'nin kündesine gelmesi kaçınılmaz oldu. ​Normalde bu durum herkesi güldürürdü de bu kez eğlenen sadece Tarık ve Kemal abi olmuştu. Mahir küskün çocuklar gibi rakibinin omzunu patpatlayıp tebrik ederek süklüm püklüm masaya geri oturdu. ​Şu an ufalıp ufalıp görünmez olmak istiyordu aslında. ​Körün taşı gibi hem eski püskü giyinmiş hem de kolay kolay yenilmediği Kemal abi sırtını yere getirmişti. ​Kadınlar gidip ortalığı toplayıp tek kale maça girişmişlerdi. ​Tarık bir kaza yaşanmasın diye şimdilik hareketli ortamlardan uzak durduğu için onlara katılmayıp hamakları kurmuş, vakti gelen çocukları uykuya yatırmıştı. ​Açık havanın verdiği rehavetle hemen uykuya dalan çocuklar neyse ki onu hiç yormamış, o da masaya geçip top oynayanları izlemeye koyulmuştu. ​Top bir onun bir onun ayağında dönerken bir müddet sonra iki adam birbirini yoklamaya başladı. Kafa kol derken iş kızışınca ikisi de bir güzel yere devrildi. ​Kemal abi boyca Mahir'den rahat on santim kısaydı belki, fakat çok sağlam rakipti. ​Eh, Mahir de yıllardır şantiyelerde koşturup duruyordu haliyle. Üstelik lisede lisanslı güreş tutmuşluğu da vardı. ​Hâl böyle olunca her piknik bir ufak kapışıyorlardı. ​Çocuk gibi yerde debelendikleri bir yana, yenilmişti üstelik. İşte bunun şimdi hiç sırası değildi. ​Omzuna dokunan elle başını kaldırdı. Tarık kaşı gözüyle "Hayırdır?" yapıyordu. ​Ne deseydi ki? Olan oldu artık deyip omuzlarını silkdi. ​Kız hem güzel hem boylu posluydu. Üstelik çocuklarla iyi anlaşıyordu... ​"Allah sahibine bağışlasın" deyip ayaklandı. Sabahtan beri düzgün durayım diye kendini kasıp durduğu yeterdi. ​Zaten kızın da dönüp baktığı yoktu. Belli ki gönlü düşmemişti. Bu saatten sonra o da çıkarırdı aklından ay parçası gibi parıldayan gülüşü. ​Vakit girince namaza imamlık etti. Kemal abi mangalı yakarken yardımcı oldu. Semaver için etraftan çalı çırpı topladı. Çocuklarla düşe kalka oynadı. ​Her zaman nasıldıysa öyleydi şimdi. "Bu kız beni beğenmez" fikri içini burksa da elden ne gelirdi ki? ​Halime kocasının dikkatini çekmeden gençleri bir tanıştırmak, hatta mümkünse iki kelime konuşturmak istiyordu aslında. ​Deminden beri kurduğu fikirle Esma'ya yaklaştı: ​"Esma, Mahir'i çağırsan da bir tanıştırsak mı? Bunların birbirlerine bakacakları yok." ​Esma şöyle bir etrafa bakındı. Kemal abi ve Tarık mangal köz tutana kadar biraz dolanmak için yürüyüşe çıkmış, Mahir'i başına nöbetçi bırakmıştı. ​Bilal yine babasından ayrılmamış, Meryem de onlara katılmıştı. İki süt kardeş Elif ve Rumeysa kilimin üzerinde oyun oynuyor, Günay da ağaca yaslanmış yanlarında otururken oyunlarına eşlik ediyordu. ​"Hazır abim de yok ama ne yapsak bilemedim." ​Halime "Hayırlı bir iş için" diye kendine telkin verip paketteki pişmemiş köftelerden beş altı tane bir tabağa aldı: ​"Günay, bir bakar mısın?" ​Genç kız Mahir'in görüş açısından kendini koruyan ağacın dibinden ayaklanıp yengesine yürüdü. ​Bugün bir sakarlık daha yaşayıp rezil olmamak için saklanmıştı oraya. ​Usul adımlarla masaya ulaştı: ​"Canım, şunları mangala götür de pişirsin Mahir. Ben tuzundan emin olamıyorum, tuzsuzsa erkenden çaresine bakarız." ​Kız bir tabağa, bir yengesine baktı. Öyle utanmıştı ki, buğday teninden bile belli oluyordu. ​Çünkü yengesi kendi ayaklarıyla adamın yanına gitmesini söylüyordu. ​Ürkek bakışlarını Esma'ya çevirdi, kadın otuz iki diş sırıtarak başını sallıyordu. ​Yengesi "Kimse bir şey bilmeyecek, sen sadece bir farkına var diye söylüyorum" demişti. ​Ama belli ki bu kadın her şeyi biliyordu. ​O biliyorsa adam da biliyordu demek ki. ​İşte şimdi çok kötü hissetmişti. ​Sabah kapıyı açtığında sahanlıkta gördüğü adam başını eğip yürüyünce "Böyle edepli biri kalmış mı hâlâ?" diye düşünmüş ama kim olduğuna kafa yormamıştı. ​Yanlarına park eden arabadan sabahki genç çıkınca kalbi ağzında atmıştı sanki. ​Daha o dakikada kararını vermişti. Öyle edeple başını eğip yürüyen adam hayallerinin bile ötesinde olabilirdi. ​Bir kez daha dönüp bakmaya gerek görmedi. Bakacaksa adam baksın, görecekse o görsün istedi. ​Adamın haram helal bilmesi, onu yanına süs değil yol arkadaşı olarak görecek olması yetmiş de artmıştı kıza. ​Yengesi konuyu açtığında sorduğu iki sorunun cevabı da gönlüne göre gelmişti: ​Boyu benden kısa mı? Geçmişinde bir münasebeti bulunmuş mu? ​Aslında çok hayati şeyler değildi, biliyordu. İyi bir kimseyi bu özellikler için reddetmek uygun da değildi belki. ​Ama işte okul hayatı boyunca uzun boyu şaka mevzusu olmuştu. En azından eşi kendinden uzun olsun çok istiyordu. ​Diğer konu ise önünü alamadığı kıskanç huyu yüzünden ileride sıkıntı olabilirdi. ​Eğer bir geçmişi varsa da en başından bilmesi kabullenmesini kolaylaştıracaktı. Bu yüzden sormuştu. ​Neyse ki yengesi Mahir'in o tarz şeylerden uzak olduğuna o kadar emindi ki; üstelik adamın merdivendeki tavrı göz önüne alınınca nasıl böyle emin olduğunu anlamak zor değildi. ​Kendisi de hayatı boyunca baktığı, durduğu yere hep dikkat etmişti. ​İnsanları insan olarak görüyor, insan olarak da görülmeyi istiyordu. ​Yapı olarak çekingen, mesafeli biri sayılmazdı. Girdiği ortamlarda iletişim kurmakta zorlanmıyordu. ​Fakat belki ailesi, belki de standardın üstündeki boyu caydırıcı olmuştu, bilemiyordu. ​Kendisine özel bir arkadaşlık niyetiyle yaklaşan hiç olmamıştı. Kendisi de hiç kimseye o gözle bakmamıştı. ​Ailesine haber yollayanları da zaten baştan silmişti. ​Vakti saati geldiğinde varsa bir nasibi, en helalinden karşılaşmak istiyordu. ​Yengesiyle yaptığı konuşmadan sonra "Acaba o mu?" diye nefesini kesen heyecan, "Mahir birkaç şey alacaktı, siz sofrayı kurun o da yetişir" diyen amcasıyla biraz olsun rahatlamış, adam gelene kadar sofraya yardım etmiş, iş bitince de çocukların yanına çökmüştü. ​Şimdi yengesi tabağı alması için iyice önüne uzattığında, biraz korku biraz hevesle tuttu ucundan. Başını öne eğip adım adım yürüdü. ​Yirmi adımlık yol yirmi ışık yılı gibi uzun geldi gözüne. Bakışlarını yerden kaldırmadan usul usul adımlayıp ne diyecek, ne yapacak hiç bilemezken kendini adamın önünde buluverdi.

Uygulamada reklamsız oku