Bölüm 2 / 6
Berfin’ne acı Veda
Fırat Ağa, odasının penceresinden avludaki kalabalığa bakıyor ama kimseyi görmüyordu; gözlerinin önünde hâlâ Berfin’i son gördüğü anı, hastane koridoru ve doktorun söyledikleri vardı. Kulaklarında aynı cümle dönüp duruyordu: “Anneyi kaybettik ama bebeği kurtardık…”
Elinde Berfin’in yarım kalan bir dikişiyle süslenmiş küçük bir mendil vardı. Parmaklarıyla sıkıyor, sonra bırakıyordu. İçindeki öfke, acı ve suçluluk birbirine karışmıştı. O bebek… Berfin’in hayatını alan o bebek… Düşüncesi bile ciğerini yakıyordu.
Kapı yavaşça aralandı. Kerem, elinde bir tepsiyle içeri girdi. “Abi,” dedi kısık bir sesle, “biraz çorba iç bari… İki gündür lokma geçmedi boğazından.”
Fırat başını kaldırmadı. Çorbanın kokusu bile midesine oturmuştu. “O bebek…” diye mırıldandı. “O bebek yüzünden Berfin gitti. Ne yemek ne su… İçim yanıyor Kerem.”
Kerem, abisinin öfkesinin aslında bebeğe değil, içindeki büyük boşluğa olduğunu biliyordu ama susmayı tercih etti. Tepsiyi sessizce kenara bırakıp çıktı.
Aşağıda Asude Hanım, Sevde Hanım’ın kucağındaki minik yavruya bakıyordu. Bebeğin yüzü Berfin’in yüzüne benziyordu; daha ilk gününde anasının hayaliyle büyümek zorunda kalacaktı. “Berfin’in emaneti bu,” dedi Sevde Hanım. “Fırat’a zaman tanı, oglunu bağrına basacak bir gün.”
Asude Hanım gözlerini sildi. “Oğlum çok perişan … Ama haklısın, bu bebek de bizim canımız,” dedi titreyen bir sesle.
Gece olunca konak daha da sessizleşti. Taziyeye gelenler birer birer dağıldı. Fırat hâlâ odasında oturuyordu. Berfin’le geçirdiği günler, düğün gecesi, birlikte içtikleri çay, hamilelik haberini aldığı o an… Hepsi bir film şeridi gibi gözünün önünden geçti. Yatağın kenarında boş duran pusete bakarken yutkundu, boğazı düğümlendi. Ayağa kalkıp pencereye yöneldi. Gecenin serinliği yüzüne çarptı ama içindeki yangını söndüremedi.
O sırada odanın kapısı çaldı. Fırat’ın çocukluk arkadaşı Serdar içeri girdi. “Başın sağ olsun kardeşim,” dedi omzuna dokunarak.
“Biliyorum zor. Sabredeceksin Allah'ın takdiri böyleymiş en mutlu anınıza bile şahit oldum ama kader deyip kabuleneceğiz bana bak beni görüyürsün dimi bende sevdiğimi kaybettim.
Benden alıp başkasına verecekler diye canına kıydı bunu en iyi sen biliyorsun o günlerde yanımdaydın beni hayata tekrar senin söylediklerin bağladı. Şimdi bende seni hayata bağlayacak şeyi söyleyeceğim bu bebek senin kanın. O senin yaşama sebebin olabilir.”
Fırat’ın dudakları titredi. “Sebep mi? Benim hayatım Berfin’di. O bebek berfinin öldüğünü hatırlatıyor bana.” dedi neredeyse fısıldayarak
Serdar, “O bebek, Berfin’in sana bıraktığı en büyük emanet. Bir gün anlayacaksın,” dedikten sonra son kez elini omuzuna koydu desteğini hisesettirmek için. Biraz yanlız kalsın diye sessizce yanından ayrıldı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde Fırat, kimseye haber vermeden odasından çıktı. Doğru mezarlığa gitti Sabaha kadar konuşmadan öylece oturdu. Sonra eve gelip Koridordan sessizce geçerken, Bebek odasından gelen hafif bir ağlama sesi vardı. Yavaşça kapıyı açtı.
Beşiğin içinde minicik bir çift el hareket etti. Fırat’ın elleri titreyerek beşiğin kenarına uzandı; parmak uçları beşiğe değdi ama bebeğe dokunmadı. Bir an bakakaldı, gözlerinden yaşlar süzüldü. Sonra geri çekildi. Kapıyı sessizce kapatıp karanlığa karıştı.
İçinde öfke, acı ve sevgi birbirine karışmıştı. Berfin’siz geçen her saniye canını yakıyordu ama o bebek orada, nefes alıyordu. Fırat bunu henüz kabul edemese de bir gün, bu küçük canın ona hayatı tekrar öğreteceğini bilmiyordu. Dağlı Konağı’nda günler ağır aksak geçiyordu. Taziye bitmiş, kalabalık yavaş yavaş çekilmişti. Ama konağın avlusunda hâlâ Berfin’in yokluğu hissediliyordu; taş duvarlar bile yas tutuyor gibiydi. Fırat, Berfin’in odasına hiç uğramıyor, bebeğin ağlama sesi duyulduğunda dişlerini sıkarak başka bir köşeye çekiliyordu.
Sevde Hanım, kucağındaki minicik yavruyu sallayarak uyutmaya çalışıyordu. Bebek bazen Berfin’in kokusunu arar gibi hıçkırıyor, bazen ufacık elleriyle havayı kavramaya çalışıyordu.