MyStoryBölüm 2 / 12

Bölüm 2 / 12

2. bölüm

​"Bizimle geliyorsun bayan."

​"Niye ya?" demeye kalmadı, kollarımdan yapışıp arabaya bindirmeye çalıştılar. Yok, arabaya bindirmediler; arabaya beni hallaç pamuğu gibi teptiler. Çığlık attım. Ne işe yarayacaksa?

Aradaydım artık. Arka koltukta iki gorilin ortasında bir "bayan" diyenim eksikti, o da oldu şükür. Sorularımı art arda sıralamaya başladım: "Neden? Niye? Nereye götürüyorsunuz beni?

Bunlar kesin adamı atan adamlar. Vay, sen bizim haşat ettiğimiz adamın hayatını kurtardın diyeydi kesin!" Yarım kalan işlerini benim üzerimde tamamlayacaklar. Allah'ım neydi günahım?

Lanet olsun içimdeki insan sevgisine! Bırak, dön arkanı git arkadaş. Sana mı kaldı Süpermenlik? Yok, Supergirl'lük... Yok bir yardımseverlik, yok bilmem kendini iyilik meleği sanmalar. Al, al sana iyilik melekliği! Kafamdaki hareyi nasıl söküp alıyorlar gör. Melekmiş! İyilik meleğimizin görevine başladığı gün son verilecek. Şapşal ben!

​Adamlar yemin etmiş gibi konuşmuyorlar. Hatta göz teması bile yok asla. Ben hâlâ çırpınıyorum. Korkudan sesim kısılmış, çıkmıyor gibi sanki ama bas bas bağırıyorum aslında: "Nereye götürüyorsunuz beni? Bırakın!" Nafile, çıt çıkmıyor.

Araç hızla ilerliyor. Bu yolculuk ne kadar sürer hesabı yaparken ana yoldan, kavşaktan saptık. Tabelada Beykoz gördüm sanırım...

Hafif ormanlık havası var ama hâlâ yoğun akan bir trafik. Bir kez daha saptık kavşaktan; biraz yokuş, ağaçlar daha yoğun. Manzara süper. Ben debelenmekten artık yoruldum. Nereye götürüldüğümün merakıyla camdan dışarıyı izliyorum.

Büyük bir bahçe kapısı açıldı. İçeri girdik araçla. Biraz ilerledik, araç durdu... Demin binmek istemeyen ben, şimdi inmek istemiyorum. Şaka gibiyim; var gücümle direniyorum.

Ama gorilvari abilerin hiç affı yok; biri kolumdan tuttuğu gibi çekip çıkardı beni. Eliyle işaret edip "bu taraftan" şeklinde yol gösterici bir ifade ile suratıma baktı. Asla konuşmuyor.

İlerlemeye başladık. Fakat ev muazzam bir güzellikteydi. Kaç katlı diye saymaya çalıştım ama mimarisi çok farklı; üç ya da dört katlı. Bizim goril kapıya yanaşınca zile bastı. Kapı aralandı.

Şu filmlerden aşina olduğumuz, siyah forma üzerine beyaz önlüklü bakımlı hizmetçilerden biri kapıyı açtı. "Hoş geldiniz." Gerçekten hoş mu gelmiştim? Hayır, asla, hiç hoş bulmadım. Ama tabii cevap vermedim.

Geniş, kocaman, çok aydınlık, çok ferah bir salona yönlendirildim. Tamamen cam olan, denizi gören ön cephede, arka profilden koltukta oturan adama doğru ilerledik. Naif sesi ile "Efendim, misafiriniz geldi," dedi.

Misafir dediği an benim içimden bir gülme yükseldi. Ağzımın içini dişlerimle ezdim. Tamam, hiçbir zaman ailem olmadı; kimse ile misafircilik yapmak da kısmet olmadı ama bu misafirlik değildi kesinlikle.

Düpedüz zorla getirilme, kişinin hürriyetine engel olma durumu vardı. Zorla, hunharca getirilmiştim.

​Adam yavaşça ayağa kalktı. Sanırım boyu yüzünden uzun süre suratına bakarsam boynum tutulabilirdi. Hatırı sayılır bir süre ense kökü ile haşır neşir olduktan sonra bir zahmet yüzünü döndü. Bu... Bu adam polislerin yanında benimle konuşmak isteyen adam! Yaralı adamın abisi. Hemen duruşumu dikleştirdim. Çünkü bana can borçları vardı artık.

​"Hoş geldiniz," dedi.

​Ne, hoş geldiniz mi? Ne hoş gelmesi be! Resmen zorla getirildim. İtildim, kakıldım, arabaya tepiştirildim. Bu muydu hoş görmek? Çenemi ve tabii ki burnumu ustaca bir hareketle havaya kaldırdım ve cevap verdim: "Hoş gelmek mi bu sizce?" Adamın azıcık mahcup olmasını bekledim, umdum, ümit ettim; yok, en ufak bir mimik dahi yok.

​"Sabah olayı ilk duyduğumda çok sinirliydim. Sanırım sizi biraz korkuttum. Ama olayı bir de sizin ağzınızdan dinlemek istiyordum."

​Ağzımla sana neler sayacağım, bekle sen! Surat ifadesi de ses tonu da hâlâ sert; sanki karşısında kardeşinin canını kurtaran değil, düşman var. İrrite oldum iyice.

​"Otur."

​Öküz, emir veriyor bir de utanmadan! "Lütfen" lügatinde değilse demek ki... Zaten artık bacaklarımda derman kalmamıştı. Mabadım yer görsündü. Oturdum işaret ettiği yere. O da oturdu. Dik duruşu, çatılan kaşları, ok gibi insanın içine işleyen o bakışları üzerimde gezindi.

​"Konuş."

​İkinci emrimi de bu şekilde almış oldum. Anlatmaya başladım:

​"Ben ambulansı çağıran kişiyim. Kardeşiniz çok lüks bir araçtan çöp gibi atıldı. Yanına koştum, müdahale etmeye çalıştım. Nabzını kontrol ettim. Sonrasında da ambulansı aradım."

​Gergin kaşlarını çatarak, bazen canı yanmışçasına ekşiyen bir ifade gelişiyordu yüzünde. Üzülüyordu sanırım; kardeşi içindi bu ifadeler. Sessizlik çöktü anlatacaklarım bittiğinde. Bekliyordum artık. Öfkeyle kalktı yerinden. Bense sindim koltuğa. Ya, korkuyordum, Kur'an'ıma çok korkuyordum!

​"Orada ne işin vardı senin gecenin o saatinde? Kimsin sen? Para mı istiyorsun?"

​"Ben sadece ambulansı çağırdım. Gece çalıştığım yerden çıkıp evime gidiyordum. Şu durumda ben hiç kimseyim. Sizin hayatınız o kadar ucuz ki her şeyi para ile satın alabileceğinizi düşünüyorsunuz. Paran sende kalsın, benim uykum var, evime gitmek istiyorum..." dedim.

​Hâlâ kendime çok kızıyordum. Bir iyilik yapmaya çalışmak insanın başına nasıl bu kadar dert açabiliyordu ki? Kendimce kendimi eziklerken bizim hizmetçi güzelinin o naif sesi yükseldi: "Sizi bekliyorlar."

​Bekleyen beyzadem değil tabii ki; gorillerin en iri olanı. Yine konuşmak yok, eli ile yönlendirme yönteminde çok başarılı. Hayret, bu sefer tepiştirilmedim arabaya. Kendi hür irademle binmeme izin verdiler. "Bakın, arabaya binmeyi biliyorum," diyesim geldi ama beni insan yerine koyup tek kelime etmeyen gorilleri ben de insan yerine koymama kararımı kendimce çok başarılı buldum.

Şoför koltuğunda oturan kişi nerede yaşadığımı sordu, beni oraya bırakacaklarını söyledi. Tabii canım, ben de salaktım ya; açık adres vereyim size! "Aldığınız yere bırakın," dedim. Of, orası da çok uzaktı evime ama olsun; adresimi bilmelerini asla istemem.

​Saat öğle sularını çoktan geçmişti. Maalesef ki taksiye verecek param olmadığı için toplu taşıma araçları ile aktarma yapa yapa evimin olduğu sokağa ulaştım.

Kasımpaşa’nın Arnavut kaldırımlı taş sokaklarını arşınlarken evime yakın fırına uğrayıp bir tane simit aldım. Neva Caddesi'nin çıkışında, Yakupağa Caddesi başının kesiştiği noktada bulunuyordu fırın. Sahibi Mehmet amca çok tontiş, bal yanak, babacan dedikleri sevimlilikte sınır tanımayan şahsına münhasır biridir. "Neva, yine mi simit kızım? Adamakıllı yemek yemez misin sen?" Ufak çaplı günlük rutinimiz olan azarımı da işittikten sonra evimin yolunu tuttum.

Mehmet amca sürekli simit kemirmemden çok rahatsız olduğunu, hiç sağlıklı beslenmediğimi söyleyip durur. Hatta sofralarına denk geldiğimde asla yemek yedirmeden yollamazdı.

​"Mehmet amca, çok yorgunum; hemen uyumak istiyorum. Uyanınca söz, yemek yapıp yerim," deyip hızlı adımlarla apartmana girdim. Giriş katta 1+1 olan evimin kapısının anahtarını çıkartıp anahtar girişine yerleştirdim. Sonunda gelen o "çıt çıt" sesi huzurun sesiydi benim için. Simidin yarısı bitmişti bile.

Hemen yüzümü yıkadım, kalan simidi de mideme indirdikten sonra üzerime rahat bir şeyler geçirip yatağa attım kendimi. Aslında duş almam lazımdı ama gerçekten çok ama çok yorgundum. Ve hemen uykuya daldım sanırım çünkü gözlerim çoktan yarı kapanma modundaydı.

Çok huzurlu olmayan bir uykunun kollarında, kâbuslar görerek daha fazla bu işkenceye katlanamayacağımı anladığımda gözlerimi açtım. Sürekli adamı önüme attıkları ana dönüyordum uykumda.

Akşam olmuş, hava çoktan kararmıştı. Mutfak ve salon iç içe olan minik evimde mutfak tezgâhına ilerledim; çaydanlığa biraz su doldurup ocağa yerleştirdim. Buraya taşınalı çok olmadı. İlk yaşadığım tek odalı yerden çok daha güzel ve azıcık da ev gibiydi. Ama kirası beni çok zorluyordu. Kazandığım paranın yarıdan çoğu kiraya; kalanı fatura ve yol masraflarıma gidiyordu.

Buraya taşındığımda beni en çok mutlu eden şey ise bir banyomun olmasıydı. Çünkü ilk evimde tuvalette kova ile su dökerek banyo yapmak zorunda kalıyordum.

Büyüdüğüm yurtta da ortak alan olarak çoklu banyo vardı. Kısıtlı sürede buz gibi su ile az yıkanmamıştık. Hiç sıcak su olmazdı, hep hasta olurduk. Saçlarımızı uzatmamıza asla izin vermezlerdi küçükken. Sonra sonra itaat etmemeye başladık, saçlarımıza dokunmalarına müsaade etmedik.

O yüzden burası benim küçük cennetimdi. Şimdilerde kızıl tonlarda dalgalı olan saçlarım belime kadar uzadı neredeyse; sanki eskilerin acısını çıkartmak istercesine hem de. Evi tuttuğumda hiç eşyam yoktu. İkinci el mağazasından bir baza yatak, iki kapaklı bir dolap, buzdolabı ve bir iki parça halı aldım. İlk etapta koltuk yoktu, oturma alanım bomboştu. İkinci partide de iki tane kanepe aldım.

​Çaydanlıktan hafif kaynama sesleri yükselmeye başladı. Kendime hızlıca bir kahve yapıp biraz telefon kurcalamaya başladım. Tabii ki merak ediyordum; kurtardığım adam kim, neyin nesi? Polisten öğrendiğim bilgiye göre hayatını kurtardığım adamın adı Karan Yenilmez.

Arama motoruna yazdım hemen; resimler dökülmeye başladı ekrana. Karizması tek kelimeyle nefes kesici. Adamın ağzının burnunun yerlerini resmen değiştirmişler; gördüğüm o adamla bu fotoğrafın en ufak bir alakası yok.

Ünlü iş adamı Demir Yenilmez’in oğlu, medyanın dilinden düşmeyen o aile... Sürekli gündemdeler. Diğer resimdeki de abimiz: EMİR ASLAN YENİLMEZ. O suratsız pisliğin resmine tıkladığımda gözlerime inanamadım; Club Alcanzar’ın işletmecisiymiş! Bu kadar şık ve elit bir mekânın başında o mu var? Detaylara bakarken öfkemi dizginleyemiyorum. Şu sıfata bak! Suratına okkalı bir yumruk atmadığıma dua etsin, pislik!

​Makalede; "Mekân Ortaköy’de denize sıfır, yıllardır popülerliğini korumakta ve zengin menüsü ile de dikkat çekmekte. Bu ilginin en büyük sebebi kuşkusuz mekânda her gece gerçekleşen canlı müzik performansları.

Menüsündeki Akdeniz fener balığı, incirli tulum salatadan ağır ateşte uskumruya uzanan menüsüyle Club Alcanzar'da gece yarısı işler değişiyor. Alcanzar’ı çevreleyen dev paravanlar kapatılıyor ve mekân gece kulübüne dönüşüyor.

Sahnede sanatçılar zengin repertuvarları ile dikkat çekerken genelde 90'lar Türkçe pop ağırlıklı. Rezervasyon yaptırmayı unutmayın." yazıyordu.

​Tek kelimeyle büyüleyici... Dilerim bir gün bu sahnede olma sırası bana gelir. Çok amin...

​Kalkıp artık bir şeyler yemem gerekiyor. Buzdolabına yöneldim. Sürpriz; tabii ki yine boş raflarla birbirimize bakışıyoruz. Ama raftaki yumurta gözümden kaçmıyor. Hemen bir tava ve yağ operasyonu ile kendini tavada bulan yumurta iki dakika içinde servise hazır. Benim zengin menüm de böyle işte.

Afiyetle sanat eserim olan yumurtamı yedikten sonra duş vs. genel hazırlık işlerimi halledip çalıştığım mekân olan Berdush’a gidiyorum. Kapıdaki izbandutlara selam çakıp doğruca hazırlanmak için kullandığım odaya geçiyorum.

Burada en azından sahnede giyebileceğim birkaç kıyafetimi patronum Aykut halletti. Kostüm sıkıntısı çekmiyorum. Buradaki işim fena sayılmaz; çok kazanamıyorum ama işte şuan pek farklı bir alternatifim yok ne yazık ki.

Bugünün şarkılarının listesini kontrol ediyorum grubumla. İlk şarkım slow, yavaş yavaş hızlanıyoruz. Sahnem 22.00’de başlıyor, mola vererek devam ediyorum 03.30’a kadar. Kıyafet, saç, makyaj derken hazırım.

​İlk saatleri gerçekten seviyorum çünkü daha kafalar çakırkeyif olmadığı saatler en azından eşlik ediliyor ve dahası dinleniyorum. Normalde kulüpler kapılarını 24.00 sularında açar ama bizim işletme erkencileri de hedef almak istediği için erken start alıyor.

​İlk şarkımıza giriş yapıyoruz. Harun Kolçak ve Gülçin'in seslendirdiği "Ağlat Beni" ile ortam sakin, erken saatler ve daha henüz herkes ayık:

​"Sanma ki ben bilmiyorum oyunun kurallarını

Ama tercih etmiyorum

Denedim hiç tat almadım

Olana kadar bekliyorum

Gururdan sevgi ölür mü?

Yağmursuz çiçek büyür mü?

Birkaç cümle son bir bakış

Bilinmez maceralara gidiyorsun can evimden

Ağlat beni sana da bu yakışır

İnsan bu elbet buna da alışır

Bela oldun zaten başıma

Git gidişin aslında benim kurtuluşumdur"

​Sonrasında yavaş yavaş tempoyu artırarak ritmi hızlandırdık... Hatta iş yeri rutinimiz olan oyun havaları ve Arabesk müziklerle, bizim mola verdiğimiz vakitlerde DJ arkadaşımız hop oturtup hop kaldırdı milleti.

İlerleyen saatlerde artık herkes sallanmaya başlamış, bizi dinleyen pek yoktu. Tekrar sahne aldık... Bu döngü aralıklarla devam ediyordu. Gecenin sonunda artık bitkin bir haldeyim.

Dün gece olanları Aykut Bey'e anlattım. Çıkmak için acele etmememi, beni evime kendisinin bırakacağını söyledi. İlk kez bunu teklif etti; ne yalan söyleyeyim, beni koruduğunu düşünmek, dün yaşananlardan sonra en azından o sokaktan tekrar geçmek zorunda kalmamak beni mutlu etmişti.

​Personel odasında işlerini toparlamasını bekledim. Kapanışın ardından hasılat gelir-gider durumunu bizzat kendi kontrol ederdi. Esasen personeline çok yakın davranmasa da tutum olarak çalışanına yasal haklarını tam, eksiksiz yapmaya çalışması gönülleri fethediyordu.

​Birlikte kulübün arka tarafındaki otoparka ilerledik. Sessiz bir ilerleyişti. Aykut Bey kırklı yaşların başında, uzun zamandır bu sektörde olan bir işletmeci. Araçta ilerlerken ilk ses Aykut Bey'den geldi.

Bu saatte eve nasıl döndüğümü sordu. Ben de sokağın başına kadar ilerleyip taksi ile gittiğimden bahsettim; çünkü gecenin sonu da olsa daha toplu taşımalar faaliyete geçmemiş oluyordu. "Anladım," dedi. Düşünceli bir şekilde kafasını salladı. "Bu konuyu ben biraz düşüneyim," dedi. Umarım bir çözüm bulur.

Biraz da dün geceden konuştuk. Yaşadıklarımı anlattım. Ona "Alcanzar’ın işletmecisinin kardeşiymiş," dememle hızla yüzünü yoldan bana çevirdi. Neden böyle bir tepki verdiğini anlamadığım için alık alık yüzüne bakıyordum. Aileyi tanıdığını ama gün içinde konuyla alakalı medyaya yansıyan hiçbir haber görmediğini söyledi.

Demek ki olayı medyadan saklıyorlardı. "Umarım iş sana sıçramaz güzel kız," dedi. Ne demek istediğini anlamam elbette ki imkânsızdı. Sormaya çalıştım ama cevap vermedi.

Sadece dikkatli olmam konusunda beni uyardı. Sanki az korkuyormuşum gibi daha da hararetlendirdi beni bu davranışı. Evimin olduğu sokağa gelmiştik.

Apartmanı işaret edip aracı durdurmasını bekledim. Kaldırıma yakın yavaşlayarak durdu. Aracın camından görüş kadrajını ayarlarcasına kafasını aşağı sağa sola hareket ederek apartmanı görmeye çalıştı.

​"Neva," dedi. "Çok da tekin bir yere benzemiyor burası. Sorun yaşamıyorsun değil mi?" diye sordu. Valla alternatifim şuan için yoktu; yaşayıp gitmeye çalışıyordum.

​Memnun olduğumu, sorun yaşamadığımı söyledim. Çok da memnun olmayan bakışları net bir şekilde yüzünden anlaşılıyordu. Müsaade isteyip teşekkürümü de ettikten sonra araçtan indim. Ben apartmana girene kadar bekledi. Çok güzel bir duyguydu bu… Önemsenmek… Birinin seni umursaması… Düşünmesi…

Uygulamada reklamsız oku