Bölüm 2 / 12
2. Bölüm
Bir an donup kaldım.
Baktım. Börek yerdeydi. Herkesin ayak izlerine bulanmıştı.
Midem kasıldı. Bunu yapamam.
Ama kahya bekliyordu. Kimse kıpırdamıyordu.
Hülya bir adım öne çıktı. “Hanımım,
yenisini koydum bile,” dedi. “Bak hazır.”
Kahya başını hızla ona çevirdi. Bakışları sertleşti.
“Yenisi olsa ne olur?” dedi. “Burada
herkes yaptığı hatanın bedelini öder.” Hülya’nın yüzü düştü. Devam ederse işin daha da büyüyeceğini anlamıştı.
Ben ise sadece titriyordum.
Kahya tekrar bana döndü. “Ne bekliyorsun?” diye sertçe sordu. “Al şunu.”
Herkes ne yapacağımı görmek için bekliyordu.
Kahya bir adım yaklaşıp saçımdan tuttu. “Sana dedim!” diye gürledi. “Eğil çabuk
al şu böreği!”
Acıyla sızlandım. Gözlerim dolmuştu ama korkudan ağlayamıyordum.
Elim titreyerek yere uzandı. Kirli böreği aldım.
Nefesim boğzıma dizilmiş gibi yutkunamadım.
Kahya kollarını göğsünde bağladı. “Hadi
bakalım,” dedi. “Ye.”
Sevim üzüntüyle bakarken Havva gözlerini kaçırdı. Hülya kıpırdamadı ama ellerini yumruk yapmıştı.
Böreği baktım. Ayak basılan yerden almıştım. Daha yemeden mideme bir taş gibi oturdu.
Kahya gözlerini kırpmadan bekliyordu. Ve ben yapmazsam… Ne olacağını bilmiyordum.
Sokağa atılma korkusuyla Elimi titreyerek kaldırdım.
Dişlerimi sıkıp böreği ısırdım.
Dilimde ezildi. Tadı çamurlu gibiydi.
Yutmaya çalıştım ama midem kalktı.
Gözyaşlarım yanaklarıma düştü. Ama sesi çıkarmadım. Yutkundum.
Kahya memnun bir ifadeyle başını salladı. “Bundan sonra sakarlık etmeyeceğini öğrenmişsindir.”
Başımı salladım ama gözlerim yerdeydi.
Kahya kapıya yöneldi. “Bitince yerleri temizle,” dedi. “Bir daha böyle bir şeye cesaret edersen, cezayı iki katına
çıkarırım.”
Son bir kez daha baktı. Sonra çıktı.
Kapı kapandığında mutfaktaki herkes donmuş gibiydi. Sevim bana yaklaşmak ister gibi oldu ama vazgeçti. Havva sessizce tezgâhtaki işine döndü.
Hülya yanıma eğildi. Yavaşça elimdeki böreği aldı ve çöpe attı.
Sonra gözlerimin içine baktı. “Bir daha bunu yapmasına izin verme,” dedi, sesi fısıltı gibiydi.
Ama nasıl engel olabilirdim ki?
Yutkundum. Ağlamam durdu ama içimde bir şey paramparça olmuştu.
Bundan sonra daha dikkatli olacaktım.
Ve bu evde hata yapanın affedilmeyeceğini öğrendim.
Odaya vardığımızda Hülya kapıyı kapattı, ardından sırtını yasladı. Gözlerini kapayıp derin bir nefes verdi.
“Öldük bugün,” dedi.
Ben de yatağın kenarına oturdum. Bacaklarım zonkluyordu, ellerim hâlâ su içindeymiş gibi buruş buruştu.
Hülya dolaba yürüdü, hızla birkaç parça kıyafet çıkardı. “Şunları çıkar, geceliğini giy,” dedi.
Üzerimdeki rahatsız giysileri çıkardım, geceliği geçirirken soğuk hava tenimi ürpertti. Hülya da kendi elbiselerini çıkardı, yavaşça saçlarını çözüp gevşetti.
Aynada kendine baktı. Bir süre öyle kaldı.
Sonra, “Böylesi bir konak için çok toysun,” dedi.
Başımı kaldırdım. Ne demek istediğini anlamadım.
Hülya gözlerini kaçırdı. “Ben de buraya geldiğimde senin yaşındaydım ama gelene kadar görmediğim bir şey kalmadı.”
Geceliğimin kollarını düzelttim, yatağın kenarına oturdum. Konuşmaya devam edeceğini biliyordum.
“Biz yedi kardeştik,” dedi. “Babam öldü. Annem beni kasabaya yolladı. ‘Evde bir
boğaz eksilsin,’ dedi.”
Ellerini kucağında birleştirdi.
“Önce bir manifaturacı yanında çalışmaya başladım. Olmadı. Sonra bir
eve girdim. Sonra bir başkasına…” Gözleri donuklaşmıştı. “İlk başlarda her gittiğim yerde haksızlığa direnirdim. Kim ezilse savunmaya çalışırdım. Sonra anladım ki sesini çıkarırsan dayağı yediğinle kalırsın, savunmak için
uğraştıkların bir köşede seyreder..”
Omzunu silkti. “Bazı yerde sadece kör sağır dilsiz olursan hayatta kalırsın.”
Dizlerine vurarak, “Ben de öğrendim,” dedi. “Nerede duracağını, kimden uzak duracağımı bir bir öğrendim.”
Karnımın ortasında tuhaf bir ağırlık hissettim.
“Çok zor oldu mu?” diye sordum.
Korkarak.
Başını hafifçe iki yana salladı. “Ne fark
eder ki. Geçti gitti artık.”
Gözlerimin içine baktı. “Sen de öğreneceksin.”
Beni rahatlatmaya çalışsa da kolay değildi.
“Mesela kahya,” dedi. “Her an gözü üzerimizde. Bir hata yapalım da ezeyim diye bekliyor. Ama onun önünde zayıf olduğunu gösterirsen, daha beter
yüklenir.”
Oturduğum yerde toparlandım. Güçlü olmam lazımdı.
“Elinden geleni yap,” dedi. “Ama sakın göze batma. Hanımın da öyle, aklında kalırsan başın dertten kurtulmaz.”
Gözümü kaçırdım. Daha şimdiden ikisinin de gözüne batmıştım bile.
“Uşaklar, hizmetçiler, mutfaktakiler… Hepsi olanları görüp konuşur. Ama
kimse senin için bir şey yapmaz.”
Derin bir nefes verdi. “Burası böyle bir yer.”
Geceliğimi düzeltirken içim ürperdi. Burada tek başıma kurtlar sofrasındaki kuzu gibiydim.
Hülya yatağına uzandı. “Senin de geçmişini anlatmanı isterdim ama…” Başını yastığa koydu. “Kolay olmadığını biliyorum.” Bir süre sustum.
Sonra fark ettim ki, anlatmak istemediğim için değil, nereden başlayacağımı bilmediğim için susuyordum.
“Annem ben küçükken öldü,” dedim.
Sesim boğuk çıktı.
Hülya başını hafifçe bana çevirdi ama konuşmadı.
“Babam bir süre sonra tekrar evlendi,” diye devam ettim. “Yeni karısı… beni pek sevmezdi.”
Yutkundum.
“Babam ölünce evde fazlaydım artık.
Kendi çocukları vardı, beni istemedi.”
Hülya’nın bakışları değişti. “Sonra?”
“Sonra…” Yorganın ucunu sıktım. “Beni
buraya yolladı. Uzaktan akrabalarıymış.”
Boğazımda bir şey düğümlendi. “Kardeşlerim küçüktü. Onları seviyorum
ama…”
Sustum. Ama ne?
Onları bırakıp gelmek zorunda kaldığım için mi? Geri dönmenin bir yolu olmadığını bildiğim için mi canım bu kadar yanıyordu?
Hülya derin bir nefes aldı. O an beni çok iyi anladığını hissettim. Sonuçta o da benim gibi yuvasından koparılmıştı.
“Çok düşünme,” dedi yavaşça. “Burada, geçmişi çok düşünenlerin canı daha çok
yanıyor.”
Gözlerimi kapadım.
Haklıydı. Ama bazı şeyleri unutmam mümkün değildi.
Bir süre sonra Hülya’nın nefesi düzene girdi. Yorgunluktan çabucak uyumuştu.
Ama ben uyuyamıyordum. İçimde tuhaf bir sıkıntı vardı. Yerimi yadırgıyordum.
Boğazım kurumuştu. Bir bardak su içsem belki biraz rahatlarım, dedim.
Yavaşça yataktan kalktım, sessizce kapıyı açıp koridora çıktım. Evin gecesi daha ürkütücüytü.
Duvarlardaki mum ışıkları titrek ve solgundu, gölgeler taş duvarlara uzanıyordu. Ayaklarımın altındaki zemin buz gibiydi.
Mutfak kapısını bulduğumda içeri süzüldüm. Gündüz gürültüyle dolu olan mutfak şimdi kimsesizdi.
Küpeliğin rafından bir bardak aldım, çeşmeyi hafifçe açtım. Soğuk su, avucuma temas ettiğinde içim ürperdi.
Bir dikişte içtim. İçimdeki yangın hafifledi ama huzursuzluk gitmedi.
Bardağı yerine koyup mutfaktan çıktım.
Tam kapıyı kapatıyordum ki…
Göğsüm sert bir şeye çarptı. Bir adım geriye savruldum.
Karanlıkta, bana doğru eğilmiş bir silüet belirdi. Uzun boylu bir adam şaşkınca yüzüme bakıyordu.
Birkaç saniyelik sessizlikten sonra tam geri çekilecekken koca eliyle belimi kavradı.
Sertçe göğsüne çekildim.
Kalbim duracak gibi oldu. Bağırmaya cesaret edemedim.
Alçak ve yavaş fısıltısı karanlığın içinde yankılandı.
“Bakalım burada ne varmış.”
Sıcak nefesindeki alkol kokusu sersemletici bir dalga gibi genzimi yaktı.
Elim refleksle göğsüne gitti, onu itmeye çalıştım. Ama bir santim kımıldamadı..
“Bırakın,” dedim kısık sesle.
Parmakları belimde gevşemedi. Aksine, yavaşça sırtıma kaydı.
Yutkundum. Korku boğazımı sıkıyordu.
Bu şekilde birine yakalansak tek suçlanan ben olurdum.
Reşat hafifçe başını eğdi. Yüzüme daha yakından baktı.
“Acelen ne, iki kelime sohbet edemiyor musun?” dedi alaycı bir fısıltıyla.
Omuzlarımı sıkıp başımı çevirdim. “Beni bırakın, biri görecek şimdi,” dedim sesim daha sert ama kısıktı.
Güldü. Korku içinde olmam umurunda bile değil.
“Ne olur biri görse,” diye sordu . “Bu kadar korkacak ne var?”
Elimi bileğinden çekmeye çalıştım.
Daha sıkı tuttu.
Nefesim hızlandı. Burada daha fazla kalamazdım.
Bütün gücümle kendimi geri attım, tırnaklarımı bileğine geçirdim. Beklemediği bir anda olduğu için parmakları belimden kaydı.
Kaçmaya fırsat bulduğum anda hızla birkaç adım geri çekildim.
“Küçük kaçak,” dedi arkamdan, sesinde açık bir eğlenceyle. Geri çekilmeye devam ettim.
Dizlerim titriyordu ama durmadan koridorda ilerledim.
Arkamdan sarhoş mırıltıları gelse de ne dediği anlayamıyordum.
Zaten bir saniye daha odanın dışında kalmaya cesaret edemedim.
Hülya’nın kapısını bulduğumda nefesim kesilmişti.
Elim kapının soğuk tokmağını kavradı.
Hızla kapıyı açıp içeri daldım, arkamdan sessizce kapattım.
Sırtımı kapıya yasladım.
İçimden hızla bir korku dalgası geçti ama neyseki kovalamaca bitmişti. Odama girmiştim. Buraya gelecek cesareti bulamazdı.
Hülya’ya baktığımda hala derin uykusundaydı. Neyse ki hiçbir şey duymamıştı.
Ben ise hâlâ kapının önünde dikiliyordum. Hâlâ kalbim çarpıyordu.
Gözlerimi açtığımda başımın içinde korkunç bir ağırlık vardı.
Uyumuştum belki ama dinlenmemiştim.
Ne zaman dalacak gibi olsam, karanlık bir koridor, ürkütücü bir fısıltı zihnimde yankılanmıştı.
Hülya çoktan uyanmıştı. Üstünü giymiş, saçlarını düzeltiyordu.
Beni görünce kaşlarını kaldırdı. “Hadi bakalım, mutfağa iniyoruz.”
Başımı salladım ama hareket etmek zor geldi. Sanki yorgunluk kemiklerime işlemişti.
Zorla doğrulup elbisemi giydim. Bedenim uyanmıştı ama zihnim hâlâ dün gecedeydi.
Koridordan geçerken gözlerim istemsizce adamla çarpıştığımız yere kaydı.
Biri ne düşündüğümü anlayabilirmiş gibi hızla bakışlarımı çektim.
Mutfak yine kalabalık ve hareketliydi.
Havva elinde bir tepsiyle dönüp “Neredesiniz siz öğlen oldu!,” diye söylendi. Gerçekten de biraz geç kalmıştık.
Kuzineyi çoktan yakmışlar, Sevim başında çaydanlıkları kontrol ediyordu.
Hülya tezgahtaki kahvaltılıkları tabaklara almaya girişip bana baktı. “Lorin, kuzineyi kontrol et, ateş iyi mi?”
Başımı salladım. Kuzinenin kapağını açtım.
İçeride korlar vardı ama ateş azalmıştı.
Hemen kenarda duran odunlardan birini alıp içeri atmak istedim.
Ama elim köze fazla yaklaştı.
Can havliyle geri çekildim.
Hülya yanıma koşturup sordu.
“Elini mi yaktın?”
Hızla elimle tersini tuttum, saklamaya çalıştım. Ama avucumun içi fena yanıyordu.
“Önemli değil,” derken sesim ağlayacak gibi çıktı.
Sevim tezgâhtan eğildi. “Bir şey mi
oldu?”
Havva kuzinenin başından elini beline koydu. Beni süzdü.
Henüz bir şey diyemeden “Sen git, ben devam ederim,” dedi Hülya. Sürekli arkamı toplayamazdı.
“Hayır, ben yaparım.”
Kolumdan nazikçe tutup kaldırdı.
“Soğuk suya tut, sonra gel.”
Tam çeşmeye yönelmiştim ki mutfak kapısı sertçe açıldı.
Kahya içeri girdi. Gözleri hemen bana dikildi.
“Ne yapıyorsun sen?” diye sordu sert bir sesle. Başını yana eğip elimi tuttuğumu fark etti.
Kaşlarını çattı. “Beceriksiz,” diye tısladı.
Hülya bir şey diyecek gibi oldu ama kahya gözlerini ona çevirdi. Tek bakışta susturdu arkadaşımı.
Bana dönüp, “Oyalanmaya mı geldin buraya?” dedi.
Yutkundum. “Elimi—”
Sözümü kesti. “Şimdi bırak onu da şu kaynamış yumurtaların kabuklarını
ayıkla.”
Arkasını dönüp çıkarken ekledi:
“Tembellik edeni kahvaltısız bırakırım.”
Kapı sertçe kapandı.
Sevim gözlerini devirdi. “Her sabah
böyle, alış.”
Havva başını eğip işine devam etti.
Elim yanarken mutfağın ortasında dikiliyordum.
Ama şimdi duramazdım.
Elim yana yana sıcak yumurtaları soymaya başladım.
Hızlıca, ardı ardına yumurtaları soymaya devam ettim. Ellerim sızlıyordu ama duramazdım.
Bir süre sonra sıcaklık yerini uyuşmaya bıraktı. Artık neyi tuttuğumu bile hissetmiyordum.
Sevim reçelleri tabaklara koyarken, Havva ekmekleri dilimliyor, Hülya çayları hazırlıyordu.
Bütün işleri hızla tamamladık. Sofralara gidecek tepsileri hazırlarken kimse konuşmadı.
Sonunda işimizi bitirdiğimizde hepimiz yorgun bir nefes verdik.
Hülya, bir tabure çekip oturdu. “Bu sabah da bitti,” dedi, iç çekerek.
Sevim yanına geçti, elini ovuşturdu.
“Daha dur, gün yeni başlıyor.”
Havva ocaktaki çayı kontrol etti. “Bugün bir terslik çıkmadan hallettik,” dedi.
“Bari biraz dinlenelim.”
Ben de bir kenara oturdum. Ellerime baktım.
Yumurta soymaktan derinleşen yaralarım acıyordu ama bunu kimseye belli etmemeliydim.
Tam derin bir nefes almıştım ki…
Kapı hızla açıldı.
Hepimiz irkildik.
İçeri Müjgan Hanım girdi.
Yüzü kıpkırmızıydı, nefesi hızlanmıştı.
Gözleri öfkeyle üzerimizde gezindi.
Bütün mutfak sessizliğe gömüldü.
Sonunda sesi, sert ve keskin bir bıçak gibi odanın içinde yankılandı:
“Oğlumla hanginiz fingirdeşti?”
Müjgan Hanımın bağırtısıyla mutfağa ölüm gibi bir sessizlik çöktü.
“Çabuk cevap verin!”