MyStoryBölüm 3 / 12

Bölüm 3 / 12

3. Bölüm

Mutfak kapısı tekrar sertçe açıldı. Kahya da içeri girdi. Müjgan Hanım bağırmaya devam etti.

“Dün gece oğlumun karşısına çıkan hadsiz kim?”

Hiçbirimiz kıpırdamadık. Kimse konuşmaya cesaret edemedi.

Sonunda, Sevim titrek bir sesle, “Biz odamızdan dışarı çıkmadık hanımım,” dedi.

Havva hemen ekledi, “Kimseyi de görmedik.”

Aklıma gece karşılaştığım adam geldiğinde sessizce yutkundum. İçime boğucu bir korku düştü. Aradığı kişi galiba bendim.

Müjgan Hanım gözlerini üzerimizde gezdirdi. Sonra da içimi görmüş gibi bana kilitlendi.

“Sen de,” dedi sesi keskinleşerek. “Dün

gece odanda mıydın, hiç çıkmadın mı?”

Nefesim düzensizleşti. Ellerim titriyordu.

“Ben…” Gözlerim mutfaktakilere kaydı ama onlar da korku içindeydi.

“Ben sadece su içmeye kalkmıştım.” Daha cümlem bitmeden Kahya yanıma gelip kolumu kavradı.

Sertçe sıktı. Canım yandı, ama şu an daha büyük dertlerim vardı.

Kahya başını eğip yüzüme yaklaştı.

Gözleri karanlık ve tehditle doluydu.

“Gece gece konağı mı geziyorsun?”

Kolumu kurtarmaya çalıştım ama gücüm yetmedi. Gözünde azılı bir suçluydum.

“Gezmedim!” dedim, sesim titriyordu.

“Ben hiçbir şey yapmadım! Oğlunuz konuşmaya zorladı!”

Gözlerim dolmuştu. Ağlamamak için kendimi sıkıyordum ama korkuya karşı koyamıyordum.

Müjgan Hanım başını yana eğdi. “Öyle mi?”

Yüzüne sert bir ifade yerleşti. “Bana masum numarası yapma. Güzelliğine güvenip oğlumu ayartabileceğini mi sanıyorsun?”

Birkaç adım yaklaştı, gözleri tehdit doluydu.

“Çizgiyi aşarsan akraba demem, böcek

gibi ezerim seni!”

Boğazım düğümlendi. Benim suçum yoktu ama anlatamazdım.

Tam o sırada Kahya sert bir sesle:

“Ben hallederim, hanımım.”

Müjgan Hanım gözlerini benden çekti.

Başını salladı.

“İcabına bak. Tekrar ederse senden bilirim Kahya!,” dedi.

Sonra arkasını dönüp mutfaktan çıktı.

Kahya, bileğime sertçe çekiştirdi.

“Demek geceleri kendini evin erkeklerinin önüne atıyorsun!”

Hiç bir suçum yoktu ama söyledikleri yüzünden utanmış hissediyordum. “Ölmüş annemin üzerine yemin ederim ben öyle bir şey yapmadım!”

Hıçkırıklarım arasında kendimi savunmaya çalıştım ama beni hiç duymuyordu sanki.

“Öyleyse senin aklını başına getirecek

bir iş bulalım.”

Beni hafifçe sarsıp dişlerini sıktı. “Çatı

arasını temizleyeceksin.”

Hülya anında irkildi.

Sevim’in rengi attı, Havva bile duraksadı.

Acaba söylediği yer nasıl bir yerdi?

Bileğimi çekip kapıyı işaret etti.

“Hadi düş önüme!.”

Hülya dayanamayıp öne atıldı.

“Bu kış mevsiminde orada ne yapacak?

Donar!”

Sesi cılızdı ama içinde gerçek bir korku vardı. Beni savunan tek kişi oydu.

Kahya aniden döndü. Hülya’nın yüzüne soğuk bir bakış attı.

“Sen de akıllı ol Hülya,” dedi sertçe.

“Ben ne diyorsam o olacak.”

Hülya geriledi. Ama hâlâ çekinerek bana baktı.

Kahya öfkeyle devam etti: “Kimse ona yardım etmeyecek! Hepsini kendi başına temizleyecek.”

Sesi mutfakta yankılandı. Bütün umutlarımı ezip geçti.

Sonra beni sertçe çekiştirerek kapıya yöneldi.

Ayaklarım yerden kesildi, sendeleyerek peşinden sürüklendim.

“Yürü dedim!”

Hülya arkamızdan bakıyordu ama bir şey yapamıyordu. Kimse yapamazdı.

Koridorda yankılanan ayak seslerimiz dışında her yer sessizdi.

Titriyordum. Ama korkudan mı, üşümekten mi bilmiyordum.

Tam merdivenlerden yukarı çıkarken uzaktan bir silüet gördüm.

Dün gece benimle konuşmaya çalışan adam gözlerini dikmiş bizi izliyordu.

Bir saniyeliğine göz göze geldik. Her şey onun yüzündendi. Dün gece yoluma çıkmasa bunları yaşamayacaktım.

Kahya beni hızla yukarı çekmeye devam etti.

“Çabuk ol” diye hırladı. “Akşama kadar

seninle uğraşamam!.”

Sert taş basamaklardan yukarı çıkarken nefesim kesiliyordu. Yukarı çıktıkça hava daha da soğudu.

Sonunda çatı katının kapısına ulaştık.

Kahya kapıyı açıp beni içeri itti.

Buz gibi bir hava yüzüme çarptı.

Buraya hiç girilmediği belliydi. Toz havada uçuşuyordu, nefes alınmayacak kadar ağırdı.

Tahta döşemeler gıcırdarken, loş ışığın altındaki karanlık köşelerde farelerin koşturduğunu gördüm.

Mideme bir sancı oturdu. Burada yalnız kalamazdım.

Kahya kapının eşiğinde durdu. Gözüne merhamet etsin diye baktım ama sanki karşısındaki düşmanıydı.

“Burayı temizleyeceksin,” dedi. “Ben gelene kadar her taraf pırıl pırıl olacak!”

Sonra kapıyı çarparak kapattı.

Karanlık, soğuk ve pis bir odanın ortasında yalnızdım.

Açlıktan başım dönüyordu, üşümekten dişlerim birbirine vuruyordu.

Ve en kötüsü… Fareler karanlığın içinde hareket ediyordu.

Kapının kapanmasıyla birlikte etrafa baktım.

Ne kadar çabuk bitirirsem o kadar erken çıkardım.

Tavana yakın, küçük bir pencere vardı.

Tahta panjurla örtülmüştü.

Ellerimle kavrayıp çekmeye çalıştım, sert ve eskimiş tahtalar kolay açılmıyordu.

Biraz daha güç uyguladım. Aniden gıcırdayarak açıldığında soğuk hava yüzüme vurdu.

Ama önemli olan ışığın içeri dolmasıydı.

Şimdi neyle uğraştığımı daha iyi görebiliyordum.

Odada yılların tozu birikmişti. Beyaz bir örtünün altında yığılı sandıklar vardı.

Fareler köşelerde hareket ediyordu. Kıpırdanışlarını fark etsem de aldırmadım.

İçeriyi temizlemeye başladım. Önüme çıkan her şeyi süpürüp kenara attım.

Zaman geçtikçe soğuk daha keskinleşiyordu.

Süpürgeyi kavramaktan ellerimde yaralar açılmıştı ama koşturdukça üşümem biraz azalır gibi oluyordu.

Her yeri hızlıca temizleyip buradan çıkmak istiyordum.

Zaman sonra duyduğum ayak sesleri ile dikkat kesildim.

Kapının önünde bir gölge belirdiğinde kahyanın korkusuyla irkildim. Daha işim bitmemişti. Sonra tahta kapı yavaşça aralandı.

Hülya.

Elinde bir tabak dolusu yiyecek ve bir bardak çay vardı.

Etrafa şöyle bir göz gezdirdi.

“Burası gerçekten berbatmış,” diye fısıldadı.

Yakalanmaktan korkuyordu.

Elindekileri bana doğru uzattı. “Çabuk al, kimse görmeden.”

Tabağa baktım. Bir parça ekmek, biraz peynir ve sıcak bir bardak çay.

Dün akşamdan sonra yediğim ilk lokmalar olacaktı ama tereddüt ettim.

“Hülya, yakalanırsan—”

Sözümü kesti. “Biliyorum. Ama sen aç

açına buradan sağ çıkamazsın.”

Elindekileri bir ahşap sandığın üzerine bıraktı.

“Aramızda.”

Başımı salladım.

Vakit kaybetmeden hızla kapıyı kapatıp gitti.

Birkaç saniye arkasından baktım. Benim için kendini tehlikeye atacak bir arkadaştı.

Sonra sıcak çayı ellerimin arasına aldım.

Çayın sıcağı parmak uçlarımdan içime aktı. Isındığımı hissederek çaya minnetle baktım.

Derin bir nefes alıp dudaklarıma götüreceğim anda kapıya yaklaşan sert adımlarla irkildim.

Kahya geldiyse elimdekileri görmemeliydi. Bardağı ve tabağı hızla sandığın arkasına saklayıp nefesimi tuttum.

Kapı açıldı.

Kahya içeri girerken gözleri hızla odayı taradı.

Beni süzdü. Ellerimi çabucak arkamda birleştirdim, gözlerimi yere indirdim.

“Neydi o ses!?”

Kesin Hülya’yı duymuştu ama bilmezden geldim.

“Ben bir şey duymadım.”

Benden bir şey öğrenemeyince bir şey arıyormuş gibi ortalığa baktı.

Yerdeki pisliği kontrol etti, köşelere göz gezdirdi.

Sonra başını kaldırıp bana baktı.

“Sakın tembellik etme,” dedi sertçe.

Gözleriyle son bir kez odayı süzdü, ardından kapıyı kapatıp gitti.

Ayak sesleri uzaklaşınca hızla sandığın arkasına uzanıp bardağı aldım.

Ama çay çoktan soğumuştu.

İçimi bir hüzün kapladı. Daha az önce sıcaktı.

Önümdeki ekmeğe uzandım. Yavaşça koparıp yedim.

Her lokma mideme oturdu. Çayı sıcak içmediğim için ağlayacak hale gelmiştim.

Son lokmayı da yutunca süpürgeyi tekrar aldım.

Buradan ne kadar çabuk çıkarsam o kadar iyiydi.

Son pislikleri de burada bulduğum bir çuvala doldurduğumda tükenmiş hissediyordum.

Hava daha da soğumuştu. Ellerim uyuşmuş, ayaklarım hissizleşmişti.

Tozdan genzimi temizlemeye çalışarak kapıya yöneldim.

Merdivenlerden inerken bacaklarım titriyordu. Hem yorgundum hem de üşümüştüm.

Mutfağa adım attığımda sıcak hava yüzüme çarptı. İçeride her zamanki gibi bir koşturmaca vardı.

Tam içeri girecekken Havva kaşlarını çattı.

“Burası ahır mı da bu halde geliyorsun, çık dışarı çabuk!”

Hemen yerimde durdum. Kuz haklıydı. Ellerim, yüzüm, üstüm başım toz içindeydi. Mutfağı da kirletiyordum.

Hülya kaşlarını çattı. “Kızın halini görmüyor musun?” dedi. “Kaç saattir çatıda dondu.”

Beni kolumdan tutup kuzinenin yanına

çekti. “Otur şuraya, biraz kendine gel.”

Sevim gözlerini devirdi ama bir şey söylemedi. Havva ise hâlâ sert bakıyordu.

Tam o sırada uşak mutfağa girdi. Elinde kahve tepsisi vardı, tezgâha bıraktı.

Beni fark edince şaşkın baktı.

“İlk günden nasıl bu kadar göze battın?” dedi alaycı bir sesle.

Sevim ve Havva birbirlerine baktılar.

Uşak sözlerine devam etti:

“Yolunmuş tavuğa benzemişsin!”

Onunla muhatap olmak istemediğim için başımı çevirdim. Hülya uşağa ters ters baktı.

“İşine bak sen.”

Uşak hafifçe güldü, ama tam konuşacakken kapı sertçe açıldı.

Kahya içeri girdi. Hızla ayağa kalktım.

Gözleri anında bana döndü. Yüzü öfkeliydi.

“Sen neden buradasın!”

Hülya hemen araya girdi. “Daha yeni indi çatıdan!” dedi. “Buz gibi olmuş her yeri.”

Benim yüzümden başı derde girsin istemiyordum. Susması için gözüne yalvarır gibi baktım.

Kahya gözlerini kıstı. “Sen de dilin fazla

uzamaya başladı Hülya, ayağını denk al!”

Havva sessizce elindeki bıçağı tahtaya vurdu. Belli ki o da rahatsızdı ama

Kahya’nın karşısında konuşmuyordu.

Sevim başını eğip işine döndü. Uşak ise keyifle olanları izliyordu.

Kahya bakışlarını bana çevirip tiksinir gibi baktıktan sonra eliyle kapıyı işaret etti. “Tamam, yeter! Şunu banyoya götür.

Temizlenmeden geri gelmesin!”

Hülya bana döndü. “Gel,” dedi. “Hadi

çıkalım.”

Hemen yerimden kalkıp arkasından yürüdüm.

Banyoya girdiğimde içeride sıcak bir buhar vardı.

Üstümü çıkarırken derime dokunan her hareket canımı acıtıyordu.

Sıcak su vücuduma değdiğinde hafifçe ürperdim. Çatı arasındaki soğuk iliklerime işlemişti.

Ellerimi suyun altına tuttum. Çatlaklar yanmaya başladı.

Sessizce dişlerimi sıktım. Ağrıya alışmalıydım.

Her yerimi hızlıca yıkadım. Yorgunluk kemiklerime oturmuş gibiydi.

Temizlenmek iyi gelmişti ama vücudum sanki her an parçalanacakmış gibi sızlıyordu.

Banyodan çıktığımda adım atmak daha da zor gelmeye başladı.

Hülya’nın bıraktığı temiz kıyafetleri giydim.

Bir an gözlerimi kapattım. Başım hafifçe döndü.

Hasta oluyordum.

Biraz dinlenmeye muhtaçtım ama duracak zamanım yoktu. Tekrar mutfağa inmem gerekiyordu.

Dişlerimi sıkarak kapıyı açtım.

Banyodan çıktığımda bir yudum takatim yoktu ama mutfağa inmek zorundaydım.

Mutfağa girdiğimde akşam yemeği için herkes telaş içindeydi.

Havva fırından bir şey çıkarırken beni fark etti. “Hadi, elini çabuk tut. Bulaşıklar birikti,” dedi.

Yerime geçmeden önce burnuma mis gibi yemek kokuları geldi.

Karnım kazındı ama aç olduğumu belli etmemeye çalıştım.

Sevim başını kaldırıp bana baktı. “Hadi bakalım, iş başına. “

Tezgâha doğru yürüdüm. Sıcak suya ellerimi soktuğum an parmak uçlarım sızladı.

Ama hiçbir şey söylemeden yıkamaya başladım.

Tencereler birbiri ardına önüme konuyor, ben yıkadıkça yenileri geliyordu.

Akşam telaşı hiç bitmeyecek gibiydi. Bulaşıkları yıkamaya devam ettikçe gözlerim kararıyor, başım dönüyordu.

Tezgâha bir tabak daha bıraktığımda Hülya yan gözle bana baktı.

“Lorin, iyi misin? Rengin bembeyaz olmuş.”

Başımı kaldırmadan “İyiyim,” dedim.

Sesim titremesin diye çaba sarf ettim.

Sadece biraz daha dayanmalıydım.

Ellerim titremeye başlamıştı ama kimse fark etmedi.

Önümde biriken son bulaşıkları da hızla yıkayıp yerine koydum.

Sonunda işimiz bittiğinde ayakta durmakta zorlanıyordum.

Sevim ocaktaki tencerenin kapağını kaldırıp “Hadi, biz de yemeğimizi yiyelim,” dedi.

Havva çorba kasesini önüme sürükledi. “Hadi başla. Kahya gelmeden yiyip

toplayalım.”

Kaşığa uzandım ama midem kaldırmadı. Yorgunluktan yemek bile yiyemeyecek haldeydim. Başımı iki yana salladım.

“Yemeyeceğim. Odaya gidiyorum.” Halimi gördükleri için ısrar etmediler.

Adımlarımı sürükleyerek mutfaktan çıktım.

Odaya girdiğimde kendimi yatağa attım.

Battaniyenin altına kıvrıldım ama vücudumun her yeri sızlıyordu.

Uygulamada reklamsız oku