Bölüm 4 / 12
4. Bölüm
Gece boyunca ağrı içinde döndüm durdum.
Gece boyunca sıcak ile soğuk arasında gidip geldim.
Battaniyeye ne kadar sarılsam da içimdeki titreme dinmiyordu.
Bütün kemiklerim sızlıyor, sanki vücudum ağırlaşmış gibi hissediyordum.
Uyuyamıyordum. Döndükçe ağrılarım artıyor, nefesim daralıyordu.
Kapının hafifçe aralandığını duydum.
Başımı çevirecek gücüm yoktu ama ayak seslerinden Hülya olduğunu anladım.
Elinde bir bardak vardı. Buhar kokusunu hemen fark ettim.
“Ihlamur getirdim,” dedi alçak sesle.
Yatağın yanına çömeldi. Bardağı ellerimin arasına bıraktı.
“Tir tir titriyorsun!.”
Titreyen ellerimle bardağı tuttum. İçimi ısıtmasını umarak ilk yudumu aldım.
İlk yudumu aldım. Boğazımdan geçerken içimi hafifçe ısıttı.
Hülya sessizce bekledi. Bakışlarından endişelendiği belliydi.
Bardağı yavaşça indirip ona baktım.
“Sağ ol, Hülya.”
Sesim kısıktı ama içtendi.
Hülya kaşlarını çatıp “Bana teşekkür edeceğine, kendini biraz düşün,” dedi.
Ben sadece başımı eğdim. Kendi derdimi düşünmek gibi bir lüksüm yoktu.
Sabah gözlerimi açtığımda, vücudum sanki taş gibi ağırlaşmıştı.
Hareket etmeye çalıştığımda, her eklemim ayrı bir sızıyla yankılandı.
Hülya yatağında doğruldu, bana baktı.
“Lorin, iyi değilsin.”
Sesinde endişe vardı.
Ben ise kendimi zorlayarak doğrulmaya çalıştım.
“Kalkmam lazım.”
Ama hareket edince başım döndü, gözlerim karardı.
Hülya hızla yanıma gelip omzuma dokundu.
“Sen bu hâlde çalışamazsın. Yat,
dinlen.”
Başımı iki yana salladım. “Kahya—”
Hülya sözümü kesti. “Ben idare ederim.
Beni dinle, yat.”
Gözlerimi kıstım. Gerçekten böyle kalabilir miydim?
Ama vücudum yerinden kıpırdamayacak kadar ağırdı.
Hülya üzerimi örtüp “Dinlen, iyileşmeye çalış,” dedi ve hızla kapıyı açıp çıktı.
Ben ise hâlâ titreyen ellerimi battaniyenin altına sakladım. Ağrılar içinde uyuyup dinlenmeye çalışırken aklım Hülya’daydı.
Benim yüzümden başının derde girmesinden korktuğum için huzursuz hissediyordum.
Aradan belki yarım belki bir saat geçmişti ki kapım hızla açıldı. Korkuyla gözlerimi açtım. Kahya öfkeyle bakıyordu.
“Seni bu konağa yan gelip yat diye mi
getirdiler!”
Ne diyeceğimi bilemediğim için kalkmaya çalıştım ama gücüm yetmedi.
Bir adım daha yaklaştı. “Hemen kalk dedim! İşinin başına geçeceksin.”
Örtüyü korkuyla kavradım. Dişlerim birbirine vuruyordu.
Sıtmaya tutulmuştum.
Kahya’nın sabırsız sesi bir kez daha yükseldi. “Kalk dedim sana!”
Ama ben onu zar zor duyuyordum.
Gözümü açtığım an oda ettafımda dönüyordu sanki. İçimde kaynayan bir ateş vardı, ama dışım buz kesmişti.
Kalkmak için bir hamle yapamayınca baş ucuma geldi.
“Numara yapmayı bırak! Beni kandıramazsın!”
Sesi bıçak gibi keskin ve merhametsizdi.
Yorganı sertçe kavrayıp üzerimden çektiğinde etime çarpan soğuk havayla birlikte titremem arttı.
Dişlerim zangır zangır birbirine çarpıyordu.
“Ölsen de gebersen de o işler yapılacak!!”
Kolumdan tutup sertçe çekti. Zorla ayağa kaldırdı.
Ama bacaklarımda güç yoktu.
İki adım bile atamadan dizlerim büküldü, başım döndü.
Gözümün önüne bulanık lekeler düştü.
Bedenim ağırlığını kaldıramadı.
Sendeleyip tekrar yatağa yığıldım.
Kahya öfkeyle tekrar tutup yataktan yere fırlattı. Yere çarpan dizlerim sızım sızım sızlarken sadece acıyla inleyebildim.
“KES NUMARAYI DEDİM SANA!”
Bağırmaya devam ederken odanın kapısı aniden açıldı.
“Ne bu bağırtı?”
Ses daha önce hörmediğim genç bir adama aitti.
Kahya hemen geri çekildi. Adam içeri girdiğinde sesini alçalttı.
“Beyim, bu kız numara yapıyor. İşe
gitmemek için hasta ayağına yatıyor.”
Adam gözlerini yavaşça bana çevirdi. Sanki gözleri ile hasta olup olmadığımı anlamaya çalışır gibi bakıyordu.
Bakışlarından utandığım için kendime hakim olmaya çalışıyordum ama titremem bir türlü durmuyordu.
Bir adım yaklaşıp kaşlarını çattı. Eğilip aniden alnıma dokundu. Buz gibi elleri, yanan tenime çarptığında irkildim.
Anında yüzü değişti. Gözlerinde öfkeyle karışık bir şaşkınlık belirdi.
“Bu kız cayır cayır yanıyor,” dedi sertçe.
Sonra kahyaya döndü.
“Sen kör müsün? Gerçekten hasta işte.”
Kahya adamın sert tepkisini beklemiyor gibi afalladı, ama hemen toparlandı.
“Levent Bey, emin olun, bunlar hep
numara—”
Adam elini kaldırıp lafını kesti.
“Bırak şu saçmalıkları.”
Bana tekrar baktı. Gözlerimde bir şey arıyormuş gibi birkaç saniye sustu.
Sonunda hızla doğruldu.
“Bu halde çalışamaz. Öldürecek misin kızı!”
Kahya hemen atıldı. “Ama Beyim, işler aksıyor. Hem de tedbirsizlik edip hasta olmanın cezasını çekmeli.”
Genç adam sözlerine şaşırdı.
“Daha ne cezası vereceksin, kız ölecek hale gelmiş.”
Kahya başını eğdi, sessiz kaldı.
Adam bana bir kez daha baktı. Gözleri dikkatle üzerimde dolandı.
“Senin adın ne?”
Sorusu tuhaf gediği için daha fazla utandım.
“Lorin,” diye fısıldadım. Sesim boğazımı yırta yırta çıkmıştı.
Adam kaşlarını çattı. O da adımı garip bulmuştu.
Sonra doğrulup dimdik durdu. “İyileşince çalıştırırsın. Şimdi yatıp dinlensin.”
Kahya adamın sözleriyle bileğimi canımı yakmak ister gibi daha kuvvetli sıktı.
“Emredersiniz beyim.”
Kahyanın gönülsüz cevabından sonra genç adam arkasını dönüp hızla odadan çıktı.
Adam odadan çıkar çıkmaz, kahya hışımla bana döndü. Yüzü öfkeden kasılmıştı.
Beni yatağa attığı gibi üstüme eğildi. Çenemi sıkıp, kısık ama sert sesiyle fısıldadı:
“Kendini çok akıllı mı sanıyorsun? Böyle küçük beyi acındırarak paçayı kurtaracaksın öyle mi?” Dişlerim hâlâ birbirine vuruyordu.
Konuşacak gücüm bile yoktu.
Kahya çenemi bırakıp saçımdan tutarak yüzüme daha da yaklaştı.
“Bugün işten yırttın ama unutma, bana karşı gelenin sonu kötü olur.”
Saçlarımı bırakmadan önce tüm gücüyle asıldı. Acıyla inledim.
Yüzüme tiksintiyle bakıp kapıya yöneldi, ama tam çıkarken bir an durdu. “İyileştiğinde iki katı çalışacaksın. Seni
pişman edeceğim.”
Sonra sert bir şekilde kapıyı çekip çıktı.
Tüm vücudum titriyor, saç diplerim hâlâ yanıyordu. Nefesimi toparlamaya çalışıyordum.
Odanın içinde yalnız kalmıştım ama Kahya’nın son sözleri kulağımda yankılanmaya devam etti.
İyileştiğinde iki katı çalışacaksın.
Ateşin içinde kaybolurken, tek düşündüğüm şey, gelecek günlere nasıl dayanacağımdı.
Bir müddet sonra ağrıdan baygın düşmüştüm ki kapının hafifçe aralandığını duyarak gözlerimi açtım.
İçeriye sıcak bir koku yayıldı.
Hülya, elinde bir tabak çorbayla yanıma yaklaştı.
“Seni uyandırmak istemedim ama bir şeyler yemelisin,” dedi alçak sesle.
Tabaktaki buharı görünce mide bulantımın yerini açlık aldı.
Yavaşça doğrulmaya çalıştım, ama başım dönünce tekrar geriye yaslandım.
Hülya hemen çorbayı yatağın kenarına bırakıp omuzlarımdan kavradı.
“Dur, ben yardım ederim.”
Sırtımı yatak başlığına dikkatlice yasladıktan sonra çorba tepsisini kucağına aldı. Kaşığı daldırıp dumanı üstündeki çorbayı biraz soğutarak bana uzattı.
Zorla da olsa birkaç kaşık içtim. Boğazımı ısıttı ama yutkunurken bile canım yanıyordu.
Hülya kaşığı tabağa bırakıp bana döndü.
“Kahyanın elinden nasıl kurtuldun?” diye sordu. “Hasta olduğunu duyunca ‘ben şimdi tembellik etmeyi gösteririm ona’ deyip mutfaktan fırladı. Ben seni kaldırmadan bırakmaz sandım.” Anlatmam doğru mu bilemediğim için bir süre sustum. Sonra tek desteğim olan kıza güvenmeye karar vererek usulca konuştum.
“Beni zorla kaldırmaya çalıştı. Numara yapıyorum sandı, hasta olmama hiç
inanmadı…”
Sesi sertleşti. “Cadaloz karı!”
Başımı hafifçe salladım. Gözlerimi kaçırarak ekledim:
“Sonra… içeri genç bir adam girdi. Beni bırakmasını söyledi.”
Hülya kaşlarını çattı. “Kimdi o?”
Omuz silktim. “Bilmiyorum. Kahya
‘Levent Bey’ dedi.”
Hülya gözlerini ayırdı. “Demek Levent
Bey.”
Sessiz kaldım.
Adamın beni kurtarmasına ne kadar şaşırdığı yüzünden okunuyordu. Yüzünü bana yaklaştırıp birinin duymasından korkar gibi fısıldadı.
“Kahyaya seni mi savundu?”
Ne diyeceğimi bilemedim. İyi demek doğru olur muydu?
“Hasta olduğumu görünce bırakın dedi.” Hülya iç çekti. “Şaşırtıcı. Normalde ölsek umurunda olmaz.”
Sonra konuyu kapatmak ister gibi kaşığı tekrar aldı, çorbaya daldırıp bana doğru uzattı.
“Çorbanı bitir, güç kazanman lazım.” Bir iki kaşık daha içtim. Hülya göz ucuyla bana bakıyordu.
“Sakın bu evin erkeklerinin masum yüzüne kanma Lorin.”
Boynumu büküp baktım. Ben canımın derdindeydim.
Hülya başını iki yana salladı. Gözlerinde endişe vardı.
“Ne yapacağız seninle?”
Biraz toparlandığım için kaşığı kendi aldım, kalan çorbamı yavaşça içmeye başladım. Bu sorunun cevabını ben de bilmiyordum.
Sabah gözlerimi açtığımda odanın soğuğu iliklerime işliyordu. Henüz tam iyileşmemiştim ama yatakta daha fazla kalamazdım.
Hülya odanın ortasında, telaşla üstünü giyiyordu. Yeleğini hızla ilikleyip ayakkabılarını bağlarken başını kaldırdı.
“Bugün kuzineyi yakma sırası bende ama geç kalıyorum,” dedi. “Sen biraz
daha yat, iyice kendine gel.”
Başımı iki yana salladım. “Hayır, bugün ben de mutfağa gelip iş yapacağım.” Hülya kaşlarını çattı. “Daha tam iyileşmedin. Dinlenebildiğin kadar dinlenmen gerek.”
“Daha fazla yatamam,” dedim. “Zaten kahyanın gözü üzerimde .”
İç çekti. “Peki, gel ama kuzinenin yanında oturacaksın, kendini yormak yok.”
Hızlıca giyinip onun peşinden mutfağa gittim.
Mutfak, ilk biz geldiğimiz için sessizdi.
Hülya hemen kuzineyi yakmaya koyuldu. Soğuktan ellerimi ovuşturup ısınmaya çalıştım.
Çok geçmeden kuzineden çıraların çıtırtısı ile sıcaklık da yayılmaya başladı.
“Oh,” dedi Hülya hafifçe gülerek. “Alev aldı, şimdi ısınırsın.:
Tam o sırada mutfak kapısı açıldı, Sevim ve Havva içeri girdi.
Havva göz ucuyla bana baktı. “İyileştin
mi?”
Hülya hemen araya girdi. “Daha tam düzelmedi, bugün ona hafif işler vereceğiz.”
Havva kaşlarını çattı ama bir şey demedi. Sabah telaşı her zamanki gibi başlamıştı.
Sevim ocaktaki çayı kontrol ederken başını Havva’ya çevirip konuştu.
“Sarmaları kim saracak?”
Hülya gözleriyle beni işaret etti. “Bugün
Lorin sarsın.”
Havva kaşlarını kaldırdı. “O mu?
Nereden bilecek sarmayı?”
Sözleri içimi burktu ama sustum.
Hülya, ellerini beline koyarak Havva’ya
baktı. “Bir öğret bakalım, yapamazsa bırakır.”
Havva aşını sallayıp bir tane sararak
bana baktı. “Hadi dene bakalım.” Tezgâhın başına geçtim. Önümde haşlanmış yapraklar ve iç harcı vardı. Dikkatlice bir yaprağı aldım. İç harcını koyup, annemin bana öğrettiği gibi sıkı sıkı sardım.
Hülya yanıma gelip eğildi. “Havva, baksana, kalem gibi sardı.”
Havva göz ucuyla bakıp sarma tabağını önüme itti. “Benim de otur otur belim ağrımıştı. Madem biliyorsun, hepsini sen sar.”
Gülümsediğimi fark ettirmeden başımı eğdim ve sarmaları sarmaya devam ettim.
Ben sarmayla uğraşırken Havva ve Sevim kahvaltılıkları hazırlayıp tepsilere koyarak içeriye taşıdı, Hülya benim yerime bulaşıkları yıkadı.
Taşıma işini bitiren Havva sardığım safmalara beğeniyle bakıp konuştu.
“Demek sarmayı biliyorsun ha?”
Başımı salladım. “Annemden öğrenmiştim.”
Annemden söz ederken içim hasretiyle sızladı. O hayattayken her şeyin ne kadar güzel olduğunu hatırlayıp iç çektim. Artık her şey geride kalmıştı.
Havva tekrar konuşurken sesinde eski sertlik yoktu. “Fena değil.”
Bunun, konakta geçirdiğim en rahat sabah olduğunu düşünürken uşak mutfağa girdi.
“Kahveler hazır mı?”
Sevim elindeki cezveyi kuzinenin üzerinde gezdirirken cevap verdi. “Yeni pişiyor.”
Uşak, mutfakta şöyle bir dolandı. Gözleri beni görünce sahte sahte gülümsedi.
“Sarma sarmaya başladığına göre iyileştin?”
Bu adama hiç güvenmediğim için cevap vermek istemedim. Neyin altından ne çıkaracağı belli olmuyordu.
Hülya kaşlarını çatarak “Tam olarak iyileşmedi,” dedi.
“Hah, hemen iyileşemez tabii. Levent Bey de kahvaltıda seni sordu.”
Sözleriyle irkildim ama belli etmemeye çalıştım. Evin beyleri başıma bela oluyordu.
Hülya gözlerini kıstı. “Ne diye sormuş?”
Uşak hafifçe güldü. “Ne olacak, ‘Hasta kız nasıl oldu?’ dedi. Ben de ‘Mutfakta işinin başında’ dedim.”
Sevim ve Havva işlerine döndü ama kulak kesildikleri belliydi.
Hülya kaşlarını çatıp bana kısa bir bakış attı. Ben hiçbir şey olmamış gibi sarmaya devam ettim.
Uşak kahvenin hazır olmadığını anlayınca kapıya yöneldi. Çıkarken bana dönüp sırıttı.
“Ne diyeyim, hasta da olsan dikkat çekiyorsun, küçük kız.”
Sonra kapıyı çekip çıktı.
Mutfağa kısa bir sessizlik çöktü.
Hülya eğilip fısıldadı. “Ne diye seni
sorsun ki?”
Omuz silktim.
Ben de bilmiyordum. Neyse ki çok sorgulamadan herkes işine dağıldı.
Kahvaltı masası toplanmış, bulaşıkları yıkanmış, sabah telaşı nihayet bitmişti.
Havva, Sevim ve Hülya hızla bizim soframızı kurdular. Tezgâhın üzeri evin sakinlerinin yediği kahvaltılıklarla dolmuştu.
Kızlar oturduğunda Hülya bana dönüp seslendi. “Hadi, gel. Yeni bir iş çıkmadan karnımızı duyuralım, yoksa ayakta kalamazsın.”
Gerçekten de yorgun hissediyordum. Oturup çaydan bir yudum aldım, içimi hafif bir sıcaklık kapladı. Önümdeki kahvaltılıklar ağzımı sulandırıyordu.
Daha ilk lokmayı henüz almıştım ki mutfak kapısı hızla açılarak kahya içeri daldı.