Bölüm 5 / 12
5. Bölüm
Herkes yerinde irkildi. En az benim kadar herkes ondan korkuyordu.
Kahya gözlerini hızla sofrada gezdirdi, sonra doğrudan bana döndü.
“Sen ne hakla oturuyorsun?”
Ağzımdaki lokma zehir olurken başımı kaldırmadan ekmeğimi masaya bıraktım.
Kahya yanıma kadar gelip öfkeyle konuştu. “Önce yediğini hak edeceksin.” Hülya yine kendini tutamadı.
“Sabahtan beri çalışıyor ya zaten.”
Kahya burnundan nefes verdi. “Sen kendi işine bak. Bugün çamaşır işi
onda.”
“Ama o hâlâ tam iyileşmedi! Çamaşır
demek bütün gün soğuk su demek!”
Kahya kaşlarını çatıp Hülya'ya döndü. “Ne olmuş? Burada kimse bedava
yaşamıyor.”
Hülya karşılık vermeye çalıştı. “Ama—”
Kahya elini kaldırıp onu susturdu. “Dün yattığı için bu gün iki kat çalışacak." Sözleri mideme taş gibi otururken kahya üzerime eğildi.
"Daha fazla oyalanmadan kalk. Çamaşırhanede iş seni bekliyor." dedi ve hızla mutfaktan çıktı.
Masadaki ekmeğe baktım. Tadını bile alamamıştım.
Sandalyeden kalkmaya yeltendiğim anda Hülya kolumdan tuttu ve beni zorla oturttu.
"Bir yere gidemezsin," dedi sertçe.
"Hiçbir şey yemedin!"
Ekmeği elime tutuşturdu. "Aç açına o kadar işi yapamazsın."
Sevim yerinden kalkıp kilerden aldığı küçük kavanozları bana uzattı. "Tahin ve pekmez. Sıcak tutar. Ye ki bayılıp kalmayasın."
Önümdeki ekmeğe tahin ve pekmez sürdüm. İştahım kaçmıştı ama yemek zorundaydım.
Ağır ağır lokmalarımı yutarken bir yandan düşündüm. "Çamaşırhane ne
tarafta?"
Hülya keyifsiz cevap verdi. "Ben seni götürürüm."
Başka çarem olmadığı için yavaşça yemeğimi bitirdim. Çayımı içip güç toplamaya çalıştım.
Daha fazla yemediğimi gören Hülya başıyla kapıyı işaret etti. "Hadi, gidelim." Birlikte mutfaktan çıktık. Konağın bahçesine adım attığımızda sert bir rüzgâr yüzüme çarptı. Hava buz gibiydi.
Hülya önüme geçip beni arka tarafa götürdü. Konağa bitişik odanın önünde durduk. Hülya kapısını gösterdi. "İşte
burası."
İçeri girdiğimde gözlerim büyüdü.
Bir yığın çamaşır üst üste istiflenmişti.
Gömlekler, çarşaflar, havlular, peşkirler…
Şaşkınlıkla Hülya'ya döndüm. "Bunu tek başıma mı yapacağım?"
Hülya gözlerini kaçırdı. "Yavaş yavaş
yaparsın. Sana göstereyim."
Beni köşedeki büyük bakır kazana götürdü.
"Önce ocağı yakacaksın. Suyu
kaynatmazsan sabun köpürmez."
Kömürleri eliyle gösterdi. "Ateşi harlarsan su hemen ısınır."
Ne yapacağımı anlatırken titreyerek başımı salladım. Ellerimi ovup işe koyulmaya niyetlendim.
Ama tam o sırada kapı açıldı.
Kahya içeri daldı. Gözleri anında Hülya’ya kilitlendi.
"Sen burada ne arıyorsun?"
Hülya geri çekildi. "Ben sadece… işi nasıl yapacağını anlatıyordum."
Kahya gözlerini devirdi. "Çık buradan. Yardım istemiyorum. Hepsini kendi başına yapacak."
Hülya’nın gözleri büyüdü. "Ama o hasta!"
Kahya, Hülya’nın sözünü kesti. "Sen de
ceza mı istiyorsun? Çık dışarı!"
Hülya, bana son bir bakış attı ama mecburen arkasını dönüp çıktı.
Buz gibi bir odada, önüme yığılan çamaşırlarla baş başa kaldım.
Çamaşırhaneye ilk adımımı attığımda yüzüme çarpan nem kokusu, her nefeste ciğerime işliyordu.
Kazanın yanına gidip Hülya’nın tarif ettiği gibi ocağı yaktım. Alevler kömürleri kavrayınca biraz olsun ısındığımı hissettim.
Koca kazan dolusu su kaynayana kadar
karmakarış yığılmış çamaşırları birbirinden ayırmaya çalıştım. Gömlekler, çarşaflar, havlular… Her bir öbek dağ gibi yükseldi.
Kazandaki su ılıyınca çamaşırı bir leğene koyup, üzerine maşrapayla kazandan aldığım suyu dökerek ovmaya başladım. Parmaklarımın ucu keskin sabunla yanmaya başladı.
Birkaç saat geçtiğini tahmin ediyordum. Kol gücümü kullanarak çamaşırları tek tek her bastırışımda kaslarım titriyordu.
Çamaşırları ovmaya devam ettikçe gücüm tükeniyordu. Her hareketim daha yavaş, daha ağır hale geliyordu. Suyun içindeki ellerim hissizleşmiş, parmak uçlarım bıçak kesiği gibi yanıyordu.
En azından kazan kaynadıkça içerisi ısındığı için titremekerim geçmişti ve su içeriden aktığı için taşımak zorunda olmadığıma seviniyordum.
Havluların durulaması bittiğinde yan taraftaki kurutma iplerinin sıralandığı üstü kapalı bölmeye götürmek için seleye biriktirdim.
Islak olduğu için daha da ağırlaşan havluları kaldırmaya çalışırken başım döndü. Elimin kolumun tüm gücü çekilmiş gibi dizlerimin üzerine yığıldım.
Etrafım yavaş yavaş kararmaya başladığında çamaşırları bırakıp ellerimi dizlerime dayadım. Bu buz gibi ıslak zeminde daha fazla oturamazdım.
Kendimi yerden kaldırmak için tüm gücümle zorladım ama olmadı.
Başımı kaldırdım, kapıya baktım. Burada düşüp bayılırsam biri beni bulana kadar ölüm çıkardı.
Ayağa kalkmam lazımdı ama gözlerim istemsizce kapanıyordu.
Biraz… biraz dinlenmeliydim…
Gövdem istemsizce öne doğru eğildi.
Dudaklarımdan acı bir inleme koparken son hatırladığım şey, alnımın soğuk zemine çarpmasıydı.
Bütün ışıklar kaybolmuş, karanlığın içinde savrulurken öldüm mü, şimdi anneme babama mı kavuşacağım diye merak ettim.
Zaten dünyada yapacak bir şeyim kalmamıştı.
Ölümün benim için belki de bir kurtuluş olduğunu düşünürke derinlerden bir ses duydum.
Korku dolu, telaşlı, titrek.
Adımı mı söylüyordu?
Bir çift el omuzlarımdan tuttu, hafifçe sarstı.
“Lorin! Gözlerini aç, hadi!”
Hülya’nın sesini tanıdım ama göz kapaklarım kurşun gibiydi. Açmaya çalıştım, başaramadım.
"Ayy! Mosmor olmuş her yeri.. LORİN AÇ
ŞU GÖZLERİNİ!"
Sesindeki panik artarken omuzlarımı daha güçlü sarstı. "Kendine gel ne olur..."
Onu daha fazla korkutmak istemiyordum ama bir türlü gözlerimi açamıyordum.
"YARDIM EDİN! KİMSE YOK MU BİRİSİ
BURAYA BAKSIN!"
Canhıraş bağırtısıyla çamaşırhanenin taş zemininde sert ayak sesleri yankılandı.
“Hülya! Ne oldu?”
Bir çift güçlü kol, bedenimi yerden kaldırdı.
Sabit tutamadığım başım yana düşerek göğsüne dayandı.
"Bu kızın hali ne!"
Etrafımı saran sıcağıyla beraber kalp atışlarını duymaya da başladım.
Vücudumun her yanına binlerce iğne batarken birinin kollarında taşınıyordum.
Hülya’nın sesi arkamızdan gelir gibi duyuldu.
“Çamaşırhaneye kontrol etmeye gidince baygın buldum. Zaten hastaydı. Kahyaya
söyledim ama beni dinlemedi.”
Beni taşıyan adam sertçe konuştu.
“Odası ne tarafta?"
Bu sesi tanıyordum.
Levent Bey.
"Mutfağın içerisindeki koridorda."
Beni konağın içine taşıdı.
"Kahya gel buraya!"
Hızlı hızlı yürümeye devam ederken odanın kapısının açıldığını duydum. "Sandalyeye oturtun Levent Bey. Üzerini çıkarmam gerek."
Öyle ya, ıslak zeminden elbiselerim kirlenmiş olmalıydı. Böyle yatağa yatsam bir de yorgan yıkamak zorunda kalırdık.
Beni sandalteye oturttuğunda devrilecek gibi hissettim ama Hülya hemen omuzlarımdan tutup beni kendisine yasladı. Sanki vücudum hamur gibiydi.
Sonra başka bir ses daha duyuldu. Kahya’nın sesini ilk kez endişeli duyuyordum.
"Buyrun beyim, beni mi çağırdınız?"
Levent Bey’in sesi tehditkârdı.
“Senin derdin ne?”
Başım Hülya'nın göğsüne düşerken kısık sesle inledim. Kahya bir cevap vermediğinde Levent beyin sesi daha da sertleşti.
“Kızı öldürmeye mi çalışıyorsun?”
"Sabah yemek yedi Beyim, ben de iyileşti sandım.”
Her kelimesi ile daha çok hayrete düşüyordum. Öyle sakin konuşuyordu ki neredeyse söylediklerine inanacaktım.
"Yavaş yavaş işi öğrensin diye..."
"KES!"
Levent Bey’in bağırtısıyla irkilerek başımı hafifçe çevirdim, göz kapaklarımı açmaya çalıştım ama başaramadım.
"Bu kızı artık rahat bırakacaksın. Tamamen iyileşene kadar tek bir iş
yaptığını duymayacağım."
Onlar aralarında tartışırken vücudumu esir alan hissizlik yavaş yavaş geçmeye başladı. Sanki donmuştum da buzlarım çözüldükçe vücudum titremeye başlıyordu.
Gözlerim kapalı olsa da dişlerim
birbirine çarptığını duyabiliyordum. Üzerimdeki elbiselerin islağı tenime değdikçe buz kestiriyordu.
Levent Bey’in önce burnundan verdiği nefes sonra sert sesi duyuldu.
“Çıkalım şu odadan!”
Hülya kollarımı sıvazlayarak beni biraz daha kendine yasladı. Nihayet biraz dinlenebileceğim için gittiklerine sevindim.
Levent Beyin adım sesleri kapıya yönelirken duraksadı.
“Sen burada kal,” dedi. “Kıza göz kulak olacaksın.”
Hülya, cevap vermedi ama başını salladığını hissettim.
Kapıyı açıp Kahya’yla beraber odadan çıktıklarında Hülya rahat bir nefes verdi.
Titremelerim o kadar şiddetlenmişti ki kollarımı kendime sarıp kontrol altına almaya çalıştım.
Hülya elini alnıma koydu.
“Çok fena olmuşsun Lorin."
Her şey bulanıklaşırken Hülya’nın hafif telaşlı sesi son duyduğum şey oldu. “Dayan, şimdi üzerini değiştireceğim.”
Elbisemin düğmelerini özdü ama üzerimdeki ıslak kıyafetler tenime yapışmıştı.
“Lorin, biraz yardımcı ol, ne olur,” dedi endişeyle. “Böyle kalırsan daha kötü
olacaksın.”
Ben de istiyordum ama vücudum sanki bana ait değildi. Kollarımı kaldırmaya çalıştım, beceremedim. Ellerim, bacaklarım, hatta başım bile bir kaya gibi ağırdı.
Hülya beni incitmemeye çalışarak elbisenin kollarına asıldı ama soğuktan kasılmış kaslarım onun işini zorlaştırıyordu.
“Üstündekiler tamamen su gibi olmuş,” diye homurdandı. "Çıkarınca
ısınacaksın, dayan biraz.”
Zorlukla başımı hafifçe kaldırıp ona baktım. Sonunda kollarımı hafifçe oynatmayı başarınca üstümdeki kıyafetleri dikkatlice çıkardı.
İç çamaşırlarımla kaldım. Kolumdan asılıp ayaklandırdı.
"Of çıktı sonunda. Geceliği boş ver, seni hemen yatağa sormamız gerek" Bir adım ötesi yataktı ama hareket ettikçe tüm vücudum sızım sızım sızlıyordu. Nihayet başımı yastığa koyduğumda alnıma yapışan Saçlarımı geriye itti.
“Hiii bu ne?"
Güç bela gözlerimi aralayıp neden söz ettiğini anlamaya çalıştım.
Öyle üzgün bakıyordu ki sebebini merak ettim. O kadar halsizdim ki konuşmak, kendimi ifade etmek bile imkânsız geliyordu ama yorganın altında ısındıkça titremem durulmuştu.
"Yere düştüğünde alnını çarpmışsın."
Hülya elini uzatıp parmaklarını hafifçe saçımın hemen bitimindeki yaraya dokundurdu. Canım yanınca hafifçe inledim.
“Fena sıyrılmış,” diye mırıldandı.
“Yıkanmak gerek ama şimdi imkânsız."
Gözlerimi geri kapadığımda adım seslerini duydum. Elinde ıslak bez ve sıcak su dolu bir kapla döndü.
"Biraz dişini sık canım, en azından şununla temizleyelim.”
Islak bir bezin suyunu sıkıp nazikçe alnıma bastırdı.
Sıcak su, derime dokununca hafifçe inledim. Hülya yarama üflerken üzüntüyle konuşu.
"Şimdi geçecek, dayanmaya çalış." Dudaklarımı ısırdım, ses çıkarmamak için kendimi sıktım.
“Biliyorum acıyor ama temizlemezsek
mikrop kapar.”
Bezle birkaç kez nazikçe yarayı sildikten sonra geceliğimi eline aldı ve iç geçirerek başımı biraz kaldırmaya çalıştı.
“Şimdi bunu giyeceksin. Ellerini biraz
kaldırabilir misin?”
İlkinde başaramadım. Ama ikinci denemede kollarımı hafifçe kaldırmayı başardım.
Hülya hızla geceliği üzerime geçirdi, yakamı iliklerken sesi yumuşadı. “Aferin sana, hadi biraz daha dayan.”
Gecelikle işi bittiğinde derin bir nefes verdi. Kendisi de benim kadar yorulmuştu.
Yastığa başımı koyar koymaz, vücudumun tamamen tükendiğini hissettim.
Hülya battaniyeyi üzerime çekerken fısıldadı: “Şimdi daha iyi olacaksın.”
Ama ben sadece gözlerimi kapattım.
Hâlâ içten içe titriyor, hâlâ üşüyordum.
İçimde tarifi imkânsız bir yorgunluk vardı.
Göz kapaklarımı araladığımda, odanın loş ışığı gözlerime doldu.
Başımı hafifçe yana çevirdiğimde Hülya’nın başucumda oturduğunu gördüm. Gözleri uykusuzluktan kızarmıştı ama beni görünce hemen doğruldu.
“Lorin!”
Sesindeki rahatlamayı fark ettim. Sanki uzun süredir beni bekliyormuş gibi gözleri parladı.
“Sonunda uyandın! İki güdür meraktan
öldürdün beni.”
Bu kadar uzun süre uyuduğuma inanamıyordum. Son hatırladığım şey, çamaşırhanede dizlerimin üzerine düşmem ve her şeyin kararmasıydı.
Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. “İki
gün mü?”
Kelimelerim boğazıma dizilip öksürdüğümde Hülya hızla su dolu bir bardak uzattı. “Önce şunu iç.”
Bardağı aldım ama tutarken hafifçe titrediğimi fark ettim. Su boğazımdan geçtiğinde içimi serin bir ferahlık kapladı.
Bardağı geri bırakıp kısık sesle sordum:
“Ben uyurken neler oldu?”
Hülya iç geçirdi. “Doktor geldi, sana baktı. Yorgunluk ve ateşten dolayı
bayılmışsın. Ama şimdi daha iyisin.”
Başımı hafifçe salladım. O sırada hayal meyal bir şeyler hatırladım.
Ben kafamı toplamya çalışırken Hülya konuşmaya devam etti. “Levent Bey de
kaç kez gelip seni sordu.”
Uşağın tuhaf imalarından, Hülya'nın anlattıklarından sonra adını anmaktan bile korkuyordum.
Yorganı biraz üzerime çekerken yalnızca fısıldadım:
“Neden gelmiş ki?”
Hülya başını salladı. “Seni kucağında buraya taşıdığını hatırlamıyor musun?"
Dudaklarımı hafifçe ısırarak başımı iki yana salladım. “Yani pek hatırlamıyorum.”
"Seni çamaşırhanede baygın görünce çok endişelendi. Kahyaya kızdı. Beni de senin başına dikti."
Hülya anlattıkça başımı yasladığın göğsü, eyrafımı sarıp sarmalayan güçlü kolları, kahyayı benim için azarlayışı tek tek zihnime düştü.
Aklıma gelenlerle yanaklarımın yandığını hissettiğim sırada kapı hızlıca aralandı.
“Küçük hanım uyanmış demek.”
Müjgan Hanım’ın otoriter sesini duyunca irkildim. Kapının eşiğinde, dimdik duruyordu. Üzerinde her zamanki gibi
ağır, zarif bir takım vardı. Gözleri üzerimde dolaşırken ne düşündüğünü anlamakta zorlanıyordum.
Hülya hemen ayağa kalktı, elbisesini düzeltti. Ben de yattığım yerden doğrulup oturdum.
“Evet hanımım, yeni uyandı.”
Müjgan Hanım gözlerini kısıp beni süzdü.
“Nasıl hissediyorsun kendini?” Sesinde ne olduğunu anlayamadığım garip bir tehdit vardı. Halimi neden sorduğunu bile anlayamıyordum.
Boğazımı temizleyip konuşmaya çalıştım.
“İyi... iyiyim.”
Birkaç saniye beni süzdükten sonra, hiç beklemediğim bir şey söyledi:
“Bu kadar güçzüz olma, yoksa hayatta kalamazsın.”
Şaşkınlıkla göz kırptım. Ne cevap vereceğimi bilemedim.
Ardından gözlerini Hülya’ya çevirdi.
“Sen de hizmetçi bayıldığında uşağı çağır. Bir daha oğlumun kucağında kimseyi görmek istemiyorum.” Sözleri beni yerin dibine geçirdikten sonra arkasını dönüp hızla çıktı.
Kapı kapandığında derin bir nefes verdim. Fena utanmış hissediyordum.
Hülya da olduğu yere çöktü.
“Sanki keyfimizden taşıttık. Seni öyle görünce aklımı kaçıracağım sandım."
Suçlulukla başımı eğmiştim ki karnımdan utanç verici bir ses yükseldi.
Hülya, önce şaşkın, sonra gülümseyen bir ifadeyle bana baktı. Karnımın gurultusu ona yediğimiz azarı çoktan unutturmuştu.
Elimi karnıma bastırıp gözlerimi
kucağıma indirdim. “Galiba açım.”
Hülya hızla yerinden kalktı. “O zaman hemen kalk bakalım. Seni şöyle güzelce
doyuralım.”
Üzerimde hâlâ gecelik vardı ve sıcak battaniyenin altından çıkma fikri bile üşümeme yetiyordu. Ama midem, vücudumdan daha ısrarcıydı.
Ayaklarımı yere sarkıtıp yavaşça doğrulmaya çalıştım ama kaslarım o kadar zayıflamıştı ki her hareketimde kolum, bacağım sızladı. Hülya hemen elimi tutup destek oldu.
“Yavaş, acele etme.”
Dizlerimin titrediğini fark edince birkaç saniye olduğu yerde durup derin nefes aldım. Biraz kendime geldiğimde daha fazla oyalanmadan temiz bir elbise giydim.
Hülya gözleriyle beni süzerek “Hazır mısın?” diye sordu.
Başımı salladım. “Gidelim.”
Odanın kapısını açtığımızda koridordaki serin hava üzerime çarptı. İçimi çekip Hülya’nın peşinden yürüdüm.
Mutfağa yaklaştıkça içeriden gelen hafif gürültüleri duyabiliyordum. Her şey bıraktığım gibiydi.
Derin bir nefes alıp mutfağa adım attım.
İçerideki sıcaklık yüzüme vurdu.
İki günde galiba burayı bile özlemiştim.
İçeri girdiğimde Sevim, tezgâhta sebzeleri doğruyor, Havva kuzinenin kapağını açmış içeri odun atıyordu.
Beni gördüğünde ilk Havva konuştu.
“Demek sonunda güzellik uykundan
kalktın.”
Sesi her zamanki gibi sertti ama bu kez içinde iğneleme değil, ufak bir mutluluk vardı.
Hülya hemen araya girdi. “İyileşiyor işte, kızı sıkıştırma."
Ben mutfağın ortasında dururken Sevim konuştu. "Geçmiş olsun, öyle ölü gibi yatarken çok korktum senin için."
Ona teşekkür edip mutfağın orta tezgahın yanındaki yüksek tabureye yöneldim. Hülya hızla bir tabak doldurup önüme koydu.
“Şimdi güzelce karnını doyur bakalım.”
Bir kase sıcak çorba ve ekmek açlığımı daha da arttırdı. Karnımın bir kez daha guruldamaması için derin bir nefes alıp hemen kaşığa uzandım.
İlk lokmayı ağzıma aldığımda mideme dolan sıcaklıkla içimi bir rahatlama kapladı.
Hülya, yanıma oturup başını eğdi. “Seni böyle gördüme çok seviniyorum.” Kaşığımı çorbaya daldırırken hafifçe gülümsedim. “Ben de.”
Çorbanın son lokmasını yutarken iyice canlandığımı hissettim. Nihayet kendime geliyordum. Hülya tabakları toplamak için ayağa kalkmıştı ki mutfağın kapısı sertçe açıldı.
Kahya içeri daldığında içerideki herkes yerinde irkildi. Ben de hemen başımı önüme eğdim, deve kuşu gibi kafamı kuma gömmek istiyordum.
Gözleri hızla mutfağı taradı. Beni fark etti, ama bağırıp çağırmasını beklerken tek kelime etmedi. Bu sessizliği beni daha da huzursuz hissettirdi.
Havva’nın önünde dizili kaplara sertçe baktı. “Bu kadar işi ne zaman bitirmeyi
düşünüyorsun?”
Havva elindeki kaşığı bırakıp “Az kaldı Kahya Hanım,” dedi, sesi her zamanki gibi sakindi.
Ama bu Kahya’yı yatıştırmadı. “Az kaldı da ne demek? Akşam olmuş hala ortada bir şey yok! İşini aksatanın yakarım
canını!”
Sevim başını önüne eğip kısa bir an benimle göz göze geldi, sonra harelerini hızla kaçırdı.
Kahya bu kez ona döndü. “Senin de gözün işinde olsun! Savsaklayıp durmayın!"
Hülya sıkıntıyla iç çekti. “Kimse oyalanmıyof Kahya Hanım, herkes elinden geleni yapıyor.”
Kahya öfkeli gözlerini Hülya’nın üzerine dikti.
“Senin dilin fazla uzamaya başladı Hülya! Çenenı kıs, yoksa seninle ayrıca
ilgilenirim.”
Sonra aniden arkasını dönüp çıktı.
Mutfak kapısı arkasından hızla kapandığında içeri bir sessizlik çöktü.
Havva burnundan nefes verip elindeki kepçeyi tencerenin sapına astı. “Lorin’e bir şey diyemedikçe bize patlıyor.”
Sevim Hülya’ya bakıp homurdandı. “Hepimizin canına okuyor ama en çok
sana taktı Hülya.”
Hülya göz devirdi. “Ne yapayım, içimden
geleni söylemeden duramıyorum.”
Ben sessiz kaldım ama içimde bir düğüm vardı. Kahya’nın doğrudan bana seslenmemesi, ama içindeki öfkeyi diğerlerine yönlendirmesi… Kendi üzerime daha büyük tehlikedeymiş gibi hissettirdi.
Ama kimseye söyleyemedim.
Herkes Kahya’nın gidişiyle işinin başına döndü. Ben de ağır olmayan şeylerde yardım ettim.
Akşam yemeği servisi de nihayet bittiğinde ocakta demlenen çayın kokusu her yere yayılmıştı. Bulaşıkları yıkayıp kurulayan Hülya, elindeki bezi tezgâha atıp gerindi.
“Sonunda bitti,” diye iç çekti.
Sevim ocaktan demlenmiş çayı aldı, bardaklara doldururken ortaya
seslendi."Hadi gelin, soğutmayalım."
Hep beraber orta tezgahın etrafına sıralandık.Tam bardaklara uzanacakken kapı aralandı. İçeri giren uşak gözleriyle beni buldu.
“Bey seni salonda istiyor.”