MyStoryBölüm 1 / 2

Bölüm 1 / 2

OFLU

OFLU

Bölüm
2
Puan
5.0
Okunma
89

DÖNÜŞ

İstanbul, insana zamanın nasıl geçtiğini unutturan şehirlerden biriydi. Güneş daha doğmadan başlayan telaş, gece yarısını çoktan geçmiş olmasına rağmen sönmeyen plaza ışıkları, dakikalarla yarışan insanlar ve hiç dinmeyen korna sesleri yıllardır Alihan Uzun'un hayatının sıradan bir parçası olmuştu.

Otuz yaşındaki genç adam, Boğaz'a bakan, yirmi ikinci kattaki makam odasının geniş camından şehrin gri siluetini seyrederken, çocukluğunu geçirdiği Of'un yemyeşil tepeleriyle bu beton denizini istemsizce kıyaslıyordu. Oysa bir zamanlar yağmurdan sonra toprak kokusunu içine çekerek büyüyen, dere kenarında yalınayak koşan, çamur içinde eve dönüp annesinden azar işiten çocuk da aynı insandı.

Aradan geçen yıllar sadece yaşını değil, omuzlarında taşıdığı yükü de büyütmüş; memleketinden ayrılan delikanlıyı, binlerce kişinin çalıştığı bir şirketin başındaki disiplinli ve sert mizaçlı iş adamına dönüştürmüştü.

Masasının üzerinde açık duran dizüstü bilgisayarda ardı ardına düşen elektronik postalar ekranı doldururken özel kalem müdürü Elif kapıyı hafifçe tıklatarak içeri girdi. Elindeki dosyaları masaya bırakırken her zamanki profesyonel tavrını bozmadan, ertesi haftaya ait yatırım toplantılarının programını hatırlatıp, Londra'dan gelecek yatırımcı grubunun tarih değişikliği talebini iletmiş ve pazartesi sabahı yapılacak yönetim kurulu toplantısının gündemini sıralamıştı.

Alihan ise dosyalara göz gezdiriyor görünmesine rağmen zihni çoktan başka bir yere gitmişti. Elif, "Trabzon dönüşünüz çarşamba sabahı görünüyor. Eğer istersek dönüşü bir gün erteleyebiliriz." dediğinde başını iki yana salladı. "Hayır," diye cevap verdi sakin ama kesin bir ses tonuyla. "Perşembe sabahı dokuzdaki toplantıda burada olmam gerekiyor. En fazla üç gün kalabilirim."

Elif odadan çıktıktan sonra Alihan koltuğunda geriye yaslandı ve masasının sağ köşesinde duran küçük fotoğraf çerçevesini eline aldı. Çerçevenin içinde yıllar öncesine ait bir aile fotoğrafı vardı. Babası Hüseyin Uzun dimdik ayakta durmuş, annesi Emine Hanım yüzünde sıcacık gülümsemesiyle çocuklarına sarılmış ve henüz ilkokul çağındaki Murat ise ağabeyinin omzuna kolunu dolamış objektife bakıyordu.

Fotoğrafın çekildiği gün, eski konağın avlusunda yapılan yayla şenliğinin ertesi sabahıydı. O günün ardından hayat o kadar hızlı değişmişti ki Alihan bazen çocukluğunu gerçekten yaşamış olup olmadığını bile sorguluyordu. Başarının insana kazandırdıkları kadar, sessizce elinden aldıkları da vardı ve bunu en iyi bilenlerden biri artık kendisiydi.

Telefonu çaldığında ekranda kardeşi Murat'ın adı belirdi. Daha telefonu açmadan yüzünde istemsiz bir tebessüm oluştu. Karşı taraftan gelen heyecanlı ses, "Abi, uçağı kaçırma sakın. Annem sabahtan beri elli kere seni sorudu. Babam belli etmiyor ama o da sürekli saate bakıyor." deyince Alihan hafifçe güldü.

"Merak etme, geliyorum. Düğünü kaçıracak kadar işkolik olmadım henüz." diye karşılık verdi. Murat ise ağabeyinin bu sözünü fırsat bilerek takılmadan duramadı. "Henüz diyorsun ama senin şu şirketin var ya, vallahi gelinle beni bile ikinci plana attı. Buradaki herkes seni bekliyor. Bak, bu defa iki gün sonra kaçıp gidersen annem seni affetmez."

Kardeşiyle konuşmayı bitirdikten sonra odanın sessizliği yeniden üzerine çöktü. İstanbul'da kurduğu hayatı düşündü. Üniversiteyi bitirdiği gün cebinde neredeyse hiç parası yokken kiraladığı küçücük ofisi, ilk imzaladığı sözleşmeyi, iflasın eşiğine geldiği geceleri, çalışanlarının maaşını ödeyebilmek için arabasını sattığı günleri tek tek hatırlıyordu. Bugün gazeteler onu "başarılı girişimci", ekonomi dergileri ise "yılın genç iş insanı" olarak tanıtırdı.

Oysa kimse başarı denilen şeyin insanı nasıl yalnızlaştırdığını, güvenmeyi nasıl zorlaştırdığını, her yeni kazancın omuzlara biraz daha yük bindirdiğini bilmiyordu. Belki de bu yüzden yıllardır ne gerçek anlamda bir dost edinmiş ne de kalbini kimseye açabilmişti.

Ertesi sabah gün henüz ağarmadan şoförü onu havalimanına bıraktığında telefonu yine susmamıştı. Finans direktörü yeni yatırım dosyasını onaylatmak istiyordu. Hukuk departmanı devam eden davalardan biri hakkında görüş sormuş, asistanı ise dönüş gününe sıkıştırılmış toplantı programını son kez kontrol istemişti.

Alihan bütün konuşmaları mümkün olduğunca kısa tutmaya çalıştı. Uçağa binmeden önce yapılması gereken son yönlendirmeleri tek tek verdi. Uçağın kapısı kapanırken telefonunu uçuş moduna aldı ve derin bir nefes verdi. İlk kez uzun zamandır ulaşılmaz olmanın huzurunu hissediyordu. Sanki sadece telefonunu değil, omuzlarındaki görünmez yükün küçük bir kısmını da kapatıp koltuğunun cebine bırakmıştı.

Uçak Karadeniz semalarına ulaştığında pencerenin dışında uzanan manzara yavaş yavaş değişmeye başladı. Önce bembeyaz bulutların arasından görünen dağ sıraları belirdi. Ardından yeşilin binbir tonuna bürünen yamaçlar, kıvrılarak ilerleyen yollar ve kıyıya paralel uzanan masmavi deniz bütün ihtişamıyla ortaya çıktı.

Alihan başını cama yaslayıp uzun süre hiçbir şey düşünmeden dışarıyı izledi. İçinde tarif edemediği bir duygu vardı. İnsan bazen ait olduğu toprağı yıllarca görmese bile onu ilk bakışta tanıyordu. Çocukluğunun geçtiği dağlar sanki aradan geçen onca yılı umursamamış, onu sessizce beklemeye devam etmişti.

Trabzon Havalimanı'nın kapısından çıktığı anda yüzüne çarpan nemli rüzgâr, İstanbul'un kuru ve ağır havasından bambaşka kokuyordu. Deniz, yağmur ve toprak birbirine karışmış; çocukluğundan beri unutmadığı o tanıdık kokuyu yeniden getirmişti.

Terminal çıkışında kendisini bekleyen siyah arazi aracının yanında, kollarını iki yana açmış bir şekilde sırıtan, çocukluk arkadaşı İsmail’i gördü. Alihan daha valizini yere koyamadan İsmail onu sıkıca kucakladı. Gülerek, "Ula uşağum, televizyona çıkan adam olmuşsun ama ha buriya gelduğun yer gene ayni Of işte." deyince Alihan da yıllar sonra içten bir kahkaha attı.

"Sen de hiç değişmemişsin." diye karşılık verdi. İsmail başını iki yana sallayıp, "Değişmeyen ben değilum, sen memleketi unuttun da ondan öyle geliy." diyerek her zamanki dobra tavrını sürdürdü.

Of'a doğru ilerleyen yol boyunca Alihan neredeyse hiç konuşmadı. Arabayı çevreleyen çay bahçeleri, sislerin arasından yükselen ahşap evler, yamaca kurulmuş eski konaklar ve yol kenarında çalışan insanlar çocukluğundan kopup gelen birer hatıra gibiydi.

İsmail ise direksiyon başında köyden haberler anlatıyor, kimin evlendiğini, kimin çocuğu olduğunu, hangi derenin taşkın yaptığını, hangi yaylaya yeni yol açıldığını büyük bir keyifle sıralıyordu. Bir ara Alihan'ın sessiz kaldığını fark edince yüzüne dönerek, "Ne oldi uşağum? İstanbul'un gürültüsünden sonra burası sessiz mi geldi?" diye sordu. Alihan camdan dışarı bakmayı sürdürerek hafifçe gülümsedi. "Tam tersine... Buranın sessizliğinin bile güzel bir sesi varmış. Ben onu unutmuşum."

Köy yoluna girdiklerinde düğün hazırlıkları da uzaktan kendini belli ediyordu. Evlerin balkonlarına renk renk bayraklar asılmış, avlularda büyük kazanlar kurulmuş, kadınlar imece usulü yemek hazırlamaya başlamıştı.

Yol kenarında oynayan çocuklar İsmail’in aracını görünce merakla peşinden koşmaya başladı. Meraklı yaşlılar ise çay bardaklarını ellerinde tutarak gelen arabanın içindekini seçmeye çalıştı. Alihan ise her virajı döndükçe hafızasında silinmeye yüz tutmuş başka bir anıyı hatırlıyordu. Çocukken bisikletten düştüğü taş yol, ilk kez yüzmeyi öğrendiği dere, dedesinin elinden tutarak cuma namazına gittiği eski cami... Hiçbiri değişmemiş gibiydi. Değişen yalnızca kendisiydi.

Uzun Konağı bütün heybetiyle yamacın üzerine kurulu hâlde onları karşıladı. Taş temeller üzerine inşa edilmiş iki katlı eski Karadeniz konağı, geniş ahşap balkonları, işlemeli pencereleri ve ceviz ağaçlarıyla çevrili avlusuyla yıllara meydan okuyordu.

Bahçenin dört bir yanındaki insan kalabalığı bu hanede hummalı bir hazırlık olduğunun kanıtıydı. Kimi masa taşıyor, kimi sandalyeleri diziyor, kimi de kazanların altına odun yetiştiriyordu.

Alihan arabadan iner inmez annesi Emine Hanım kalabalığın arasından çıkarak oğluna doğru yürüdü. Gözleri daha ilk anda dolmuştu ama oğlunun yüzüne dokunana kadar tek kelime edemedi. Alihan annesine sarılırken yıllardır içinde biriken özlemin kelimelerden çok daha güçlü olduğunu hissetti. Tıpkı çocukluğunda olduğu gibi başını annesinin omzuna yaslamak istiyordu. O an ne şirketi, ne toplantıları ne de İstanbul'daki hayatı vardı. Sadece yıllar sonra yeniden evine dönmüş bir oğuldu.

Uygulamada reklamsız oku