Bölüm 5 / 6
DELİ
Kahvaltı hazırlıkları tamamlandığında mutfaktaki hareketlilik bir an olsun azalmadı. Büyük bakır demliklerden doldurulan çaylar ince belli bardaklara pay edilirken, mısır ekmekleri dilimlenmiş, tereyağı kaseleri, çeşit çeşit peynirlerin olduğu tabaklar, zeytinler ve bal kavanozları büyük tepsilere özenle yerleştirilmişti.
Konağın avlusunda çalışan erkeklerin kahvaltısını hazırlamak da yine harıl harıl düğün hazırlığı yapan kadınlara düşmüştü. Bir de bu kadınlar evlenme ya da bekarları evlendirme meraklarından asla vaz geçmiyordu.Peh! Evlilik demek eziyet demekti ula.
Mahinur böyle zamanlarda düğünlere konuk olarak gelen memur kadınlara özenirdi. Hele böyle büyük ailelerin misafirleri arasında mutlaka onlardan olurdu. Okumuş, mesleğini eline almış kadınlar hizmet etmek yerine hizmet edilen tarafta dururdu. Hatta çoğu zaman Mahinur gibi kızlardan hizmet bekleyen adamların onlara hizmet ettiğini bile görmüştü. Bu yüzden okumak, meslek sahibi olmak onun için hayati bir meseleydi.
Her şey hazır olduğunda sıra bahçedeki sofrayı kurmaya gelmişti. Ancak köyün örfü gereği genç kızlar erkeklerin arasına karışmaz, sofraya oturmayıp sadece ikramlarını yapardı.
Yaşça büyük kadınlar, "Haydi kızlar, çaylar soğumadan yetiştirin." diye seslenince Fatma, Hatice, ve Mahinur ellerine birer tepsi alarak avluya çıktılar. Erkekler çoktan uzun ahşap masaların etrafına dizilmişti. Kahkahalar, düğünle ilgili şakalar ve horon muhabbetleri birbirine karışıyor, Murat'ın arkadaşları damadı sıkıştırmak için fırsat kolluyordu.
Genç kızlar mutfağın önündeki sundurmaya çıkıp, yaşları 13 ila 15 arasında değişen genç oğlanlara ellerindeki çay tepsilerini verdiler. Üçünün de ağzından benzer tembihler dökülmüş, çocukları çayları döküp bardakları kırmamaları konusunda uyararak mutfağa geri dönmüşlerdi.
Elbette birkaç delikanlının gözleri, tepsileri taşıyan kızların üzerinde gereğinden fazla oyalanmış özellikle Mahinur'un ardından fısıldaşmalar artmıştı. Kaşla göz arasında Fatma ile Hatice yardıma gelen oğlanları süzmüş ve kendilerine pay bile çıkarmışlardı.
Ancak Mahinur bunların hiçbirini umursuyor gibi görünmüyordu. Önündeki işe odaklanmış işi biten kapları yıkıyor bir yandan da yaşlı kadınların verdiği talimatları yerine getiriyordu. Onu yıllardır tanıyanlar, bu tavrının gösterişten uzak olduğunu bilirlerdi. Mahinur gerçekten de erkeklerin dikkatini çekmekle ilgilenmiyor, hatta çoğu zaman bu ilgiden rahatsızlık duyuyordu. Bunun sebebini soranlara ise yalnızca omuz silkip, "Herkes işini yapsun yeter." demekle yetinirdi.
Avludaki kahvaltı neşesi giderek koyulaşırken ilk demlik çay da beklenenden hızlı tükendi. Masanın başında oturan İsmail bardağını ters çevirip masaya bıraktıktan sonra yüksek sesle, "Ula Murat, sizin evin çayı pek çabuk biteyi. Bir demlik daha isteruk." diye takıldı. Murat gülerek omzuna vurdu. "Çayın suçu yok ula. Siz içmesini bilmeyorsunuz." diye karşılık verdi ama masadaki boş bardakların çokluğu ikinci demlik vaktinin geldiğini gösteriyordu.
Delikanlılardan biri ayağa kalkıp mutfağa doğru yöneldi. Daha kapıya varmadan içeridekilerin duyacağı kadar yüksek sesle, "Bacılar! Çaylar bitti, bir demlik daha yollar mısınız?" diye seslendi.
O sırada mutfağın içinde tepsileri yeni toplamış olan Mahinur, duyduğu bu ses üzerine elindeki boş bardakları tepsiye dizerken yüzünü buruşturdu. Yoruldukça dili daha da sivrileşen genç kız, sesini mutfaktaki hatta arka bahçedeki herkesin duyacağı kadar yükselterek, "Teneke mi var ula ağizlarinda? Daha ardumi yeni döndum. İnsan bi soluk alur la ilahe illallah." diye söylendi.
Fatma kahkahasını tutamayıp dirseğiyle ona hafifçe dokundu. "Ula adamlar çay istedi diye de azarlama hemen." dedi. Mahinur ise gözlerini devirerek tepsiyi eline aldı. "İçsunler tabii de, sanki demlik kendiliğinden kaynayi. Biraz da beklemeyi öğrensunler." diye homurdanmaya devam etti. Yaşlı kadınlardan biri, "Hadi hadi, söylenmeyi birak da bardaklari doldur" deyince Mahinur, "Doldurdum aha." diyerek tepsiyi koluna yasladı ve arka kapıya yöneldi.
Konağın arka tarafına açılan geniş ahşap kapıyı itip dışarı çıktığında çayları alması gereken oğlanlardan birini göremedi. Erkeklerin oturduğu masaya doğru biraz yaklaşıp seslenecekti. Birkaç adım attığında, mutfağın hemen yan tarafındaki taş duvarın önünde duran birini fark etti. Elindeki telefondan bir numarayı tuşlayıp kulağına dayayan adamın yüzündeki ifadeye bakılırsa önemli bir görüşme yapacaktı.
Genç adamın yüzü tamamen ona dönük değildi; güneşe karşı hafifçe omzunu vermiş, yalnızca yan profili görünüyordu. Buna rağmen Mahinur istemsizce yavaşladı. Çünkü sabah başından aşağı kirli su döktüğü o sırılsıklam adam gitmiş, yerine sanki bambaşka biri gelmişti.
Üzerindeki açık renk gömlek kusursuz ütülenmişti. Islak saçların yerini geriye doğru özenle taranmış siyah saçlar almış, hafif kirli sakalı belirgin çene hattını daha da keskin göstermişti. Telefondaki konuşmaya öylesine odaklanmıştı ki, birkaç metre öteden bile yüzündeki ciddiyet seçilebiliyordu. Konuşurken sesini yükseltmiyor ama kullandığı her kelime karşı tarafa alışık olduğu otoriteyi hissettiriyordu.
Mahinur istemeden de olsa olduğu yerde durdu. Sabah pencereden aşağı baktığında gördüğü öfkeli adamla şimdi karşısındaki adam aynı kişiydi ama aralarında sanki dünyalar kadar fark vardı. "Ula..." diye geçirdi içinden. "Bu şehir uşağı sabahki adama hiç benzemeyi."
Alihan ise telefonda şirketinin finans direktörüyle konuşuyordu. Memleketine gelmiş olmasına rağmen işleri tamamen bırakması mümkün olmamıştı. Sessiz bir köşe bulabilmek için özellikle konağın arka tarafına geçmiş, kimsenin konuşmalarını bölmesini istememişti. Ses tonu her zamanki gibi sakindi ama söyledikleri, yönettiği şirketin ağırlığını taşımaktaydı.
"Hayır, o sözleşme benim onayım olmadan imzalanmayacak. Gerekirse toplantıyı pazartesiye erteleyin ama risk analizini yeniden hazırlayın. Ayrıca Ankara dosyasını da bana e-posta olarak gönderin. İnceleyip dönüş yapacağım." derken alnındaki hafif çizgiler derinleşmiş, karşısındaki kişi onu göremese bile ciddiyetini hissettirebilir bir hale gelmişti. Yıllardır çalışanlarının alıştığı bu tavır, Alihan'ın iş hayatındaki en belirgin özelliğiydi. Sertti ama adildi; sakin konuşurdu ama son sözü mutlaka o söylerdi.
Mahinur ise elindeki dolu bardaklarla olduğu yerde öylece kalakalmıştı. Hayatında ilk kez bir erkeğin yakışıklılığına dikkat kesilmiş değildi belki ama ilk kez bir erkeğin yüzündeki kararlılığı bu kadar uzun inceliyordu. Onu etkileyen yalnızca dış görünüşü değildi. Konuşurken etrafındaki herkesi unutan hâli, dimdik duruşu ve tek bir gereksiz hareket yapmaması genç kıza tuhaf gelmişti. Sabahki tartışmayı hatırlayınca dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. "Huysuz..." diye geçirdi içinden. "Ama galiba biraz da efendi."
Tam o sırada masada bardakları bekleyen delikanlılardan Yusuf, Mahinur'un kapının önünde hareketsiz durduğunu fark etti. Genç kızın gözlerinin nereye çevrildiğini anlamasa da sesini yükselterek, "Mahinur abla! Ula buriya bak! Bardaklari vermeyece misun?" diye seslendi.
Ancak Mahinur duyduğu hiçbir sesi ayırt edemeyecek kadar dalmıştı. Yusuf ikinci kez daha yüksek sesle seslenince nihayet irkilerek başını çevirdi. Birkaç adım ötede kendisine bakan delikanlıyı görünce yüzü aniden eski sert ifadesine büründü. "Bağırıp durma ula!" diye çıkıştı. "Gözün görmeyi mi? Geliyrum işte." Yusuf, haksız yere azar işitmeye alışkın biri gibi iki elini havaya kaldırıp gülmeye başladı. "Tamam tamam... Biz bir şey demeduk." diye geri çekilirken masadaki diğer gençler de kahkahalarını gizleyemedi.
Mahinur ise sanki az önce birkaç dakikalığına aynı yere çakılıp kaldığını kimse fark etmemiş gibi tepsisini sıkıca kavradı ve Yusuf’un kollarına sertçe bıraktı. Çay tabaklarına dökülen birkaç damla umrunda bile olmamıştı.
Arkasını dönüp mutfağa yöneldiğinde Alihan’ın telefonu kapatıp seslerin yükseldiği noktaya yani kendine doğru geldiğini gördü. Bu şehirli adama biraz daha uyuz olmuştu. Sırf dikkatini çekti de karşısında dikildi diye masadaki soyhaların maskarası olmuştu. Kaşlarını kararttı, diline kelimeleri vere vere mutfağa yürüdü. Arkasından Yusuf’un sesini duyuyordu. “Aman Alihan abi, üç günlük dünyada sakın bu deliye bulaşma.”
Hah! Dedi, deliymiş. Ula ne deliliğini gördünüz bu kızın diye kendi kendine söylendi. Sırf onlara ağzını yüzünü eğip diğer kızlar gibi ağam paşam çekmediği için deli ilan edilmişti resmen.
Varsın deli bilsinler Mahinur. Deli bilsinler de yaşmasunlar sağa. Ayağına taş olur düşürürler, yoluna sel olur götürürler. Aman. Varsın deli desin de kaçsınlar senden...