MyStoryBölüm 2 / 2

Bölüm 2 / 2

İLK SABAH

Uzun Konağı'nın avlusunda geçen ilk saatler, Alihan'ın düşündüğünden çok daha hızlı akıp gitti. Daha valizini odasına bırakır bırakmaz köyün yaşlıları tek tek elini sıkmaya, çocukluk arkadaşları omzuna vurup yılların hesabını sormaya başlamıştı.

Kimi onun gazetelerde çıkan başarı haberlerinden bahsetmiş, kimi ise İstanbul'da kurduğu şirketin büyüklüğünü abartarak anlatmıştı. Bazıları da her Karadeniz büyüğünün sormayı görev bildiği o meşhur soruyu yöneltiyordu. "Ula Alihan, iş güç tamam da sıra evlenmeye ne zaman gelecek?" diyen yaşlı amcalardan biri kahkahasını gizlemezken, avludaki kadınlar da kendi aralarında gülüşmeye başladı.

Emine Hanım ise oğlunun mahcup ifadesini görünce, "Hele bi Murat'ın düğünü bitsun da sira buna da gelur inşallah." diyerek konuyu şimdilik kapattı. Diğer Karadeniz kadınlarının aksine çocuklarının ne zaman ya da kiminle evleneceğine karışacak bir kadın olmamıştı hiçbir zaman. Ama bu demek değildi ki dünya gözü ile onların mürüvetlerini görmek istemesin.

Alihan yıllardır katıldığı resmî davetlerde, holding toplantılarında ve uluslararası organizasyonlarda kendisini hiç bu kadar ilgi odağında hissetmemişti. Buradaki ilginin sebebi ne makamıydı ne de serveti; insanlar yalnızca yıllar sonra köyüne dönen Alihan'ı bağırlarına basıyor, çocukluklarını paylaştıkları delikanlıyı yeniden aralarına katmanın sevincini yaşıyorlardı.

Akşam saatleri ilerledikçe konağın mutfağından yükselen tereyağı, mısır ekmeği, kara lahana sarması ve memleket yemeği kokuları bütün bahçeyi sararken düğün hazırlıkları da giderek hız kazandı. Evin her yerinde oradan oraya koşturan insanlar vardı. Genç adam bu insanların çoğunu tanımıyordu bile.

Alihan elinden geldiğince çalışmalara yardım etmek istese de annesi buna pek izin vermedi. "Daha yeni geldun oğlum. Yol yorgunusun. Otur da biraz nefeslan." dese de yıllardır masa başında çalışmaya alışmış genç adamın içinde tuhaf bir hareket etme isteği vardı. Belki de yıllar sonra ilk kez kendisini ait olduğu topraklarda gerçekten işe yarar hissetmek istiyordu.

Gece ilerleyip konağın ışıkları birer birer sönmeye başladığında Alihan çocukluğunu geçirdiği odasına çekildi. Odanın büyük ahşap penceresini açtığında serin dağ havası yüzüne çarptı. Uzaklardan gelen dere sesi, arada bir duyulan cırcır böceklerinin kesintisiz ezgisi sessizliği doldurmaya yetiyordu. Büyük ihtimalle sabaha karşı hava yağacaktı. Ayın çevresinde dolanan silik bulut kümesi bunun habercisiydi.

Yatağın başucunda duran eski ceviz komodinin üzerinde dedesinden kalma gaz lambasını görünce, aklında o yıllara ait bir anı canlandı. Adını aldığı Ali Uzun bir gece göğü yaran şimşekler evi aydınlatırken oğlanların odasından Murat’ın ağlamasını duymuş ve elinde bu lambayla çıkagelmişti.

Lambayı yakarken söyledikleri dün gibi aklındaydı. “Korkma evlat. Işık sadece önünü gözünle görmen için vardır. Ama sen aklına da görmeyi öğretmelisin. Allah bir gün gözlerini senden alırsa aklınla görmelisin. O yüzden bu yatağın yerini, kapının nerede olduğunu, pencereyi hepsinin yerini iyi belle. Konakta kaç merdiven var, aşman gereken kaç eşik var hepsini gözlerin kapalı bile olsa görmek zorundasın.”

İşte bu sözler onun hayat düsturu olmuş ve Alihan, gözlerinin önünde olmasa bile aklıyla her şeyi görmüştü.

Dolabın kapağındaki küçük çizik, yıllar önce kardeşi Murat'la oynarken yaptıkları yaramazlığın iziydi. İnsan bazen yıllarca dönmediği bir eve geldiğinde zamanın durduğunu sanıyordu. Oysa değişmeyen ev değildi; insanın çocukluğuna ait anılar, zihninde hep aynı yaşta kalıyordu.

Sabah ezanının yankısı dağların arasına yayıldığında Alihan gözlerini açtı. İstanbul'da alarm sesi olmadan uyanmayı neredeyse unutmuştu ama burada horozların ötüşü, derenin uğultusu ve serin rüzgârın pencereye dokunan sesi ona çocukluğunun sabahlarını hatırlatmıştı.

Spor yapmadan güne başlamayı sevmeyen biri olduğu için eşofmanlarını giyip sessizce aşağı indi. Bahçede henüz kimse uyanmamış gibiydi. Genç adam birkaç dakika yürüdükten sonra konağın arka tarafındaki odunluğun önünde durdu. Çocukluğunda babasının kendisine odun kırmayı öğrettiği kütük hâlâ aynı yerdeydi ve hemen yanında keskin ağzı parlatılmış eski balta duvara yaslanmış duruyordu.

Alihan baltayı eline aldığında avuçlarının istemsizce gülümsediğini hissetti. Yıllarca bilgisayar, telefon ve toplantı dosyaları taşıyan elleri, ilk kez çocukluğundan kalma tanıdık bir ağırlığı kavrıyordu.

Kütüğü yerine yerleştirdi, ayaklarını sağlam bastı ve baltayı omzunun üzerine kaldırdı. İlk darbe odunu ortadan ikiye ayırırken çıkan tok ses bütün bahçede yankılandı. Ardından ikinci, üçüncü ve dördüncü darbe geldi. Soğuk sabah havasına rağmen alnında ince ter damlaları oluşmaya başlamıştı. Uzun zamandır yaptığı hiçbir spor ona bu kadar iyi gelmemişti. Her balta darbesinde sanki yalnızca odunları değil, aylarca biriktirdiği yorgunluğu ve stresi de parçalıyor gibiydi.

Tam o sıralarda konağın mutfağında sabahın ilk telaşı çoktan başlamıştı. Düğüne bir gün kaldığı için köyün kadınları erkenden eve gelmiş, kahvaltı hazırlıklarıyla birlikte gün boyu yapılacak işleri paylaşmaya koyulmuşlardı. Onların arasında en hareketlisi ise Mahinur'du. Köyün en güzel kızlarından biri olduğu herkes tarafından kabul edilse de, güzelliği kadar sivri dili ve dik başlılığıyla da tanınırdı.

Ateş kırmızısı saçlarını her zamanki gibi kalın bir örgü hâlinde omzuna bırakmış, yeşil gözlerinin altına uykusuzluktan hafif gölgeler düşmüş olmasına rağmen yüzündeki canlı ifade hiç eksilmemişti. Üzerindeki bordo işlemeli entarinin üzerine peştamalını bağlamış, kollarını sıvayarak büyük bir hızla çalışıyordu. Yaşıtı birçok genç kız evlenmenin hayalini kurarken Mahinur, kendisini görmek için köy kahvesinin önünde saatlerce bekleyen delikanlıları tersleyip göndermesiyle meşhurdu. Köyde onun adını duyan hemen herkes aynı cümleyi kurardı: "Allah sahibine sabır versun."

Mutfakta çalışan kadınlardan biri, "Mahinur, şu bulaşık suyini da boşaltıver kızum." dediğinde genç kız hiç söylenmeden büyük teneke kovayı iki eliyle kavradı. Konağın ikinci katındaki arka pencereyi açmak onun için her sabah yapılan sıradan bir işti. Yıllardır aynı pencereden bahçeye bakan boş alana kirli su dökülür, ardından pencere kapatılırdı. Sabahın erken saati olduğu için dışarıda kimsenin olmayacağını düşündü. Bir yandan aşağı bakmadan kovayı kaldırıyor, diğer yandan mutfaktan gelen konuşmalara cevap veriyordu. İçeriden yaşlı kadınlardan biri, "Kızum acele et, daha yapılacak çok iş var." diye seslenince Mahinur da, "He ula, geliyrum işte." diyerek kovayı pencerenin dışına doğru eğdi. Tam o anda aşağıdan peş peşe yükselen balta seslerini duydu ama iş işten geçmişti.

Kirli su, tek hamlede aşağı doğru boşalırken Alihan son darbeyi indirmek üzereydi. Bir anda başından aşağı dökülen buz gibi suyla olduğu yerde kaldı. Tişörtü, saçları, yüzü ve omuzları birkaç saniye içinde sırılsıklam olmuş, suyun içindeki çay posalarıyla sebze kabukları da üzerine yapışmıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken ağır ağır başını kaldırdı. Pencerenin önünde elinde boş kovayla donup kalan genç kız da aynı anda aşağı bakmıştı. İkisi birkaç saniye boyunca tek kelime etmeden birbirlerine baktılar.

Alihan'ın mavi gözlerinde şaşkınlık hızla öfkeye dönüşürken, Mahinur'un ilk anda büyüyen gözleri kısa süre içinde eski meydan okuyan ifadesine kavuşmuştu. Genç adam derin bir nefes alarak sakin kalmaya çalıştı ve kontrollü bir ses tonuyla, "Sanırım yanlış zamanda yanlış yerdeydim." dedi. Mahinur ise hiç beklemediği kadar rahat bir tavırla omzunu silkti. "Ula, ben da seni ıslayacağımı nereden bileyum? Her sabah oraya su dökülür. Sen da getmiş tam pencerenun altına geçmişsun." diye karşılık verdi.

Alihan bu cevabı duyunca karşısındaki genç kızın özür dilemek yerine kendisini suçlamasına inanamadı. O an henüz adını bile bilmediği bu hırçın Karadeniz kızının, önündeki üç günü tahmin ettiğinden çok daha hareketli hâle getireceğinden habersizdi.

Uygulamada reklamsız oku