Bölüm 3 / 5
ATEŞ TOPU
Mahinur pencereyi kapattığında kalbi birkaç saniyeliğine daha hızlı atmayı sürdürdü. Aşağıdaki yabancı adamın başından aşağı bir kova dolusu kirli su dökülmüş olması, normalde vicdan sahibi bir insanın saatlerce mahcup hissetmesine yetecek bir olaydı. Fakat Mahinur'un yaradılışı biraz başkaydı. Çocukluğundan beri haksızlığa boyun eğmeyen, köşeye sıkıştığında özür dilemek yerine saldırıya geçen, dili de cesareti kadar sivri bir kız olmuştu. Üstelik suyu bilerek dökmemişti; o yüzden kendi vicdan mahkemesinde suçsuz sayılıyordu.
"Pencerenun altina geçip odun kirarsa ben ne edeyum?" diye söylenerek boş kovayı kolunun altına sıkıştırdı ve mutfağa doğru yürüdü. İçeri girerken yüzünde öyle doğal bir ifade vardı ki onu gören biri az önce konağın arkasında küçük çaplı bir savaş çıktığını asla tahmin edemezdi.
Mutfağın hemen önündeki beton sundurma düğün telaşının en hararetli yaşandığı yerdi. Duvar boyunca dizilmiş bakır kazanların altında odun ateşi yanıyor, iri tencerelerden yükselen buhar tavana doğru ağır ağır süzülüyordu.
Bir köşede ekmek için elenen mısır unları, diğer tarafta sarılmak üzere haşlanan asma yaprakları ve eriyen kuyruk yağlarının üzerine bırakılan etlerin cızırtısı derken konakta hayat Alihan’ın hatırladığından daha erken başlamıştı.
Genç kızlardan bazıları da tezgâhın başında sebze doğruyordu. Yaşlı kadınların anlattığı eski düğün hikâyeleriyle gençlerin kahkahaları birbirine karışmaya başladığında Mahinur omuz silkerek işine odaklandı. Oldum olası eski hikayelerden haz etmezdi. Kadınların çektiği çileyi sanki masalmış gibi anlatıp gülüşmelerine bir türlü anlam veremiyordu. Kovayı yerine bırakıp hiç vakit kaybetmeden önlüğünü düzeltti, saç örgüsünü omzunun arkasına attı ve eline bıçağı alarak domates doğramaya başladı. Birkaç dakika önce konağın büyük oğlunu tepeden tırnağa sırılsıklam ettiğini bilse bu kadar rahat davranabilir miydi, orası ayrı meseleydi ama Mahinur gene üste çıkmanın bir yolunu bulurdu.
Yine de yüzündeki düşünceli ifade kaybolmamış olacak ki, yanında çalışan genç kızlardan Fatma, göz ucuyla Mahinur'a bakıp alaycı bir gülümsemeyle dirseğini ona dokundurdu. "Ula Mahinur, sen içeri gittun geleli bi tuhafsin. Yoksa sabah sabah cin mi gördun?" diye takılınca Mahinur bıçağını hiç yavaşlatmadan omzunu silkti. "Ha o beni görünce kaçar da, cin ne etsun benum sifatuma?" dedi.
Bu söz mutfaktakileri güldürürken Hatice de lafa karıştı. "Doğri der. Bizum Mahinur'un diline düşeceğine citsun cehennem deresine düşsun daha iyi." Genç kızlar yeniden kahkahaya boğulurken Mahinur da istemsizce gülümsedi. Onun sert mizacını bilen herkes, bu sözlerin şaka olduğunu bilir ama yine de kimse Mahinur'la gereksiz tartışmaya girmeye cesaret edemezdi.
Sohbet kısa süre sonra konağa yeni gelen misafirlere döndü. Sebzeleri doğrayan kızlardan Emel adındaki ince yapılı genç kız sesini biraz alçaltarak, "Ula gördünüz mü sabah gelen ağabeyi?" diye sorduğunda tezgâhın etrafında bir hareketlenme oldu. Fatma daha sorunun bitmesini beklemeden heyecanla başını salladı. "Görmez olur muyum? Vallahi film oyuncusuna benziyi. Boyu posu, gözleri... Maşallah dedum kendi kendume."
Hatice de gülerek ona destek verdi. "Hem de öyle böyle değil. Köyde böyle adam görmedum ben. Mavi gözleri deniz gibi uşağun." Genç kızlardan biri hayranlığını gizlemeye bile çalışmadan, "İstanbul adamı dedikleri bu olsa gerek. Elbiseyi giymesi bile başka." deyince mutfakta birkaç kişinin daha onaylayan sesleri yükseldi. Düğün hazırlıkları bir anda ikinci plana itilmiş, konu tamamen konağın yıllar sonra memlekete dönen büyük oğluna gelmişti.
Mahinur ise elindeki bıçağı hiç durdurmadan onların konuşmalarını dinliyor, yüzünde hafif alaycı bir ifadeyle domatesleri ince ince doğramaya devam ediyordu. Sonunda dayanamayarak başını kaldırdı ve dudaklarını büzdü. "Ula siz da ne çabuk başladunuz?" dedi, sesi her zamanki gibi hafif meydan okuyan bir tını taşıyordu. "Adam daha huyli midur, huysuz midur, hirli midur hirsiz midur bilmadan gelin güvey olduz da. Koca meraklilari sizi.”
Fatma kahkahasını bastıramadı. "Sağa ne ula? Yakışıklı adam görünce insanın içi bi hoş olayi. Hem sen ne anlarsin adamdan?" Mahinur gözlerini devirerek elindeki domatesi kazana boşalttı. "Abdest edun iki rekat huzura durun da içunuz nasi hoş olayi görun? Adam deduğun insani günaha sokar günaha." dedi. Hatice hemen itiraz etti. "Sen hiçbir erkeği beğenmeyisun zatema. Köyün yarısı peşinde dolaşayi, hepsini ağlata ağlata gönderiysun. Senun ettuğun günah değil mi?"
Bu söz üzerine mutfaktaki yaşlı kadınlardan biri gülerek, "He vallahi doğru. Geçen ay Osman'un oğli istemeye geleceğidi, kız daha kapına varmdan yolda haşat ettun oğlani." deyince genç kızların hepsi yeniden kahkahalara boğuldu.
Mahinur ise yüzünde en ufak bir mahcubiyet belirtisi göstermedi. Tam tersine, bıçağını tezgâha bırakıp iki elini peştamalına sildi ve kendinden emin bir tavırla konuşmaya başladı. "Ne edeydum? Ömrüm boyunca çaylığa gidip gelip, akşam da Osman emminin çorabını, donunu mu taplayaydum? Sanki beni gelin değil de kaçan karisinun yerine ırgat alacağını bilmeymiş gibi bi de gevşek gevşek güleysunuz ya pes. Vallahi pes, tallahi pes.”
Yüzlerdeki gülüşler teker teker solmaya başlayınca soluklanmadan konuşmasını sürdürdü. “Hem bilema adam deduğun önce insan olacak. Ha oriya babasınun parmak salladuğu her kiza he demiyecek. Bir de beni susturabileceğini sanmayacak. Daha kendi gölgesinden korkan uşağı bana koca diye getirecekler, ben da başımı eğip oturacağum... Yok öyle yağma."
Onun bu sözleri mutfakta bulunan genç kadınların bir kısmını düşündürürken, yaşlılardan bazıları da başlarını iki yana sallayarak, "Bu kızın dili bir gün başına iş açacak." diye söylenmekten kendilerini alamadılar.
Mahinur'un erkeklere karşı bu mesafeli tavrının ardında yalnızca inadı yoktu. Küçük yaşından beri gördüğü hayat ona kimseye kolay kolay güvenmemeyi öğretmişti. Daha kundaktayken annesini kaybetmiş, babası birkaç yıl sonra yeniden evlenince evin düzeni tamamen değişmişti. Üvey annesi Sümbül, Mahinur'u hiçbir zaman öz evladı gibi görmemiş, bunu da gizleme gereği duymamıştı.
Evde yapılacak en ağır işler çoğu zaman onun üzerine kalıyor, sabah çay bahçesine gitmeden önce ev temizliğini bitiriyor, akşam döndüğünde yine mutfağa girip geceleri ise herkes uyuduktan sonra ders kitaplarının başına oturuyordu. Liseyi bitirmesi bile köyde birçok kişiyi şaşırtmıştı. Çünkü Mahinur, ders çalışacak zamanı kendisine kimsenin vermediği bir evde, uykusundan çalarak mezun olmuştu. Üniversiteye gitmek ise hâlâ içinde büyüttüğü ama bir türlü uzanamadığı bir hayal olarak kalmaya devam ediyordu.
Fatma, Mahinur'un birkaç saniyeliğine dalıp gittiğini fark edince omzuna hafifçe dokundu. "Ne oldi kız?" diye sorduğunda Mahinur hemen eski hâline döndü ve gülümseyerek başını iki yana salladı. "Hiçbir şey olmadi." dedi. "Ben sizin gibi değilum da. Adam güzellemesi dinleyince canım sıkılayi."
Sonra bıçağını yeniden eline aldı ve yarım bıraktığı işe devam etti. "Hem ben size söyleyeyim..." diyerek başını hafifçe kaldırdı. "Sabah arka tarafta gördum şu ballandura ballandura anlattuğunuz şehir bebelerinden birini. Oyle deduğunuz kadar matah biri olduğuni sanmayrum. Daha iki laf etmeden suratını astı. Ha yakışıklı midur? Ona bir şey demem. Ama huysuzun teki gibi duriyi."
Mahinur bu sözleri anlatırken dalgınca duvarda asılan kara tavaya bakıyordu. Onun bu sözleri mutfakta yeniden kahkahaların yükselmesine neden olunca toparlanıp kendine geldi. Ona neydi ula elin adamının boyundan posundan?
Mahinur henüz birkaç dakika önce hakkında konuştuğu adamın, konağın bütün düzenini değiştirecek kadar önemli biri olduğundan habersizdi. Daha da önemlisi, o adamın Alihan Uzun olduğunu ve çocukluğundan beri kendisine kol kanat geren Emine Hanım'ın büyük oğlu olduğunu öğrenmesine çok az bir zaman kalmıştı.